Showing posts with label Fitneler. Show all posts
Showing posts with label Fitneler. Show all posts

12/21/2025

Papa'nın ziyareti İznik Konsili Ne Anlama Geliyor

  Dünya genelindeki Hristiyanların gözü İznik'e çevrildi. Papa 14. Leo, 1700 yıl önce kilisede henüz hiçbir ayrışma yaşanmadan toplanan İznik Konsili'ni anmak için düzenlenen törene katıldı.

Papa 14. Leo Türkiye ziyaretinde İznik'e gidecek

Hristiyanlık için bir dönüm noktası niteliğinde olan İznik Konsili'nin 1700'üncü yıldönümü, kiliseler arasındaki birlik arayışı (ekümenizm) açısından bu yıla damga vurdu. İznik'te yapılan anma törenine Papa 14. Leo'nun da katılması, Hristiyan dünyası açısından konunun ne kadar önemli olduğunu açıkça gösteriyor. İlk yurt dışı ziyaretini Türkiye'ye yapan Papa, bugün İstanