Showing posts with label Hazrat Mahdi. Show all posts
Showing posts with label Hazrat Mahdi. Show all posts

2/02/2020

Koronavirüs nedir: Çin'de ortaya çıkan yeni virüs (corona virüs) hakkında neler biliniyor?

Çin'in Vuhan kentinde yeni bir tür virüs ortaya çıktı. Virüse yakalananlarda akut solunum yolu enfeksiyonu görülüyor. Birkaç hafta içerisinde hızla yayılan virüse, Çin'in dışındaki ülkelerde de rastlanmaya başlandı. Ölü sayısı da hızla yükseliyor.

İlk kez Aralık ayında görülen ve '2019-nCoV' olarak adlandırılan virüs, koronavirüs ya da corona virüsü adıyla biliniyor.

Virüs nedeniyle ölenlerin sayısı da 31 Ocak itibariyle 213'e çıkmış durumda. Vaka sayısının da 10 bine yaklaştığı belirtiliyor.

SARS virüsü sonucu dünya çapında 800 kişi hayatını kaybetmişti.

Virüs şimdiye kadar, Çin dahil toplam en az 23 ülkede görüldü. Virüsün Çin'in doğu bölgelerinin yanı sıra Japonya, Tayland, Güney Kore, ABD, Singapur, Vietnam, Almanya, Fransa, İtalya ve Tayvan'a da yayıldığı biliniyor.

Virüsün ortaya çıktığı Vuhan'da alınan karantina önlemleri kapsamında yaklaşık 50 milyon kişinin seyahat etmesine izin verilmiyor.

Zatürre belirtilerine yol açan virüs, dünya çapında sağlık uzmanlarını alarma geçirdi.

Peki henüz bir tedavisi olmayan yeni koronavirüs tipi kısa zamanda ortada kaybolan geçici bir salgın mı yoksa çok daha tehlikeli bir hastalığın ilk işaretleri mi?

Çin'de ortaya çıkan virüsün özellikleri neler?
Hastalardan alınan örneklerin laboratuvarlarda test edilmesi sonucu Çinli yetkililer ve Dünya Sağlık Örgütü, enfeksiyonun koronavirüs (corona virus) olduğu sonucuna vardı.

Koronavirüsler, büyük bir virüs ailesinin bir alt türü. Ancak yeni virüs dahil sadece yedisi insanlara bulaşabiliyor.

Bir koronavirüsün yol açtığı şiddetli akut solunum yolu sendromu (SARS), Çin'de 2002 yılında salgından etkilenen 8 bin 98 kişiden 774'ünün ölümüne yol açtı.

Doktor Josie Golding, "SARS'ın hatıraları hâlâ taze, korkunun çok büyük olmasının nedenlerinden biri bu, ancak bu tür hastalıklarla mücadele etmek için artık çok daha hazırlıklıyız" diyor.

Yeni virüsün de SARS gibi insandan insana bulaşabildiği teyit edilmiş durumda.

Virüse yakalananlarda hangi belirtilere rastlanıyor?
Virüse yakalananlarda önce yüksek ateş başlıyor. Ardından kuru öksürük şikayetleri gözleniyor. Bir haftanın sonunda ise nefes darlığı sorunları ortaya çıkıyor.

Çin'de bazı hastaların hastanede uzun süreli tedavi altına alınması gerekmişti.

Ancak şu an eldeki bilgiler sadece hastaneye kaldırılan ağır hastaların yaşadıklarıyla sınırlı. Virüse yakalanıp daha hafif bir şekide atlatan olup olmadığı konusunda detaylı bir bilgi henüz yok.

Koronavirüsler orta derece soğuk algınlığından ölüme varacak semptomlara yol açabiliyor.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Perşembe günü yeni koronavirüs hakkında "uluslararası kamu sağlığı acil durumu" ilan etti.

İsviçre'nin Cenevre kentinde yapılan basın toplantısında DSÖ Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus, küresel ölçekte acil durum ilan edilmesinin nedeninin "Çin'de değil, diğer ülkelerde yaşananlar" olduğunu söyledi ve asıl endişenin virüsün sağlık sistemleri zayıf ülkelere yayılması olduğunu belirtti



Ne kadar ölümcül?

Aralık ayında ortaya çıktığı sanılan virüs, şu ana kadar 170 kişinin ölümüne neden oldu. Yani virüse yakalandığı tespit edilenlerin yüzde 2,2'si hayatını kaybetti.

SARS salgınında hastalığa yakalananların yüzde 9'u hayatlarını kaybetmişti.

Ancak virüsün bulaşmasıyla başlayan hastalık sürecinin görece uzun olduğu ve ölü sayısının ilerleyen günlerde artabileceği uyarıları yapılıyor.

Henüz salgının boyutları da tam olarak bilinmediği için bu yeni virüsün yol açabileceği ölümlere dair bir tahmin yürütmek zorlaşıyor.

Virüsün kaynağı ne?
Hastalığın, Çin'in 11 milyon nüfuslu kenti Vuhan'daki Huanan deniz ürünleri pazarından kaynaklandığı tahmin ediliyor.

Çinli yetkililer Hubei bölgesinde toplam 50 milyon kişinin yaşadığı kentlere seyahat kısıtlaması uyguluyor. Vuhan şehri karantinaya alınmış durumda.

Çin genelinde yüz maskesi kullanmak zorunlu hale getirildi, Çin'e bağlı yarı özerk Hong Kong yönetimi de bir dizi önlem açıkladı ve iki ülke arasındaki geçişleri sınırladı.

Uluslararası pek çok havayolu da Çin'e uçuşlarını askıya aldı.

Neden Çin?
Profesör Woolhouse, nüfusun çokluğu ve yoğunluğu ile virüsleri taşıyan hayvanlarla insanların yakın temasının neden olduğunu söylüyor:

"Yeni salgının Çin'de ya da dünyanın bu bölgesinde olmasına kimse şaşırmadı."

Salgının ortaya çıkmasının ardından Wuhan'daki Huanan balık pazarı kapatıldı.
Hangi hayvandan kaynaklanıyor?
Koronavirüsler, önce hayvandan insana bulaşıyor. Ancak virüsleri kitlesel bir salgın tehdidi haline getiren, mutasyona uğrayıp insandan insana bulaşmaya başlamaları.

2019-nCoV virüsünün ilk olarak Vuhan'daki Huanan balık pazarında ortaya çıkmış olabileceği üzerinde duruluyor.

Bazı deniz canlıları koronavirüs taşıyor olabilseler de, pazarda tavuk, yarasa, tavşan, yılan gibi başka hayvanlar da bulunuyor ve bunlardan birinin virüsün kaynağı olması çok daha mümkün görünüyor.

Virüsün kaynaklandığı belirlendiğinde, sorunla baş etmek çok daha kolay olacak.

2003 yılında 800'e yakın kişinin hayatını kaybetmesine neden olan SARS virüsünün yarasalardan yayıldığı düşünülüyordu.

Çinli yetkililer, Vuhan havalimanında uçuşları geçici süreyle askıya aldı.
İnsandan insana nasıl bulaşıyor?
Başta virüsün sadece hayvandan insana bulaşabildiği açıklanmıştı. Ancak daha sonra virüsün, insandan insana da bulaştığı anlaşıldı.

SARS, insandan insana çok kolay bulaşabiliyordu. Virüse yakalanmış bir kişinin kalabalık bir ortamda öksürmesi dahi SARS'ın yayılması için yeterli olabiliyordu.

MERS ise insandan insana daha zor bulaşan bir koronavirüstü.

Yeni virüs solunum yollarını etkiliyor. O nedenle öksürük ve temas yoluyla bulaşıyor olması yüksek bir ihtimal olarak görülüyor.



Çin, virüse yakalananların belirti göstermeye başlamadan hastalığı bulaştırabildiğini açıklamıştı.

Çin hükümeti halktan kalabalık yerlerde maske takmalarını istiyor.
Ne kadar hızlı yayılıyor?

Vakaların sayısı hızla 40'tan 7711'e yükselmiş gibi gözükebilir.

Ancak Çinli yetkililerin testleri yoğunlaştırmasıyla birlikte zaten virüse yakalanmış olan birçok kişi tespit edildi ve bu da virüse yakalan kişi sayısının hızlı biçimde yükselmesine yol açtı.

Salgının ne kadar hızlı yayıldığı konusunda henüz net bir bilgi bulunmuyor.

Virüs mutasyona uğrayabilir mi?
Evet virüsün mutasyon geçirmesi olasılıklar dahilinde. Ancak bunun salgın açısından ne anlama geleceğini söylemek zor.

Mutasyon sonucu insandan insana bulaşma ihtimali artabilir ya da virüse yakalananların yaşadığı semptomlar ağırlaşabilir.

Dünya Sağlık Örgütü ve diğer sağlık uzmanlarının yakından takip edeceği bir konu da ilerleyen günlerde ve haftalarda virüsün mutasyon geçirip geçirmediği olacak.

Son 10 gün içerisinde virüsün insandan insana bulaşma hızının arttığı belirtildi. Bu durumun bir mutasyon sonucu olup olmadığı ise bilinmiyor.

Salgın nasıl durdurulabilir?
Şu an için 2019-nCoV virüsüne karşı bir aşı bulunmuyor. Aşının geliştirilmesi ise en az bir yılı bulabilir.

Eldeki tek seçenek, virüse yakalanmış kişileri tespit edip karantinaya almak.

Hastalarla temas halinde olan kişilerin izlenmesi ve sağlık durumlarının kontrol altında tutulması da uygulanan yöntemler arasında.

Salgını önlemek için seyahat sınırlamaları seçeneği de yürürlüğe konmuş durumda.

Çinli yetkililer yeni virüsün genetik kodunu hızla açığa çıkardı. Bu bilgi, virüsün nereden geldiğini, yayıldıkça ne gibi değişimlere uğradığını ve insanların korunması için ne gibi adımlar atması gerektiğini anlamaya yardımcı oldu.

San Diego'daki Inovio adlı laboratuvarda çalışan bilim insanları yeni virüse karşı aşı geliştirebilmek için yeni tür bir DNA teknolojisi kullanıyor. Şimdilik adı "INO-4800". İnsanlar üzerinde deneme planlarına yaz başında başlayacaklar.

Bilim insanları koronavirüse karşı aşı geliştirmek için zamanla yarışıyor
Inovio, insanlar üzerinde yapılacak denemelerin başarılı olması durumunda daha geniş çaplı denemeler yapılabileceğini, "yılsonuna kadar Çin'deki salgında kullanılabileceğini" söylüyor.

O zamana kadar salgının sona erip ermeyeceğini tahmin etmek imkânsız. Ama Inovio'nun zamanlaması planlar doğrultusunda ilerlerse şirket, yeni aşının bir salgın durumunda en hızlı geliştirilmiş aşı olacağını söylüyor.

1/14/2019

Kubbetu’s Sahra’nın Kapıları Kapatıldı



Mescid-i Aksa’nın içindeki Kubbetu’s Sahra’nın kapıları, Yahudilerin dini takkesi Kippa ile girmeye çalışan İsrail polisini engellemek için kapatıldı.

Kudüs İslami Vakıflar İdaresi Basın Sözcüsü Firas Dibs yaptığı yazılı açıklamada, “Mescid-i Aksa korumaları, başında Kippa ile girme girişiminin ardından Kubbetu’s Sahra’nın kapılarını kapattı.” ifadelerine yer verdi.

Dibs açıklamasında, iki İsrail polisinin günlük iki defa Kubbetu’s Sahra’ya girdiğine ve hızlı şekilde “güvenlik kontrolü” yaptığına dikkati çekerek, “Kubbetu’s Sahra görevlileri, polisten başındaki Kippa’yı çıkarması talebinde bulundu. Ancak polis ısrarla gireceğini gerekirse güç kullanacağını söyledi. Bunun üzerine de görevliler mescidin kapılarını kapattı.” dedi.

İsrail polisinin Kubbetu’s Sahra’nın etrafını kuşattığını ve Müslümanların mescide girişine izin vermediğini belirten Dibs, görevliler ile namaz için gelen Müslümanların mescidin içinde olduğunu söyledi.

Harem-i Şerif’e baskın
Öte yandan, Dibs, İsrail Tarım Bakanı Uri Ariel ile beraberindeki 15 fanatik Yahudi’nin Harem-i Şerif’e baskın düzenlediğini söyledi.

Dibs, İsrailli Bakan ve beraberindeki Yahudilerin İsrail polisi eşliğinde Mescid-i Aksa’nın avlularında tur attığını kaydetti.

İsrail’deki koalisyon hükümetinde Yahudi Evi Partisi’nden bakan olan Ariel, daha önce de beraberindeki fanatik Yahudilerle birçok defa Harem-i Şerif’in avlusuna girmişti.

Fanatik Yahudiler, İsrail polisi eşliğinde zaman zaman sabah ve öğleden sonraki vakitlerde Mescid-i Aksa’nın avlusuna giriyor. Bu durum sık sık bölgede gerginliğin tırmanmasına ve Filistinliler ile İsrail polisi arasında arbede yaşanmasına neden oluyor.

İşgal altındaki Doğu Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinde bulunan Mescid-i Aksa, Müslümanların ilk kıblesi olma özelliğini taşıyor.

“Yahudiler, içinde Kıble Mescidi ile Kubbetu’s Sahra Camisi’nin yanı sıra müze, medreseler ve büyük avlunun yer aldığı Mescid-i Aksa Külliyesi altında, sözde “Süleyman Mabedi kalıntılarının bulunduğu” iddiasıyla kazı çalışmaları yapıyor, Mescid-i Aksa’da kendilerinin de ibadet etme hakları olduğunu savunuyor. KAYNAK: AA

12/15/2018

Hz.Mehdi Nerede Hangi Millet içinden Çıkacaktır

Hz. Mehdî'nin neseben Âl-i Beytten olduğuna dair rivayetler vardır.* Ancak bu, Hz. Mehdî'nin illâ Araplar arasında çıkacağını göstermez. Hatta hadislerden Arapların dışında zuhur edeceğini çıkarmak bile mümkündür. Meselâ Tirmizî'de yer alan bir hadiste, “Hz. Mehdî'nin Araba hakim oluncaya kadar Kıyametin kopmayacağından”1 söz edilir ki, buradan Arapların içinde çıkmayacağını anlıyoruz. Çünkü Araba hâkim olmak için onların dışında olmak gerekir.

Bir rivayette, Hz. Mehdînin Doğu tarafından çıkacağı bildirilir.2

İbni Haldun ve Kurtubî, yukardaki rivayeti teyid eder tarzda Hz. Mehdî'nin Meşrık, Horasan ve Amuderya taraflarından geleceğini kaydetmektedirler.3 Kurtubî'nin onun Kuzey Afrika'dan çıkacağını söylemesi ise, o günlerde bir ıslahatçı ve mehdîye duyulan ihtiyaç sebebiyledir.4

Başka bir hadis-i şeriften ise şunu öğreniyoruz: Doğudan bir takım insanlar çıkacak ve Mehdîye zemin hazırlayacaklar, yani Hz. Mehdî onlar arasında hükümran olacaktır.5

Bu hadis Doğuda bulunan veya Doğudan gelen bir millet içerisinde çıkacağını göstermektedir ki,—Allahu a'lem—bunlar o zamanlar Doğuda bulunan, sonradan Anadolu'ya yerleşen Türklere işaret etmektedir.

İs'afü'r-Rağıbîn'de buna daha da açıklık getirilmiştir. “Mehdî Rum'dan,** Türklerden ayrılmayacaktır.”6

Birçok hadis kitabıyla birlikte Hakim'in Müstedrek'inde yer alan, Buharî ve Müslim'in şartlarına uygun gördüğü bir hadis-i şerifte ise siyah sancaklılar diye nitelendirilen bu topluluğun kahramanlıklarına dikkat çekilir :

“'Hazinelerinizin yanında üç kişi savaşacak. Üçü de halife oğludur. Fakat hiçbiri halife olamaz. Sonra Doğu tarafından bir takım siyah sancaklılar belirir ve öyle bir savaşırlar ki, böyle bir savaşı hiçbir kavim yapmamıştır.' Peygamberimiz daha sonra bir kısım şeyler söyledi ki hafızamda kalmadı. Devam edip şöyle buyurdular: 'Siz bu siyah sancaklılarla gelen zâtı gördüğünüzde kar üzerinde emekleyerek de olsa gidip ona bîat ediniz. Çünkü o Allah'ın halifesi Mehdî'dir.'”7

Kitabü'n-Nihaye'de yer alan rivayette ise Hz. Mehdî'nin bu siyah sancaklılarla teyid edileceği, ona muvafakat edecekleri ifade edilmektedir.8

Seyyid Ahmed Hüsameddin (r.a.) İstihraçnâme'sinde Mehdînin doğuş yeriyle ilgili şöyle bir not düşmüştür:

"Müslümanlardan bir zât gelecek, bu zâtın şerefi, Kafkasya'nın en ulu dağından etrafa güneşin şuâı gibi şûlenisar olacaktır."9

Bütün bunlar, Hz. Mehdînin yoğun faaliyetini Türkler içerisinde yürüteceğini göstermektedir.

Düşmanlarının ehl-i içtihad âlimlerinin mukallidleri olduğunu, Mehdînin kendi imamlarının tersine hükmettiğini gördüklerinde bundan hoşlanmayacaklarını, fakat karşı da gelemeyeceklerini söyleyen Muhyiddin Arabî, onun kılıncının ise "kardaş"ları olduğunu söyler. Bu kılınçtan korktukları için ister istemez hâkimiyetine boyun eğerler. Muhyiddin Arabî şöyle devam eder:

"Onun açık düşmanları fukahâ olacak. Elinde kılıncı, yani "kardaşları" olmasa idi katliyle fetvâ vereceklerdi. Lâkin Cenab-ı Hak, onu keremiyle ve kılınç ile tathir edecek; onlar ona itaat edeceklerdir. Çünkü halk arasında imtiyazları kalmayacak, hattâ ahkâm hususunda ilimleri de azalacak. Mehdî'nin gelişiyle âlimlerin hükümlerindeki ihtilâflar da giderilecek. Ondan hem korkacaklar, hem de birşeyler umacaklar. Kalben ondan nefret edecekler, fakat buna rağmen ister istemez hükmünü kabul edecekler."10

1 Tirmizî, Fiten: 43.
2 Tirmizî, Fiten: 79.
3 Macdonald, İslâm Ansiklopedisi MEB Yayınları, 7:478.
4 A.g.e., 7:477.
5 İbni Mâce, Kitabü'l-Fiten: 35 (4088.).
** Eskiden Türkiye’ye diyar-ı Rum deniliyordu.
6 Tılsımlar, s. 212 (İs'afü'r-Rağıbîn'den naklen).
7 İbni Mâce, Kitabü'l-Fiten, 34 (H. 4084.); Müstedrek, 4:464; Kurtubî, Tezkire, s. 186.
8 İbni Kesir, Kitabü'n-Nihaye, 1:29, 30; Suyûtî, el-Havî, 1:61, 62.
9 Osman Yüksel Serdengeçti, Mabedsiz Şehir, Serdengeçti Neşriyatı: VI, s. 107.
10 M. Arabî, Fütûhât-ı Mekkiye, 66. Bab.


12/14/2018

Son Doong Mağarası - Son Doong Mağarası Bilinmeyen Gizemi





Hayret uyandırıcı bir ekosisteme ve iklime sahip olan Son Doong mağarası Vietnam’da UNESCO’nun dünya mirası listesinde yer alan Phong Nha-Ke Bang Ulusal Parkı’nda yer alıyor.
2009 yılında dünyanın en büyük mağarası olarak halka açılan Son Doong, Vietnam dilinde “dağ nehri mağarası” anlamına geliyor. İsmin nedeni, mağaranın içinde yer alan yeraltı nehri. Nehir, dağın altındaki kalkeri eriterek mağarayı oluşturmuş.

3 milyon yaşında olan mağara, 1991 yılında yörede yaşayan Ho Khanh isimli bir çiftçi tarafından bulunmuş. Fırtınaya yakalanarak mağaraya sığınan Ho Khanh, daha sonra mağaranın yerini hatırlayamamış. Ama tam 18 yıl sonra kaybettiği mağarayı bulan yine o olmuş.

Mağarada kazılar 2009 yılında İngiliz Mağaracılık Araştırmaları Derneği’nden bir grup tarafından başlatılmış. Howard Limbert’in liderliğindeki İngiliz mağaracılar, bugün 9 kilometrelik bir bölümün keşfini tamamlamış durumda. Mağarada kalkerin nehir tarafından zayıflatılmasıyla meydana gelen çukurlar büyük çatı pencerelerinin açılmasına neden olmuş. Bu sayede güneş ışığı mağaranın kesitlerine girerek ağaçların büyümesine ve diğer bitki örtüsünün oluşmasına olanak sağlamış.

İç içe pek çok büyük mağaradan oluşan Son Doong, 200 metre genişliğinde ve 150 metre yüksekliğinde. İçinde, kendine ait bir yağmur ormanı, küçük dağları ve nehre ait bir sahili de barındırıyor. Ayrıca, dünyadaki en uzun dikitler ve top büyüklüğünde boncuk şekilli taşlar da mağarada bulunan hayret verici jeolojik oluşumlar arasında yer alıyor.

Büyük bir bölümü henüz keşfedilemeyen mağaralar sisteminin toplam 139 kilometre uzunluğa sahip olduğu ve farklı canlı organizmaları barındırdığı tahmin ediliyor.









12/13/2018

İntihar Vakalarında Büyük Artış (Manevi Bunalım İntihar) Ayet ve Hadisler

Hangi faktörler intihar riskini arttırıyor?

Depresyon da dahil olmak üzere psikiyatrik bir hastalığa yakalanma
Yakın arkadaşlar veya aile üyeleri ile çatışma
Fiziksel veya cinsel istismar veya şiddete maruz kalma
Alkol veya uyuşturucu ile ilgili sorunlar
Fiziksel veya tıbbi sorunlar, hamile kalma veya cinsel yolla bulaşan enfeksiyon gibi
Zorbalık kurbanı olmak
Cinsel yönelimin belirsiz olması
Aile üyelerinin veya arkadaşlarının intihara maruz kalması
Kabul edilmekte zorlanma veya aidiyet duygusu hissetmemek
Duygu durum bozukluğu

İntiharı düşünen bir genç kendisini nasıl ele verir?

Overt işaretleri:

İntihar ve ölümle ilgili konuşmak veya şaka yapmak
"Öldüğümde daha iyi olacak", "sonsuza dek kaybolabilseydim keşke" gibi şeyler söylemek
Ölüm hakkında olumlu bir şekilde konuşmak veya ölümü romantik hale getirmek "Ölseydim, insanlar beni daha çok severdi" gibi
Ölüm ve intihar ile ilgili öyküler veya şiirler yazma ya da ölümle ilgili eskiz / resim yapma
Pervasız davranışlarla meşgul olmak ya da yaralanmalara neden olan çok sayıda kaza yapmak
Değerli eşyalarından vazgeçme
Son bir kezmiş gibi arkadaşlarına ve ailesine elveda demesi
Silah, hap veya kendilerini öldürmenin başka yollarını araştırmak
Daha önce intihar girişimi geçmişe sahip olmak
Bir durum hakkında ani bir görüş değişikliği “Ailemin artık kavga etmesi önemli değil, yakında gidiyorum” gibi
Daha önce onları rahatsız eden şeylere tepki göstermemek
Yaralanma şansını artıracak pervasız davranışlardan

Diğer işaretler:

Arkadaş ve aile üyelerinden çekilme
Duygusal ilişkilerde sorun
Başkaları ile başa çıkma zorluğu
Okul kalitesindeki değişiklikler
Dağılmış davranış
Ayrılmış görünme "Artık umurumda değil"
Evden kaçmak
Yeme alışkanlıklarındaki değişiklikler
Dramatik kişilik değişiklikleri
Görünüşteki kötü değişiklikler
Uyku bozuklukları
Uyuşturucu veya alkol istismarı
Değişken ruh hali
Kendini fiziksel açıdan zarar verme ya da bundan haz duyma

İntihara kimler daha meyillidir?

Mükemmeliyetçi kişilikler
Öğrenme güçlüğü çeken gençler
Yalnız kişiler
Benlik saygısı düşük gençler
Depresif gençler
Zorbalık veya sosyal olarak izole edilmiş gençler
Kötüye kullanılmış, tecavüze uğramış veya ihmal edilmiş gençler
Ebeveynlerde şiddet, madde bağımlılığı veya boşanma geçmişi yaşayan gençler


Manevi Bunalım İntihar

İnsanın kendisini öldürmesi. Ne şekilde olursa olsun bir kimsenin kendisini öldürmesine "intihar" denir. İntihar Allah'ın yaratmış olduğu cana kıymaktır. Bu yüzden de büyük günahlardandır. İnsana canı veren Allah olduğu gibi, onu almaya yetkili olan da odur.

İntihar etmenin haramlığı ve ahiretteki tehlikesi ayet ve hadislerle sabittir.

Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Ey iman edenler, mallarınızı aranızda karşılıklı rıza ile gerçekleştirdiğiniz ticaret yolu hariç, batıl yollarla yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir" (en-Nisa', 4/29). Ayette, fiilen cana kıyma anlamı yanında, Allah'ın haram kıldığı şeyleri işlemek, masiyete dalmak ve başkalarının mallarını batıl yollarla yemek sûretiyle kendisine yazık etmek, ahiret hayatını mahvetmek anlamı da vardır (İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azim, İstanbul 1985, II, 235).

Amr b. el-As (r.a), Zâtu's-Selâsil seferinde ihtilâm olmuş, hava çok soğuk olduğu için, su bulunduğu halde, ölüm korkusundan dolayı teyemmümle namaz kıldırmıştır. Durumunu Hz. Peygamber'e iletirken, yukarıdaki ayete göre amel ettiğini söylemiş ve Resulullah (s.a.s) Amr'ın bu yaptığını tasvip etmiştir (Ebu Dâvud, Tahâre, 124; Ahmed b. Hanbel, IV, 203).

Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Yedi helak edici günahtan uzak durunuz Denildi ki, ya Resulullah, onlar nelerdir?; şöyle buyurdu: Allah'a ortak koşmak, bir cana kıymak, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, iffetli, hiçbir şeyden habersiz mümin kadına zina iftirası yapmak" (Buhârî, Vesâyâ, 23, Hudûd, Tıb, 45; Müslim, İman, 144).

İntihar geçmiş ümmetlerde de yasaklanmıştır. Cündüb b. Abdullah'tan Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Sizden önceki ümmetlerden yaralı bir adam vardı. Yarasının acısına dayanamayarak, bir bıçak aldı ve elini kesti. Ancak kan bir türlü kesilmediği için adam öldü. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak; kulum can hakkında benim önüme geçti, ben de ona cenneti haram kıldım, buyurdu" (Buhârî, Enbiyâ, 50).

Hayber Gazvesi sırasında büyük fedakârlıklar gösteren Kuzman adındaki birisinin, sonunda cehenneme gideceği Hz. Peygamber tarafından haber verilmişti. Bunun üzerine Ashab-ı kiramdan Huzâî Eksüm, Kuzman'ı izlemiş ve O'nun, aldığı yaralara sabredemeyip, kılıcı üzerine yaslanarak intihar ettiğini görmüştür (Buhârî, Kader, 5, Rikâk, 33, Meğâzî, 38, Cihâd, 77; Müslim, İman, 179; Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih, X, 266 268).

Kuzman'ın ölüm şekli Allah Resulu'ne iletilince şöyle buyurmuştur: "İnsanlar arasında öyle kimseler vardır ki, dış görünüşe göre, cennet ehline yaraşır hayırlı işler yaparlar; halbuki kendileri cehennemliktir. Öyle kimseler de vardır ki, cehennemliklere ait kötü işler yaparlar, halbuki kendileri cennetliktir" (Buhâri, Kader, 5, Rikâk, 33; Müslim, İman, 179).

İntihar edenin uhrevî cezası, intihar şekline uygun olarak verilir. Hadis-i şeriflerde "Kim kendisini bıçak gibi keskin bir şeyle öldürürse, cehennem ateşinde kendisine onunla azap edilir" (Buhâri, Cenâiz, 84). "(Dünyada ip ve benzeri) şeyle kendisini boğan kimse cehennemde kendisini boğar, dünyada kendisini vuran cehennemde kendisini vurur (azabı böyle olur)" (Buhârî, Cenâiz 84),

"Kim kendini bir dağın tepesinden atar da öldürürse cehennem ateşinde de ebedi olarak böyle görür. Kim zehir içerek kendisini öldürürse cehennemde zehir kadehi elinde olduğu halde devamlı ceza çeker" (Müslim, İman, 175; Tirmizi, Tıb, 7; Nesâî, Cenâiz, 68, Dârimi, Diyât, 10; Ahmed b. Hanbel, II, 254, 478).

İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre, intihar eden dinden çıkmış olmaz, üzerine cenaze namazı da kılınır. Hayber Gazvesinde intihar eden Kuzman'ın cehennemlik olduğu bildirilmişse de, cehennemde ebedî olarak kalacağını belirten açık bir ifade yoktur. Bu yüzden intihar suçunu işleyenin cezasını çektikten sonra cehennemden kurtulacağı umulur. Ancak bunun için, intihar edenin son anda mü'min sıfatını taşıması ve intiharın helâl olduğuna itikad etmemiş olması da şarttır (Kâmil Miras, a.g.e, X, 270).

Hz. Peygamber'in, bıçakla kendisini öldüren kimsenin cenaze namazını kıldırmadığı nakledilir. Ancak bu olay, intihar edeni cezalandırmak ve başkalarını böyle bir fiilden menetmek amacına yöneliktir. Nitekim Ashab-ı Kiram bu kimsenin cenaze namazını kılmıştır (el-Askalânî, Bulûgu'l Merâm, terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1970, II, 276-277). İmam Ebû Yusuf'a göre, intihar hata ile veya şiddetli bir ağrıdan dolayı olmadıkça müntehir üzerine cenaze namazı kılınmaz.

Sonuç olarak, beden Cenâb-ı Hakkın insanoğluna verdiği en büyük emanettir. Bu emaneti, ruh bedenden kişinin kendi müdahalesi olmaksızın ayrılıncaya kadar korumak gerekir. Bunun için de, kişinin rûhî ve fizikî sıkıntılara sonuna kadar sabır göstermesi İslâm'ın amacıdır. Aksi halde intihar etmekle dünyevî sıkıntı ve problemlerini çözeceğini düşünen kişi, hemen intikal edeceği kabir ve daha sonra ahiret hayatında çok daha büyük sıkıntı ve felaketlerle karşılaşır. Hayat, en kötü şartlar altında bile güzeldir.

Çünkü, ruh bedende kaldıkça Allah'tan ümit kesilmez. Her geceden sonra gündüz, her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Kulun Allah'a yönelmesi ve O'ndan yardım istemesi, sıkıntı ve problemlerin çözümünün başlangıç noktasını teşkil eder. Yüce yaratıcı umulmayan, beklenmeyen yer ve yönlerden kolaylıklar ihsan eder. Çünkü O'nun her şeye gücü yeter. O'na dayanan da güç kazanır.




Okumuş olduğum ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”[1]

Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s) de hadis-i şeriflerinde intihar eden kişinin cehennemlik olacağı uyarısını yapmaktadır.[2]

Okuduğum ayet-i kerimede ifade edildiği üzere, dinimize göre bir insanı öldürmek ne kadar büyük bir günah ise, insanın kendi canına kıyması da o derece büyük bir günahtır. Çünkü insana ve diğer varlıklara hayat veren Allah’tır, onu almaya da tek yetkili O'dur. Zira hayat insana verilmiş bir emanettir.

Hiç arzu etmediğimiz ama son zamanlarda artış gösteren intihar vakalarının birçok nedeni vardır. Birincisi; inanç problemidir. Günümüzde inanç açısından yaşanılan çöküşler ve dinden uzak yaşantılar, insanların manevi bir boşluğa düşmesine sebep olmaktadır. Bu durumda kişi her zaman ve her durumda kendisini gözeten, koruyan ve kollayan Yüce Yaratıcı’nın varlığından habersiz olmaktadır.

İkincisi; aile değerlerinin yitirilmesi neticesinde insanların kendilerini yalnız hissetmeleridir. Bu durum ailenin sağladığı sevgi, güven ve yardımlaşma gibi birçok güzel hasletten insanların mahrum kalmasına sebep olmaktadır.

Üçüncüsü; uyuşturucu, alkol ve kumar gibi kötü alışkanlıkların yaygınlaşmasıdır ki, bunlar insanın hem bedenine hem de ruhuna zarar vermektedir.

Yapılan araştırmalara göre ailevî problemler, iş hayatında başarısızlık, ekonomik sorunlar, ağır hastalıklar, psikolojik problemler ve duygusal ilişkilerde yaşanılan bazı olumsuzluklar intihar teşebbüslerine sebep gösterilmektedir. Bu tür durumlara düşmekten korunmanın elbette bazı yolları vardır.

Birincisi; manevi destektir. İnsan, beden ve ruhtan müteşekkildir. Her ikisinin de dengeli beslenmeleri gerekir. Beden; hava, su ve besin gibi maddî gıdalara ihtiyaç duyarken, ruhumuz da manevî gıdalara muhtaçtır. İhtiyacımız olan manevî gıdalardan en gereklisi ise her durumda kendisine sığınılabilecek Yüce Allah’a inanmak, O’na dayanmak ve O’na güvenmektir.

İkincisi; kader inancına sahip olmaktır. İnanan insanlar için kader; fırtınaya tutulmuş geminin sığındığı bir liman gibidir. Mü’min bilir ki, gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımı başlar. “Bittim” diyen kula, “yettim” diyen Allah vardır. Karıncaların sesini duyan, elbette gönüllerin feryadını da duyar. Yeter ki insan Allah’ın her zaman yanında ve yardımında olduğunun farkında olsun.

Bu konuda fert ve toplum olarak üzerimize düşen bazı sorumluluklarımız da vardır. Bunların başında da intihara eğilimli kişinin sorunlarına  çözüm bulma, empati kurma, kişiyi ve aileyi  güçlü kılma, bu kişilerin toplumsal sorumlulukları yerine getirmelerinde destek  olma ve toplumu intihar vakaları konusunda bilgilendirmek gelmektedir.

Unutmayalım ki; bir insanı kurtaran bütün insanlığı kurtarmış gibi sevap kazanır.

Bir kardeşimizi kurtarabilirsek ne mutlu, bir gönlü rahatlatabilirsek ne mutlu, bir derde derman olabilirsek ne mutlu bize…

[1]Nisa, 4/93
[2] Buhari, Tıbb 56, III, 32; Müslim, İman 175, I, 103-104; Tirmizi, Tıbb 7, IV, 386

Yahudilerle Müslümanlar Şavaşmadıkca Kıyamet Kopmaz Hadisi

"Müslümanlarla Yahudiler harb etmedikçe kıyâmet kopmayacaktır. O harpte Müslümanlar (gâlip gelerek) Yahudileri öldürecekler. Öyle ki, Yahudi, taşın ve ağacın arkasına saklanacak da, taş veya ağaç; 'Ey Müslüman, Ey Allah'ın kulu, şu arkamdaki Yahudidir, hemen gel de öldür onu!' diye haber verecektir. Sadece Garkad ağacı müstesna, çünkü o, Yahudilerin ağaçlarındandır.”(Müslim, Fiten, 82)"

Ayetlerin müteşabihatı olduğu gibi hadislerin de müteşabihatı var. Yani bazı derin hakikatleri teşbih ve benzetmelerle ifade etme söz konusudur. İşte bu müteşabih hadislerden birisi de yukarıda bahsedilen hadistir. Allahu alem bir tabiri şu olabilir. Ahir zamanda Yahudilerin fesadı ve tahribatı o kadar fazlalaşak ve şımarıklık ve isyanları o kadar artacak ki, Müslümanlar ve Hristiyanların birleşmesine ve beraber hareket etmesine sebep olacaktır. Bu beraberlikten sonra Yahudilerin karşısında birtek kuvvet olup onları perişan edeceklerdir.

Tüm dünyada Yahudilere karşı ciddi bir anti pati oluşacağından herkes her türlü yayın ve basın aletleriyle Yahudileri ele verip haber verecek ve ortadan kaldırmaya çalışacaktır. Bu durumun ifrat derecede oluşunu Peygamberimiz (asm) "taşlar ve ağaçlar bile haber verecek" diye ifade buyurmuşlardır.

Muhbir-i Sâdık böyle haber vermiştir. Önünde sonunda, gerçekleşecektir. Şimdilerde, nihâî sonlarına kavuşacakları mahall-i Mev'ûd'da toplanmaya devam ededursunlar, insanlık vicdan-ı âmmesinde, yiyecekleri nihâî tokadın fetvasını verdirecek zulümlerine devam ededursunlar. Taş ve ağacın konuşmasıyla teşbih edilen insanlık vicdan-ı âmmesinin aleyhlerine dönme vetiresi tamamlanıncaya kadar, mazlumun âhı hedefine varacak, mazlum vicdanlarda çoktan verilmiş olan hükmün infazı için, gerekli maddî imkanlar da sağlanmış olacaktır.

Hz. Cabir (ra) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa İbnu Meryem de iner. Bu Müslümanların reisi: 'Gel bize namaz kıldır!' der. Fakat Hz. İsa aleyhisselam: 'Hayır! Allah'ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emîrsiniz!' der." (Müslim, İman 247)

Hadis, kıyamete kadar, yeryüzünde İslam'ın devam edeceğini, hem de açıktan açığa mücadele edecek bir güç ve kuvvete sahip olarak devam edeceğini ifade eder. Bu ifade İslam'a karşı olan güçlerin devam edeceğini de ifade eder. Ancak, İslam'ın kesin bir mağlubiyetle her tarafta sindirilmiş, gizlilik içinde, gayr-ı müessir, mahdud ferdler arasında devamı suretinde değil, muzafferâne, açıktan açığa mücadelesini yapabilen bir haşmet içerisinde devam edeceğini ihbar etmektedir. Bu ihbar-ı nebevî, mü'minlerin gelecek hakkında ye'si atmaları için yeterli bir müjdedir.

Tarih boyu Müslümanlar çeşitli işkence, hakaret, muhaceret, mağlubiyet vs. zilletleri tatmışlarsa da, hiçbir zaman kesin bir yenilgiyle yok edilememişlerdir. Aleyhissalâtu vesselâm, bu halin kıyamete kadar devam edeceğini, yeryüzünün bazı bölgelerinde sindirilmiş olsalar bile, diğer bir kısım bölgelerinde tevhid bayrağının dalgalanacağını haber vermektedir.

Peygamber Efendimiz (asm) kıyamete kadar gelecek bütün günleri -Allah'ın izniyle-  hiç şüphesiz görmüştür ve haber vermiştir. Verdiği haberler de zamanı geldiğinde sabah güneşi gibi çıkmıştır veya çıkmaya namzettir. Fakat gelecek haberleri olduğundan teklif sırrını incitmemek için perdeli haber vermesi gerekiyordu. O da perdeli haber verdi. Kıyamet haberleri bunlardandır.

Şimdi Peygamber Efendimiz (asm)'in gelecekle ilgili verdiği haberlerden birkaç tanesine bakalım:

Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Resulullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki:

‘Nefsim kudret elinde bulunan Allah’a yemin olsun ki, imamınızı öldürmedikçe, kılıçlarınızı birbirinize kullanmadıkça, dünyanıza kötüleriniz vâris olmadıkça kıyamet kopmayacaktır.’”1

Hz. Ebû Hüreyre (ra) ve Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resulullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki:



‘Kıyamet kopmazdan önce gece karanlığının parçaları gibi fitneler olacak. O vakit kişi mü’min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama kavuşur. Mü’min olarak akşama erer, kâfir olarak sabaha kavuşur. Birçok kimse azıcık bir dünyalık mukabilinde dinlerini satarlar.’”2

Ebû Mûsâ radiyallahü anh anlatmıştır: “Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm şöyle buyurdu:

‘Sizden sonra gelecek günler vardır ki, o günlerde ilim kaldırılacak ve herc çoğalacaktır!’

“Ashab-ı Kirâm (ra):

‘Yâ Resûlallah! Herc nedir?’ dediler.

“Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâm:

‘Öldürmektir. Öldürmektir. Öldürmektir’ buyurdu.”3

Ömer ibn-i Hamza (ra) bildirmiştir: “Resulullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki:

‘Sizler Yahûdîlerle muhakkak savaşacaksınız! Harp o kadar şiddetli olacaktır ki, hattâ taş: ‘Ey Müslüman! Şu arkamdaki bir Yahûdî’dir! Gel de onu öldür!’ diyecektir.”4

Abdullah bin Ömer (ra) bildirdi: “Resûl-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm şöyle buyurdu:

‘Yahûdîler sizinle savaşacaktır! Fakat netîcede siz onlara musallat kılınacaksınız! Öldürme o kadar şiddetli olacak ki. Bir kaya parçası: ‘Ey Müslüman! Şu arkamda duran kişi bir Yahûdî’dir. Onu öldür!’ diye haber verecektir.”5

Ebû Hüreyre (ra) bildirmiştir: “Resûl-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm şöyle buyurdu:

‘Müslümanlarla Yahudiler harb etmedikçe kıyâmet kopmayacaktır. O harpte Müslümanlar (gâlip gelerek) Yahudileri öldürecekler. Öyle ki, Yahudi, taşın ve ağacın arkasına saklanacak da, taş veya ağaç; ‘Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu, şu arkamdaki Yahudi’dir, gel de onu öldür!’ diye haber verecektir. Sadece Garkad ağacı müstesna, çünkü o, Yahudilerin ağaçlarındandır.”6

Ebû Hüreyre (ra) bildirmiştir: Resûl-i Ekrem Efendimiz aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurdu:

“İlim inkırâza uğramadıkça, depremler çoğalmadıkça, zaman yaklaşıp gece ile gündüz bir olmadıkça, fitneler meydana çıkmadıkça, adam öldürme olayları artmadıkça, aranızda mal çoğalıp sel gibi akmadıkça, halk yüksek kâşâneler yapma yarışına girmedikçe kıyâmet kopmayacaktır. Kıyâmet öyle bir ansızın kopacaktır ki, sağmal devenin sütünü sağıp gelen kişiye sütü içmek nasip olmayacaktır. Yemek yiyen kişi lokmasını ağzına götürecek, fakat yemek nasip olmadan kıyamet ansızın kopacaktır.”7

Hz. Ebû Bekir radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Ümmetimden bir kısım insanlar Dicle denen bir nehir yanında, Basra denen geniş bir düzlüğe inerler. Nehrin üzerinde bir köprü vardır. Oranın halkı kısa zamanda çoğalır ve Müslümanların beldelerinden biri olur. Ahir zamanda geniş yüzlü, küçük gözlü olan Benî Kantûra gelip nehir kenarına inerler. Bura halkı üç fırkaya ayrılır:

- Bir fırka sığır ve kır develerinin peşlerine takılırlar (dünya işlerine çok dalarlar, bunlar) helâk olurlar.
- Bir fırka nefislerini(n kurtuluşunu esas) alırlar (ve Benî Kantûra ile sulh yolunu) tutarlar. Böylece bunlar küfre düşerler.
- Bir fırka da çocuklarını geride bırakıp onlarla savaşırlar. İşte bunlar şehit olurlar.”8

Allah Resûlü (asm) bu hadislerinde, Müslümanların kıyamete yakın zamanlarda,

1. İman zaafına düşeceklerini,
2. İyiliği emredip, kötülükten sakındırma işini ihmal edeceklerini,
3. İman zaafından dolayı yer yer iç kargaşaya ve iç kavgalara sürükleneceklerini,
4. Kötülerin ve zâlimlerin mâsûmlar üzerinde hâkimiyet kuracaklarını,
5. Dünyada kötülerin ve şerirlerin şiddetli rahatsızlık unsuru olacaklarını haber vermiştir.

Hadislerde Müslümanların Yahudilerle savaşacakları açık bir dil ile bildirilmiştir. Bu savaşta Müslümanların saldırgan taraf olmayacağını da hadîslerin metninden anlamak mümkündür. Müslümanlar dâvâlarında haklı bulunacaklardır. Bundan dolayı Müslümanlar; Müslüman olsun gayri müslim olsun dünya kamuoyunu arkalarına alacaklardır. Hadiste taş ve ağacın konuşması, insanlığın ortak vicdanına, yani dünya halklarının ortak sesine teşbihtir.

Demek, dünya kamuoyu Yahudileri tasvip etmeyecektir. Ancak Yahudileri saldırganlıklarında tasvip eden, onlara destek veren, onları koruyan ve kollayan ve onlar adına savaşan bir kavim olacaktır. Bu kavim, istikbali çok net gören Peygamber Efendimiz (asm) tarafından “Garkad Ağacı” olarak tasvir ve teşbih edilmiştir.


O zaman henüz kurulmamış olan Basra ve Bağdat şehirlerinin kurulacağını ve buralarda Müslüman halkın yaşayacağını Allah Resûlü (asm) mucizevî bir şekilde haber vermiştir. Nitekim bu hadis-i şerife Üstad Bedîüzzaman Hazretleri de temas etmiştir.9

Bilindiği gibi hicrî 656 tarihinde Bağdat bir kez de Hülâgu tarafından yakılıp yıkılmıştır. Böylece Benî Kantûrâ’nın yorumu çıkmıştır. Fakat günümüzde Yahudilerle dirsek teması bulunan Amerika ve İngiltere’nin Bağdat’ı ve Basra’yı yeniden yakıp yıkması, Benî Kantûrâ zulmünü, bu defa Yahûdî’ere destek veren Garkad Ağacı teşbihiyle birlikte, bir defa daha gündeme getirmiştir.

Günümüzde Yahudi fitnesinin Orta Doğu’yu ne derece ateş cehennemine çevirdiği malûmdur. Hadislerden anlaşılan odur ki, Yahudiler bozguna uğratılıncaya kadar bu savaş ahir zamanın acı bir musibeti olarak devam edecektir. Allah hayıra tebdil eylesin.

Dipnotlar:

1. Tirmizî, Fiten 9, (2171).
2. Tirmizî, Fiten 27, 30, (2196);
3. bk.  Müslim, Fiten 18, (157); Tirmizî, Fitne, 28.
4. Müslim, Fiten, 80.
5. Müslim, Fiten, 81.
6. Müslim, Fiten, 82.
7. Buhârî, 12/2123.
8. Ebu Davud, Mehalim 10, 4306.
9- Mektûbât, s. 112.


Kıyamet Alametlerinden Türklerle savaş Hakkındaki Hadis-i Şerif

"Müslümanlar, Türklerle öldürüşmedikçe, kıyamet kopmayacaktır. Yüzleri kalkan gibi, üst üste binmiş(kalın) derili olan bu toplumla... kıl giyerler."(bk. Müslim, Sahih, Kitabu'l-Fiten, 62-65, hadis no:2912; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'l-Melahim, 9, Babun fi Kıtali't-Türk, hadis no: 4303; Nesei, Sünen, Kitabu'l-Cihad, Babu Gazveti't-Türk...)

Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Ayakkabıları kıldan bir kavimle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Siz, yüzleri kılıflı kalkanlar gibi, gözleri küçük, burunları yassı olan bir kavmle savaşmadıkça kıyamet kopmaz." [Buharî, Cihad 95, 96, Menâkıb 25; Müslim, Fiten 62, (2912); Ebu Davud, Melahim 9, (4303, 4304); Tirmizî, Fiten 40, (2216); Nesâî, Cihad 42, (6, 45).]

AÇIKLAMA:

Burada, Müslümanların mutlaka savaşacakları bir kavmin fizyolojik tasviri yapılmakta, fakat ismi verilmemektedir. Bu tasvire göre, ayakkabıları, koyun yünü, keçi kılı veya deve yünü gibi şeylerden imal edilecektir. Yüzleri de kalkan gibi geniş ve burunları da yassı olacaktır.

Muhaddisler, bu kavmin Türkler olduğunda müttefiktirler. Buharî'nin bu hadisi verdiği bablardan birinin adı; بَابُ قِتَالِ التُّرْكِ "Türklerle Savaş Babı"dır. Hadisin burada kaydedilen vechinde Türk kelimesi geçmezse de, Buharî'nin aynı babta kaydettiği müteakip hadiste Türk kelimesi de geçer:

"Küçük gözlü, kırmızı yüzlü, yassı burunlu, yüzleri kılıflı kalkanlar gibi olan, (kıldan ma'mul elbise giyen ve kıl içerisinde yürüyen) Türk(ler)le savaşmadığınız müddetçe kıyamet kopmaz..."

Hadiste, yüzün kalkana benzetilmesi, Beyzavî'ye göre yüzün geniş ve yuvarlak olmasındandır, kılıflı denmesi de sertliği ve etinin çokluğundandır.

Ayakkabılarının kıldan olmasından maksad, bazı şarihlerce, saçlarının ayakkabılarına değecek kadar uzun olmasıdır. Bazıları da: "Bundan maksad onların, ayakkabılarını örülmüş (keçeleşmiş) kıl ve yünden yapmalarıdır." demiştir. Bugün çobanların ve hatta köylülerin hâlâ kullandıkları ve keçeden yapılan "kepenk"in kastedilmiş olması da muhtemeldir. Ayakkabılarının da kıldan olması, geçmiş devirlerde giyilen ve kılı yolunmamış deriden yapılan çarığa işaret de olabilir. Çarığın iç kısmı, yerin sertliğini hafifletmek maksadıyla keçe ile beslenip takviye edilmesi de hadisi te'yid eden bir durumdur.

İbnu Hacer bu hadisin şerhi sadedinde, Türklerle ilgili olarak şu açıklamayı sunar:

"Sahabe zamanında şu hadis meşhur idi: اُتْرُكُوا التُّرْكَ مَا تَرَكُوكُمْ "Türkler sizi bıraktıkça, siz de onları bırakın (onlarla savaşmayın)." Taberâni bunu Hz. Muaviye rivayeti olarak kaydeder. Hz. Muaviye: "Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın böyle söylediğini işittim!" demiştir. Ebu Ya'la aynı hadisi bir başka vecihten olmak üzere Muaviye İbnu Hudeyc'ten rivayet eder. İbnu Hudeyc der ki: "Ben Hz. Muaviye'nin yanında idim.

Ona amilinden Türklerle karşılaştıklarına ve onları hezimete uğrattıklarına dair bir mektup gelmişti. Hz. Muaviye bu habere öfkelendi. Sonra amiline: "Benden emir gelmedikçe onlarla savaşmayın, çünkü ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın إنَّ التُّرْكَ تَجْلِي الْعَرَبَ حَتّى تَلْحَقَهَا بِمَنابَتِ الشّيح "Türkler, Arapları sürecek ve yavşan otunun bittiği yerlerde onlara yetişecek." dediğini işittim. Bu sebeple onlarla savaşmaktan hoşlanmıyorum."

Müslümanlar, Emevîler zamanında Türklerle savaştılar. Müslümanlarla onlar arasında büyük mesafe vardı, burası yavaş yavaş fethedilerek açıklık kapandı. Türklerden çok sayıda esir alındı. Türklerde büyük bir güç ve şiddet bulunduğu için, melikler onlara sahip olma hususunda aralarında adeta yarış yaptılar. Öyle ki, Mu'tasım zamanına gelindiğinde askerlerin çoğunluğunu onlar teşkil etti.

Zamanla Türkler Melik'e galebe çaldılar, oğlu Mütevekkil'i öldürdüler, sonra birer birer onun çocuklarını öldürdüler. Keza Samanîlerin melikleri de Türklerdendi. Böylece acem diyarlarına da galebe çaldılar. Bu diyarlara sonraları, Sebüktekin hanedanı bunların peşine de Selçukîler hakim oldu. Hakimiyetleri Irak, Şam ve Rum diyarlarına kadar uzandı. Bunların etbaları Zengîler, onların etbaları da Eyyubîler olarak devam ettiler. Türk olan bunlar çoğalarak Mısır, Şam ve Hicaz diyarlarına hakim oldular. Bunlar hicrî beşinci yüzyılda Selçukîlere karşı hücuma geçip memleketi harap, insanları perişan ettiler.

Derken Büyük Musibet (et-Tammetu'l-Kübra) Tatarlardan geldi: Hicrî altıncı yüzyıldan sonra Cengiz Han çıktı ve dünyayı ateşe verdi. Bilhassa Meşrık tarafları büyük ekseriyeti ile bu felakete maruz kaldı. Onların şerrinden nasibini almayan belde hemen hemen yoktu.

Altı yüz elli altıda, Bağdat'ın harab edilip son Abbasî halifesi Mu'tasım'ın onların eliyle öldürülmesi vukua geldi. Bunların bekayası, topal manasına gelen Leng lakabıyla meşhur Timur adındaki kişi gelinceye kadar tahribata devam ettiler. Timur, Şam diyarına geçti, oraları talan etti. Şam nehrini yakıp harabeye çevirdi. Batı'da Rum, doğuda Hind diyarlarıyla bunlar arasındaki yerlere hakim oldu. Allah onu alıp, çocukları arasına tefrika sokuncaya kadar hakimiyeti uzadı.

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şu sözünde haber verdiği hususların hepsi böyle zuhur etti.

 اِنَّ بَنِي قَنْطُورَةَ اَوَّلُ مَنْ سَلبَ اُمَّتِى مُلْكَهُمْ

Ümmetimin hakimiyetini ilk defa ortadan kaldıracak olan Benû Kantûra'dır." Bu hadisi Taberâni, Hz. Muaviye rivayeti olarak kaydetmiştir. Benî Kantûra'dan murad Türklerdir.

Dendiğine göre, Kantûra, Hz. İbrahim aleyhisselam'ın bir cariyesinin adıdır. Bundan birkısım çocukları oldu. Bunlardan Türkler çoğaldı. Bu rivayeti kaydeden İbnu'l-Esir, makul bulmaz ve reddeder. Ancak şeyhimiz, el-Kamus'ta bunun doğruluğunda cezmeder (kesin kanaat beyan eder). Benî Kantûra'dan muradın Sudanlılar olduğuna dair başka görüş kaydeder.

Hadiste geçen "ümmetim" tabiriyle, Aleyhissalâtu vesselâm'ın ümmet-i nesebi kasdettiği, "ümmet-i davet"i kasdetmediğini belirten İbnu Hacer, Türkler hakkında bir başka babta başka bilgiler kaydettiğini ilave eder. İlgili babta şu açıklamalara yer verir:

"Türklerin aslı hususunda ihtilaf edilmiştir. Hattâbî: "Onlar Benû Kantûra (Kantûra evladları)dır. Kantûra Hz. İbrahim'in cariyesi idi. Lügatçi Kürau'n-Neml: "Bunlar Deyledir" demiştir. Ancak, "Onlar Türklerden bir cinstir, Guzz da(14) öyle" denilerek bu görüş tenkid edilmiştir. Ebu Amr: "Türkler, Yafes'in zürriyetindendir.

Bunlar birçok boylara ayrılır" demiştir. Vehb İbnu Münebbih der ki: "Onlar Ye'cüc ve Me'cüc'ün amca çocuklarıdır. Zülkarneyn, seddini inşa ettiği zaman, Ye cüc ve Me'cüc'den bir kısmı gaibdiler, onlar terkedildiler. Böylece kavimleriyle birlikte (seddin dahiline) giremediler. Bu sebeple (terk kökünden olmak üzere) onlara Türk denildi." Türklerin Tübba neslinden oldukları da söylenmiştir. Keza Efrîdun İbnu Sam İbni Nuh zürriyetinden oldukları, keza Yafes'in kendi sulbünden oldukları, keza İbnu Kûmi İbni Ya'fes zürriyetinden oldukları da söylenmiştir.

Bir kısmı, tarihen varlığı bilinen, ırkî taassuba dayanan yorum ve efsane karışımı bu rivayetleri, eski kitaplarda mevcut olanlar hakkında bir bilgi vermiş olmak için aynen kaydettik. Sünnî İslam'ın, gerek Şia tehlikesine karşı dahilî ve gerekse Haçlılar başta olmak üzere dış düşmanlara karşı haricî tehlikelere karşı en az bin yıllık himayesini fiilen deruhte etmiş olan milletimiz hakkında Vehb İbnu Münebbih'ten kaydedilen efsane nevinden rivayetlerle yanlış bir kanaat hasıl olmaması için, asrımızın büyük müfessir ve yorumcusu Bediüzzaman'ın Kur'an hizmeti adına, milletimiz hakkındaki hasbî yorumunu aksettiren birkaç pasajını buraya kaydetmeyi gerekli buluyoruz:

"İşte ey ehl-i Kur'an olan şu vatanın evladları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin senedir, Kur'ân-ı Hakîm'in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur'ân'ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur'ân'a ve İslamiyet'e kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehacümatı defettiniz. Ta (Meâlen):

"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever. Onlar mü'minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler. Allah yolunda cihad ederler ve dil uzatanların kınamasından da korkmazlar..." (Mâide, 5/54)

âyetine güzel bir masaddak oldunuz..."

Bediüzzaman'a göre,

"Türkler Fahr-i Kâinat (aleyhissalâtu vesselâm)'ın da övgüsüne mazhar olmuştur: "Türkler hakkında sena-i Peygamberî muhakkaktır. Birkaç yerde Türklerden ehemmiyetle bahsetmiş hadis var. Fakat bu hadisin hakiki sureti ne olduğunu, yanımda kütüb-ü hadisiye bulunmadığından bilemiyorum. Fakat manası hakikat ve Türk milletinin sena-i Peygamberîye mazhar olduğu hakikattır. Bir nümunesi Sultan Fatih hakkındaki hadistir."


Türk Ordusu ve Fırat Doğusu Hakkında Hadis-i Şerifler

Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Fırat nehri altın bir dağ üzerinden açılmadıkça kıyamet kopmaz. Onun üzerine insanlar savaşırlar. Yüz kişiden doksan dokuzu öldürülür. Onlardan her biri: 'Herhalde savaşı ben kazanacağım.' der." [Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29, (2894); Ebu Davud, Melahim 13, (4313, 4314); Tirmizî, Cennet 26, (2572, 2573)]



AÇIKLAMA:

1. Hadisin Buhârî'de gelen bir veçhinde: "...Kim o hadiseye hazır olursa, ondan hiçbir şey almasın." ibaresi ziyadedir. İbnu Hacer, "Ondan hiçbir şey almasın" ifadesinden hareketle, ortaya çıkacak bu altının dinar (şeklinde madrub para) altın kalıpları veya altın tozu şeklinde olabileceğini, hepsinin caiz olduğunu söyler.

2. Bir rivayette altından dağ, bir başka rivayette "altundan hazine (kenz)" ifadesi kullanılmıştır. Dağla çokluk kinaye edildiği belirtilmiştir.

3. İbnu't-Tin bu hazineden almanın yasaklanmasını, "o hazinenin bütün Müslümanlara ait olmasındandır. Öyleyse kişi ondan sadece kendi hakkını alabilir." diye açıklar ve devamla: "Kim ondan alır, malını çoğaltırsa, faydasız olduğu için pişman olur, altundan bir dağ ortaya çıksa, altın değerini kaybedeceği için, bu istenmez" der.

İbnu Hacer, bu yorumu muvafık bulmaz: "Onun söylediği, hadiste açık değil, açık olan husus şudur: Ondan alınması, fitne çıkacağı üzerine savaşılacağı için yasaklanmıştır." der. Şu ihtimale de yer verir: "Ondan almanın nehyedilişindeki hikmet, ona ihtiyacın kalmadığı veya pek az olduğu bir vakitte ortaya çıkmış olmasıdır." İbnu Hacer, önceki ihtimalin galib olduğunu söyler ve buna, hadisin Müslim'de geçen ve Teysir'de esas alınmış olan (kaydettiğimiz) veçhini delil gösterir. Ayrıca Müslim'de geçen şu mealdeki rivayetle de bu görüşünü te'yid eder:

"...Fırat nehrinin, altından bir dağ üzerinden açılacağı zaman yakındır. İnsanlar bunu işitince oraya yürürler. Nehrin yanındakiler: "Biz insanları bırakacak olursak, ondan alıp tamamını götürecekler" derler."

Resulullah devamla buyurdu ki:

"Bunun üzerine onun için savaşa girişirler. Her yüz kişiden doksan dokuz tanesi öldürülür."

İbnu Hacer: "Bu da gösteriyor ki, İbnu Tîn'in tahayyül ettiği sebep batıldır. Yasağın sebebi, ondan almanın getireceği neticedir: Savaş..." Bu hadisenin toplanma (mahşer) için ateşin çıkması sırasında vukuuna da bir mani yoktur. Lakin bu, ondan almayı nehyetmek için bir sebep olamaz. İbnu Mace, Sevban'dan şu hadisi merfu olarak tahric etmiştir: "Hazinenizin yanında üç (grup) savaşır. Her biri de bir halife oğludur..." İbnu Mace hadisi Mehdi ile ilgili bir babta kaydetmiştir.

Eğer burada geçen hazineden murad, sadedinde olduğumuz hadiste geçen hazine ise, bu durum, yani nehrin altında olması hadisesi, Mehdi'nin zuhuru zamanında meydana gelecektir. Bu ise, kesinlikle, Hz. İsa (as)'ın inmesinden önce ve de ateşin çıkmasından öncedir.



Bugüne dek Fırat'ın başında dünya kadar katliamlar meydana geldi. Yakın tarihten başlayacak olursak, Fırat'a yakın yerde Irak ve İran katliamı oldu. 1958'de yine Fırat'a yakın bir yerde çok ciddî kıyım yapılarak Allah Resûlü'nün torunları katledildi.. Ancak, yukarıdaki hadisten, bu iki hadiseyi çıkarmak uygun olmasa gerek. Belki, daha sonra olması muhtemel bazı hadiselere işaret aramak daha uygun olur. Mesela:

Fırat'ın suyu, altın değerinde olacak bir devreye, mecaz yoluyla bir işaret olabileceği gibi yapılacak barajlardan elde edilecek gelirlere de "altın" sözüyle işaret olabilir. Ayrıca, Fırat'ın suyu tamamen çekilerek, altında çok büyük altın ve petrol yataklarının çıkacağı da bildirilmiş olabilir. Ayrıca toprak çökmeleri neticesinde böyle bir maddenin de bulunması mümkündür.

Fakat ne olursa olsun o bölgenin, İslam âleminin bünyesinde, bir dinamit gibi, potansiyel bir tehlike olduğunun anlatılmasında şüphe yoktur. Bunlar bugün zuhûr etmiş şeyler değil; ileride zuhur edecek hadiselerdir.. ve o günleri gören insanlar, Allah Resûlü'ne bir kere daha bütün kalpleriyle "sadakte: doğru söyledin" diyecek ve imanlarını yenileyeceklerdir.

Hadislerde Fırat Nehri ve Fırat Nehride Savaş



Hz Muhammed'in bahsettiği tehlike geliyor!

Türkiye dâhil Ortadoğu’nun bazı bölgelerinde büyük miktarlarda tatlı su kaybı saptandı. Su kaynakları üzerindeki anlaşmazlıkların önümüzdeki 10 yıl içerisinde savaşların en temel sebeplerinden biri olacağı öngörülüyor

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA'nın 2003-2010 yıllarına ait uydu görüntüleri Ortadoğu'da büyük miktarda içme suyu kaybı olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar Türkiye, Suriye, İran ve Irak'ta Dicle ve Fırat nehirleri havzalarının bulunduğu bölgede su rezervlerinde 144 kilometreküplük azalma tespit etti. Tatlı su depolarındaki toplam kaybın Lut Gölü büyüklüğünde olduğu belirtildi.

Sonuçları Amerikan Jeofizik Birliği'nin "Water Resources Resarch" adlı bilim dergisinde cuma günü yayımlanacak olan araştırmada, Hindistan'ın kuzeyi ve etrafında 2002-2008 arasında kaydedilen tatlı su kaybından sonra bunun bölgedeki ikinci büyük su kaybı olduğuna dikkat çekildi. NASA, 2007'de yaşanan kuraklık, su kaynaklarının kötü kullanımı, nüfus artışı sonucu su ihtiyacının artmasının bu sonuca yol açtığını kaydediyor.

NASA'nın araştırması Ortadoğu'da içme suyunun azaldığı ve gelecekte bazı ülkelerin su sıkıntısı çekeceği kaygılarını haklı çıkarıyor. Dünya Bankası da Doha'da düzenlenen iklim zirvesinde, gelecek yıllarda Ortadoğu ile Kuzey Afrika'nın bazı bölgelerinde su eksikliğinin başlıca sorun haline gelebileceği konusunda uyarıda bulunmuştu.


Çeşitli istihbarat birimleri, su kaynakları üzerindeki anlaşmazlıkların önümüzdeki 10 yıl içerisinde savaşların en temel sebeplerinden biri olacağı öngörüsünde birleşiyor. Özellikle 2022 yılından sonra Ortadoğu, Asya ve Kuzey Afrika gibi bölgelerde, su kaynaklarına erişim yolları üzerindeki denetimin savaş sırasında bir silah niteliği kazanacağı ve terörizm araçlarından biri haline geleceği tahmin ediliyor



HZ PEYGAMBER'İN DİKKAT ÇEKTİĞİ TEHLİKE

Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Fırat nehri altın bir dağ üzerinden açılmadıkça kıyamet kopmaz. Onun üzerine insanlar savaşırlar. Yüz kişiden doksan dokuzu öldürülür. Onlardan her biri: 'Herhalde savaşı ben kazanacağım.' der." [Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29, (2894); Ebu Davud, Melahim 13, (4313, 4314); Tirmizî, Cennet 26, (2572, 2573)]

 1. Hadisin Buhârî'de gelen bir veçhinde: "...Kim o hadiseye hazır olursa, ondan hiçbir şey almasın." ibaresi ziyadedir. İbnu Hacer, "Ondan hiçbir şey almasın" ifadesinden hareketle, ortaya çıkacak bu altının dinar (şeklinde madrub para) altın kalıpları veya altın tozu şeklinde olabileceğini, hepsinin caiz olduğunu söyler.

2. Bir rivayette altından dağ, bir başka rivayette "altundan hazine (kenz)" ifadesi kullanılmıştır. Dağla çokluk kinaye edildiği belirtilmiştir.

3. İbnu't-Tin bu hazineden almanın yasaklanmasını, "o hazinenin bütün Müslümanlara ait olmasındandır. Öyleyse kişi ondan sadece kendi hakkını alabilir." diye açıklar ve devamla: "Kim ondan alır, malını çoğaltırsa, faydasız olduğu için pişman olur, altundan bir dağ ortaya çıksa, altın değerini kaybedeceği için, bu istenmez" der.

İbnu Hacer, bu yorumu muvafık bulmaz: "Onun söylediği, hadiste açık değil, açık olan husus şudur: Ondan alınması, fitne çıkacağı üzerine savaşılacağı için yasaklanmıştır." der. Şu ihtimale de yer verir: "Ondan almanın nehyedilişindeki hikmet, ona ihtiyacın kalmadığı veya pek az olduğu bir vakitte ortaya çıkmış olmasıdır." İbnu Hacer, önceki ihtimalin galib olduğunu söyler ve buna, hadisin Müslim'de geçen ve Teysir'de esas alınmış olan (kaydettiğimiz) veçhini delil gösterir. Ayrıca Müslim'de geçen şu mealdeki rivayetle de bu görüşünü te'yid eder:

"...Fırat nehrinin, altından bir dağ üzerinden açılacağı zaman yakındır. İnsanlar bunu işitince oraya yürürler. Nehrin yanındakiler: "Biz insanları bırakacak olursak, ondan alıp tamamını götürecekler" derler."

Resulullah devamla buyurdu ki:

"Bunun üzerine onun için savaşa girişirler. Her yüz kişiden doksan dokuz tanesi öldürülür."

İbnu Hacer: "Bu da gösteriyor ki, İbnu Tîn'in tahayyül ettiği sebep batıldır. Yasağın sebebi, ondan almanın getireceği neticedir: Savaş..." Bu hadisenin toplanma (mahşer) için ateşin çıkması sırasında vukuuna da bir mani yoktur. Lakin bu, ondan almayı nehyetmek için bir sebep olamaz. İbnu Mace, Sevban'dan şu hadisi merfu olarak tahric etmiştir: "Hazinenizin yanında üç (grup) savaşır. Her biri de bir halife oğludur..." İbnu Mace hadisi Mehdi ile ilgili bir babta kaydetmiştir. Eğer burada geçen hazineden murad, sadedinde olduğumuz hadiste geçen hazine ise, bu durum, yani nehrin altında olması hadisesi, Mehdi'nin zuhuru zamanında meydana gelecektir. Bu ise, kesinlikle, Hz. İsa (as)'ın inmesinden önce ve de ateşin çıkmasından öncedir.

Bugüne dek Fırat'ın başında dünya kadar katliamlar meydana geldi. Yakın tarihten başlayacak olursak, Fırat'a yakın yerde Irak ve İran katliamı oldu. 1958'de yine Fırat'a yakın bir yerde çok ciddî kıyım yapılarak Allah Resûlü'nün torunları katledildi.. Ancak, yukarıdaki hadisten, bu iki hadiseyi çıkarmak uygun olmasa gerek. Belki, daha sonra olması muhtemel bazı hadiselere işaret aramak daha uygun olur. Mesela:

Fırat'ın suyu, altın değerinde olacak bir devreye, mecaz yoluyla bir işaret olabileceği gibi yapılacak barajlardan elde edilecek gelirlere de "altın" sözüyle işaret olabilir. Ayrıca, Fırat'ın suyu tamamen çekilerek, altında çok büyük altın ve petrol yataklarının çıkacağı da bildirilmiş olabilir. Ayrıca toprak çökmeleri neticesinde böyle bir maddenin de bulunması mümkündür. Fakat ne olursa olsun o bölgenin, İslam âleminin bünyesinde, bir dinamit gibi, potansiyel bir tehlike olduğunun anlatılmasında şüphe yoktur. Bunlar bugün zuhûr etmiş şeyler değil; ileride zuhur edecek hadiselerdir.. ve o günleri gören insanlar, Allah Resûlü'ne bir kere daha bütün kalpleriyle "sadakte: doğru söyledin" diyecek ve imanlarını yenileyeceklerdir.

12/12/2018

Belçika'nın En Zengin iş Adamı Albert Frere Gizemli Ölümü

Yaklaşık 6,2 milyar dolarlık servetiyle "Belçika'nın en zengin iş adamı" olan Albert Frere, 92 yaşında hayatını kaybetti

Groupe Bruxelles Lambert (GBL) yatırım şirketinden yapılan açıklamada, onursal başkanları ve büyük hissedarları olan Frere'nin yaşamını kaybettiği bildirildi.

Belçika'nın Charleroi şehrinde 1926 yılında dünyaya gelen Frere, 1970'li yıllarda ülkenin çelik sektöründe önemli rol üstlendi.

Ardından kurduğu holdingle ağır sanayi, petrol ve enerji alanlarında yatırımlar yapan Frere, 2015 yılında emekliye ayrılmıştı.

Toplam serveti 6,2 milyar dolar civarında olan Frere, "Belçika'nın en zengin iş adamı" olarak biliniyordu.


Kayıp Malezya Uçağı (MH370) Gizemi

8 Mart 2014'te Kuala Lumpur - Pekin seferini gerçekleştirirken sırra kadem basan ve bu güne kadar ne olduğu hakkında ortaya birçok iddia atılan kayıp Malezya uçağı MH370'e gerçekte ne oldu

227 yolcu ve 12 mürettebatlı MH370, 8 Mart 2014'te Malezya'nın başkenti Kuala Lumpur'dan Pekin'e havalanmıştı. Uçakla iletişimin kesildiği ilk anlarda uydu alıcı-vericiyi kapatan Malezyalı ve Vietnamlı hava trafik denetleyicileri arasında devir teslim prosedürü gerçekleşiyordu.

Dünyanın birçok ülkesinden çok sayıda uzman, Kayıp Malezya uçağı MH370'i bulmak için canla başla çalıştı, 1500 sayfalık bir rapor hazırladı fakat uçağa ne olduğu hiçbir zaman tespit edilemedi.



14 ül­ke­nin ka­tı­lı­mıy­la oluş­tu­ru­lan ara­ma eki­bi, ha­va­dan ve de­niz­den tüm im­kân­la­rı­nı se­fer­ber ede­rek ara­ma ça­lış­ma­la­rı­nı sür­dü­rü­yor. Fa­kat si­vil ha­va­cı­lık ta­ri­hi­nin en es­ra­ren­giz va­ka­la­rın­dan bi­ri ola­rak gö­rü­len ka­yıp yol­cu uça­ğı­na da­ir en ufak bir ize rast­la­na­ma­dı. Uçağın hala bulunamamasıyla ilgili terör saldırısı, uçak korksanları tarafından kaçırılmış olması hatta çok sevilen LOST dizisi bile akla gelenlerden.

Uçağın hala neden bulunamamasıyla ilgili üyesi olduğum Havacılık ve Uzay Psikolojisi (Hup-Der) derneğinde konuyu havacılık uzmanları ile  insanhaber.com için konuştum.

İşte o muthiş senaryo;

Kaybolan uçakların bulunması için tek bir sistem var: Tüm uçaklarda olması gereken Emergency Locator Transmitter Surveillance (ELTS) yani Acil yer bulma cihazı. Havada bulunan uçağın çarpma, yanma, ıslanma sonucu anında otomatik olarak devreye giren bu cihaz devreye girmemiş olabilir. Çünkü, uçak fizik kurallarına uygun belirli bir açıyla Okyanusun derin sularına çarpma, yanma ve ıslanma etkisi olmadan tek parça halinde girmiş olabilir. Bu cihaz herhangi bir çarpma, ıslanma ve yanma durumunda airbag gibi anında bulunduğu yerin koordinatlarını uyduya bildirir. ELTS cihazı uçağın dağların arasına da düşebilme ihtimaline karşı yatay değil direk olarak uyduya sinyal gönderir. Fakat cihazın devreye giriş şartları oluşmamış veya manuel olarak devre dışı bırakılmış olabilir.

Okyanusa düşen uçak “çarpma” etkisini nasıl yaşamaz?

Hava araçları eğer suya belirli bir açıyla girerse hiç parçalanmayabilir. Uzay araçlarının dünya atmosferine girerken yanmamak için belirli bir açıyla girmeleri ve profesyonel yüzücülerin çok yüksekten neredeyse hiç su sıçratmadan suya balıklama atlayabilmeleri bu fizik kuralına bir örnektir. Ayarlanabilmesi çok zor ama ihtimal dahilinde olan bu açıyla uçak suya indiyse okyanusun derinliklerinde hiç parçalanmadan kaybolmuş olabilir.

1975’de THY Uçağı Marmara Denizine böyle düşmüştü!

30 Ocak 1975 yılında Thy’nin İzmir-İstanbul seferini yapan F-28 tipi “Bursa” isimli uçağın Yeşilköy Havalimanı’ndaki elektrik kesintisi yüzünden piste inenememiş Marmara denizine düşmüştü. Aradan geçen 5 yıl sonra bir dalgıcın Marmara denizinin derinliklerinde uçağın enkazını tek bir parçası bile kopmadan gördüğünü söylemişti. Uçak hala Florya Cumhurbaşkanlığı köşkünün 3mil açığında tek parça halinde durmaktadır.

Malezya uçağı bulunabilir mi?

Malezya uçağıda Marmara denizine düşen F-28 uçağı gibi Okyanusa belirli bir açıda girmişse ve çarpma, ıslanma, yanma gibi tepkiler giriş esnasında olmadıysa ELTS cihazı devreye girememiş olabilir. Bu sebeplerden ötürü ELTS cihazının uyduya yer bildirimi yapamadığından dolayı uçağın Hint Okyanusunda çok geniş bir alanda sonar cihazları ile aranması doğru bir çözümdür. İhtimal dahilinde alanın büyüklüğü 15-20 km2 kadar alanda olabilir. Alanın çok geniş ve okyanusun çok derin olmasından dolayı uçağın enkazını bulmak yeni teknolojilerle mümkün ama zaman alabilir.

Okyanusa düşen uçağa su girmez mi?

Uçakların uçuş esnasında içeriyle dışarısı arasında bulunan hava ve basınç bağlantısı tamamen kesilir. İç basınç ve oksijen uçağın kendi sistemleri ile içeriden sağlanır. Buna da pnömatik sistem denir. Uçağın belirli bir açıda düşmesi sonucu parçalanmadıysa içerideki yolcular şokla ve/veya içeride bulunan oksijenin tükenmesiyle ölmüş olabilirler. Uçakta olan cesetler, yıllar sonra bile oksijensizlikten dolayı hiç deforme olmamış halde bulunabilirler. Uçak okyanusun derin sularına 780km hızla düşmüş olabilir ve okyanusun derinliği ve suyun kaldırma kuvveti hesaba katılırsa en kısa sürede hızını keser ve tek parça halinde suyun derinliklerinde kalabilir. Suyun sürtünme kuvveti uçağı yavaşlatabilir. Aynen paraşütle atlayan insanların karaya yaklaştıkça yavaşlaması havanın kaldırma kuvvetinden olduğu gibi.

ELTS uçağın neresinde olur?

Elts cihazının nerede olduğunu sadece pilotlar ve uçak teknisyenleri bilir. Cihaz otomatik çalışmazsa manuel olarak çalıştırılabilir özelliğine sahiptir. Uçağın içinde bulunan pilotlar şoktan ölmüş olmasalardı, bu cihazı hemen manuel olarak çalıştırabilirlerdi. Cihazın yeri küçük uçak veya helikopterlerde genellikle kuyruğa yakın, büyük uçaklarda kargo bölümünde olma ihtimali yüksektir. Bu cihazlara ulaşım kolay değildir.

Malezya uçağına ait yağ tabakası bulundu!

Vietnam hava kuvvetleri 227 yolcu ve 12 mürettebat taşıyan uçağa ait olabileceği düşünülen yağ tabakaları saptandığını açıkladı. Bu açıklama doğruysa uçağın okyanusun derin sularında tek parça halinde olduğunu destekler. Çünkü, yağ uçağın motorlarında bulunur ve motorlar dışarıda olduğu için akabilir. Eğer benzin izine rastlansaydı, bu teori doğru olmazdı. Çünkü benzin uçağın kanatlarının altında, gövdeyle birleştiği yerde yani uçağın iç haznesinde bulunmaktadır.

Ya kaçırıldıysa?

 Uçağın bir ihtimal korsanlar tarafından iletişimi ve görünürlülüğü kasıtlı bir şekilde kesildikten sonra bir meydana indirilmesi ihtimali teknolojik olarak mümkün. Fakat teknik olarak görünmez ve iletişim kurulumaz haline getirilen bir uçağı fiziksel olarak bir meydana indirlmesi ve bunun bilinmemesi çok zordur. Çünkü, günümüzde bulunan teknoloji ve iletişim ağına bakıldığında Boeing 777 gibi sadece kanatları 60.9 metre olan bir uçağı gizlemek neredeyse imkansız boyutunda değerlendiriliyor.

The Economist'in 2019 Kapağındaki Gizli Mesajlar

İngiliz The Economist dergisinin 2019 kapağında birbirinden farklı çok sayıda gizemli sembol yer aldı. İlginç kapak tasarımıyla 2019’a hazırlanan dergi, kapak görselinde ABD Başkanı Trump, Rus lider Putin, Hindistan Bağımsızlık Hareketi'nin siyasi ve ruhani lideri Mahatma Gandi, fil, terazi, hilal, leylek, mahşerin dört atlısı, panda, üzerinde haç işareti bulunan köpek, Angelina Jolie, pinokyo, oy sandığı, otomobil, tenis topu ve karekod gibi çok sayıda simgeye yer verdi.



Dilipak: Kıyamet savaşına işaret ediliyor

Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak da bugünkü "Meteor kuşağı" başlıklı yazısında The Economist’in kapağındaki sembolleri değerlendirdi. Dilipak, kapakta yer alan "Mahşerin Dört Atlısı" (The Four Horsemen of the Apocalypse) figürüyle "Tarihin sonu"na, Hz. İsa Mesih’e ve "Kıyamet savaşı"na işaret edildiğini belirtti.

Dilipak konuyla ilgili olarak İncil’in Vahiy bölümündeki şu bilgileri de aktardı;

1 “Sonra Kuzu`nun yedi mühürden birini açtığını gördüm. O anda dört yaratıktan birinin, gök gürültüsüne benzer bir sesle, “Gel!” dediğini işittim.”

2 “Bakınca beyaz bir at gördüm. Binicisinin yayı vardı. Kendisine bir taç verildi ve galip gelen biri olarak zafer kazanmaya çıktı.”

3 “Kuzu ikinci mührü açınca, ikinci yaratığın “Gel!” dediğini işittim.”

4 “O zaman kızıl renkte başka bir at çıktı ortaya. Binicisine dünyadan barışı kaldırma yetkisi verildi. Bunun sonucu olarak insanlar birbirlerini boğazlayacaklar. Atlıya ayrıca büyük bir kılıç verildi.”

5 “Kuzu üçüncü mührü açınca, üçüncü yaratığın “Gel!” dediğini işittim. Bakınca siyah bir at gördüm. Binicisinin elinde bir terazi vardı.”

6 “Bir sesin şöyle dediğini işittim: ‘Bir ölçek buğday bir dinara, üç ölçek arpa bir dinara. Ama zeytinyağına, şaraba zarar verme!”

7 “Kuzu dördüncü mührü açınca, “Gel!” diyen dördüncü yaratığın sesini işittim.”

8 “Bakınca soluk renkli bir at gördüm. Binicisinin adı Ölüm`dü. Ölüler diyarı onun ardınca geliyordu. Bunlara kılıçla, kıtlıkla, salgın hastalıkla, yeryüzünün yabanıl hayvanlarıyla ölüm saçmak için yeryüzünün dörtte biri üzerinde yetki verildi.”

"Kuzu Hz. İsa'yı temsil ediyor"
Dilipak, İncil’de anlatılan bu olayda kuzunun Hz. İsa’yı temsil ettiğini ve adalet gününe ilişkin tomarların her yeni bir mührünü açtıkça yeni dönemin sırlarının açıklandığını belirtti.

"Yeni bir dünyanın eşiğindeyiz"
'Mahşerin dört atlısı'nın batı mitolojisinde 'Kıyamet' ya da 'Korku dolu günler' olarak yorumlandığı bilgisini veren Dilipak, yazısının devamında şunları yazdı;

"Kimse köşklerinde, yalılarında, kalelerinde, şatolarında rahat oturamayacak. İktidar sahipleri, aileler, dostlar, ortaklar, servet sahipleri birbirine girecek. Ortaklar, kardeşler, kuzenler, gelinler, damatlar, dayılar, amcalar, halalar, teyzeler. İnsanın insana güveni kalmayacak.. Hem birbirlerinden korkacaklar, hem de birbirlerini kıskanacaklar. Haram para, şarabın şişesinde durmadığı gibi kasasında durduğu gibi durmayacak. Bu durum halktan insanlar ya da prensler, zenginler ya da yoksullar için fark etmeyecek. Eğitimli ya da eğitimsiz, her tür insan. Birbirlerine baskın verecekler, Megalomani ve şizofrenik tepkiler sanırım daha da artacak.



İtalyan Mafyası kiliseyle kol kola girip, birçok “hayır” işi yaparak imajını ve vicdanını aklamak istemişti ama o “Gayrimeşru gasp paraları” kimseye fayda vermedi. Gasbedilen, haksız şekilde tahsil edilen para ile yapılan işler de ruhunu kaybetti.

Da Vinci, The Economist dergisinin kapak konusu ile bir kez daha gündemde. Vinci’nin ölümünün 500. Yılında yeni dünya düzeni tartışılıyor. Öte yandan; Türkiye gündeminde tartışılmasa da 2019 ile yeni bir süreç başlıyor. 2019 yılında digital devrim gerçekleşecek. Eskisine hiç benzemeyen yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. Avatarlar ve Siborglarla çok farklı bir dünya.



Bilim, sanat, siyaset, ticaret, sanayi, eğitim, sağlık, tarım, para her şey siber devrimle yeniden tanımlanacak.

Bilgi bombardumanına tabi tutulacağız ama agnostik hale de gelebiliriz. Yeni dünya düzeninin öncüleri önlerindeki engelleri kaldırmak için dünyayı cehenneme çevirebilirler. Hiçbir şey ihtimal dışı değil. Hazır mısınız!"

12/11/2018

Ye’cüc ve Me’cüc ve Nugah Nedir

Yecüc Mecüc, kıyametin büyük alâmetlerindendir. Kıyametin kopmasına yakın, bulundukları seddin arkasından çıkıp yeryüzüne dağılacak olan iki kötü millet. Nuh aleyhisselâmın oğlu Yâfes’in soyundandırlar. Müslüman değildirler. İnsanları öldürür, etraflarına zarar verirler, ekinleri telef ederlerdi. O sırada Asya ve Avrupa kıtalarına Peygamber veya evliyadan olan Zülkarneyn hâkimdi.

Asya’nın kuzey doğusundaki Türklerin ricası üzerine Ye’cüc ve Me’cüc kavminin kötülüklerine mâni olmak için büyük bir duvar yaptı. Bu sed, iki dağ arasında, altı kilometre uzunluğunda, yirmi beş metre genişlik ve yüz metre yükseklikteydi. Taş ve demirden yapılmıştı.

Bugün bilinen Çin Seddi başkadır. Ye’cüc ve Me’cüc sed arkasında kaldı. Sedden dışarı kalanlar Türklerdir. Bu seddin yapılışına dair Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır: “Nihayet Zülkarneyn (aleyhisselâm) İki dağ arasına ulaştığı zaman, onların önünde hemen hiç söz anlamaz bir kavim buldu. Onlar (tercümanları vasıtasıyla) “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc bu yerde (katil, tahrip, ziraatı telef etmek suretiyle) fesat çıkarıyorlar. Sana masrafını versek, bizimle onlar arasına bir sed yapıversen de dışarı çıkmasalar?” dediler.” (Kehf suresi: 94)

Zülkarneyn dedi ki: Rabbimin beni içinde bulundurduğu iktidar (kuvvet, mal), sizin vereceğinizden daha hayırlıdır. Haydin, bedenî kuvvetimizle ve lâzım olan âletlerle bana yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir mâni (engel) yapayım. (Kehf suresi: 95)

Bana demir parçaları getirin. O iki dağın arası demir kütleleriyle doldurulup, dağlar birbirine müsâvî (eşit) hâle geldiği vakit, körükleyin, dedi. Demir ateş gibi olunca, bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyim, dedi. (Kehf suresi: 96)

Artık onu (seddi) ne aşabildiler, ne de delebildiler. (Kehf suresi: 97)

Arkeolojik araştırmalar, yer altında kalmış şehirleri, dağ tepelerindeki deniz fosillerini bulduğuna göre, o duvarın bugün meydanda bulunması ve bu insanların çok sayıda olmaları lâzım gelmez.

Nitekim bugünkü milyarlarca insan, nasıl iki kişiden meydana geldiyse, o iki milletin de, bugün nerede oldukları bilinmeyen birkaç kişiden üreyerek yeryüzünü kaplayacakları düşünülebilir. Ye’cüc ve Me’cüc, kıyametin kopmasına yakın bir zamanda bulundukları seddin arkasından çıkacaklardır. Kur’ân-ı Kerîm’de, Enbiya suresinin 96. ayet-i kerimesinde Allah’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ye’cüc ve Me’cüc seddi yıkıp, her yüksek tepeden (süratle) çıkarlar, saldırırlar.”

Sahîh-i Müslim ismindeki hadis kitabında Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu bildirilmektedir: Cenâb-ı Hak, Ye’cüc ve Me’cüc’ü gönderir. Bunlar yüksek yerlerden akın edeceklerdir. Bu suretle öncüleri Taberiye Gölüne uğrayacak ve içindeki suyu içecekler. Sonra gelenler de oradan geçecekler ve vaktiyle burada çok su varmış, diyeceklerdir. (Bu sırada yeryüzüne tekrar gelen) Nebiyyullah (Allah’u Teâlânın Peygamberi) İsa ve eshâbı (beraberindekiler), Tûr Dağında mahsur kalacaklar. Öyle ki muhâsaranın şiddetinden bir öküz başı, onlardan her biri için, bugünkü paranızla yüz dinardan daha makbul olacak. Bunun üzerine nebiyyullah İsa ve eshâbı, onların belâsından kurtulmak için Allah’u Teâlâ’ya yalvarırlar. Allah’u Teâlâ onların duasını kabul edip, Ye’cüc ve Me’cüc kabilesinin enselerine, nugaf denilen küçük kurtçukları musallat eder. Sabahleyin hepsi de Allah’u Teâlâ’nın kudretiyle tek bir nefes gibi, bir anda helâk olurlar. Sonra İsa ve eshâbı, Tûr Dağından yere inerler.

Yeryüzünde onların kokmuş leşlerinin olmadığı bir karış yer bulamazlar. İsa ve eshâbı, yine Allah’u Teâlâ’ya yalvarırlar; Cenâb-ı Hak, Horasan develerinin boyunları gibi kuşlar gönderir. Onlar leşleri alıp Allah’u Teâlâ’nın dilediği yere atarlar. Sonra Cenâb-ı Hak, pek çok yağmur indirir ki, hiçbir ev ve çadır, yağmurun inmesine engel olamaz. O yağmur, bütün yeryüzünü tertemiz, yemyeşil bir hâle getirir.

Sonra yeryüzüne: Meyvelerini bitir. Evvelki gibi feyz ve bereket ver, diye emrolunur. İşte o gün bir cemaat, tek nardan yiyip doydukları gibi, onun kabuğu ile de gölgelenirler. Mer’aya gönderilen deve, sığır, koyun ve keçilerin de sütleri bereketli olur. Öyle ki sağmal devenin sütü, kalabalık bir cemaati, sığırınki bir kabileyi, koyunun sütü de yakın akrabadan bir cemaati doyurur. İşte bunlar, böylece bolluk içinde huzurlu bir hayat geçirirken, Allah’u Teâlâ hoş bir rüzgâr gönderir. Bu latif rüzgâr onları koltuklarından tuttuğu hâlde, her mümin ve Müslümanın ruhları kabz olunur.

Ortada en şerli insanlar kalır. O zaman da birbirleriyle boğuşurlar. Merkepler gibi halkın huzurunda alenen zina ederler. İşte bu fena kimseler üzerine de kıyamet kopar. Ye’cüc ve Me’cüc Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde bildirildiği için, her Müslümanın bunu olduğu gibi kabul etmesi, inanması lâzımdır.


12/06/2018

Sütçü İmam Kimdir (Sütçü İmam Olayı)

Türk kahraman Sütçü İmam... Sütçü İmam kimdir? İşte Sütçü İmam'ın biyografisi

Sütçü İmam, 1871 senesinde Kahramanmaraş'da dünyaya geldi. Geçimini Uzunoluk semtinde süt satarak sağlıyordu. 31 Ekim 1919 tarihinde Uzunoluk hamamından çıkan 3 kadın ve bohçalarını taşıyan bir erkek çocuğu gören Fransız-Ermeni devriyesinden bir asker, "Burası artık Türk memleketi değildir. Fransız müstemlekesinde peçe ile gezilmez!" diye bağırarak kadınların peçesini açmak istedi.

Kadınlar bu arada bağırarak yardım istediler. Olaya ilk müdahale eden Çakmakçı Sait; "Gavur oğulları! Dokunmayın bacılarıma!" diyerek Fransız Ermeni Lejyonerlerinin üzerine yürüdü. Üzerinde silah olmayan Çakmakçı Sait, askerlerin açtığı ateş sonucu hayatını kaybetti. Olayı gören Sütçü İmam silahıyla bir Fransız-Ermeni Lejyoner askerini öldürdü, bir diğerini de yaraladı. Ermeni ve Fransız askerleri Sütçü İmam'ı aramaya başlayınca bir atla Ağabeyli köyüne gitti.

31 Ekim 1919'da düşmana ilk kurşunu sıkarak Kahramanmaraş'taki kurtuluş hareketini başlatan Sütçü İmam, işgalcilerin bölgeden kovulmasından sonra savaştaki fedakarlıklarına mükafat olarak belediyeye odacı olarak alınmıştır. Ayrıca bu görevi dışında kaledeki topun idaresi kendisine verilmiştir.

Bir top atımı sırasında barutun ısınan namludan erken ateş alması sonucu ağır yaralanan Sütçü İmam tedavi altına alındı fakat iki gün sonra 25 Kasım 1922'de hayatını kaybetti. Cenazesi Çınarlı Cami Mezarlığı'na defnedildi.



Sütçü İmam Olayı

31 Ekim 1919 günü Ermeniler, Fransız askerleriyle birlikte şehri dolaşırlarken önlerine gelen Türklere hakaretler ederek saldırılarda bulunuyorlardı. Bu esnada bir grup Fransız askeri hükümet konağındaki nöbetçi askerlere sataşarak, devleti küçültücü ve tahrik edici sözler söylediler. Oradan geçmekte olan bir posta dağıtıcısını da dövdüler. Bütün bu haberler şehre yayıldı. Fransız askerleri, hürriyetine bağlı, şeref ve namusuna son derece düşkün, bu uğurda ölümü hiçe sayan Maraş halkını henüz tanımıyor, her yaptıklarının yanlarına kalacağını sanıyorlardı.

Türkler için son derece çileli ve ağır geçen bu gün sona ermek üzereydi . İkindi üzeri bir grup Fransız askeri ve Ermeni, kışlalarına dönüyorlardı. O sırada Uzunoluk Hamamı'ndan çıkıp evlerine gitmekte olan kadınları gören işgalcilerden biri onlara yaklaşarak; “Burası artık Türklerin değildir. Fransız memleketinde böyle gezilmez” dedi. Bu sözlere önem vermeyen kadınlara güçlerini göstermek isteyen Fransız askerler sataşmaya başladılar. Kadınlardan biri olayın etkisiyle bayılınca diğer kadınlar da feryada başladılar.

Hamamın yakınındaki Kel Hacı'nın kahvesinde bulunan Maraşlılar olay yerine gelerek Ermenileri uyardılar. Fakat Bunları dinleyen olmadı. Bunun üzerine Çakmakçı Said ve Gaffar Kabuloğlu Osman, hanımları işgalcilerin elinden almak isterken dipçik ve kurşunla ağır yaralandılar. Bu sırada yan tarafta küçük bir dükkanda süt satan ve olayları soğukkanlılıkla seyreden Sütçü Hacı İmam, Karadağ tabancasını alarak olay yerine geldi.

Silahını, kadınlara sataşan ve Çakmakçı Said'i yaralayan Ermeni'nin üzerine doğrultarak ateşledi. Kurşun isabet eden Ermeni yere düştü diğerleri ise kaçtılar. Maraş'ta düşmana sıkılan bu ilk kurşun ile Türk milletinin işgalcilere ve Ermenilere, yaptıklarının yanlarına kalmayacağı gösterildi. Olay yerine Fransız askerleri geldi. Bu esnada Sütçü İmam, Nalbant Bekir'den aldığı bir atla Bertiz'in Ağabeyli köyünde bulunan Beyazıt oğlu Muharrem Bey'in yanına gitti.

Ermenilerin ve Fransızların bütün çabalarına rağmen Sütçü İmam bulunamadı. Ancak olayın intikamını almak isteyen Ermeniler sağa sola ateş ederek Zülfikar Çavuş oğlu Hüseyin'i şehit ettiler. Bu arada; Türkleri öldürüp kadınlarını alacaklarını, camilerine çan takacaklarını söylemeye başladılar.

Bu olayda aldığı yaradan ile daha sonra Çakmakçı Said Şehit oldu. Yaralanan Ermeni ise öldü. Ölen Ermeni için 1 Kasım 1919 tarihinde kalabalık bir cenaze töreni düzenlendi. Fransızlar da misilleme hareketlerine girişerek Sütçü İmam'ın dayısının oğlu Tiyeklioğlu Kadir'in ellerini ve ayaklarını arkasından bağlayıp burun ve kulaklarını kestikten sonra boğazlayarak şehit ettiler.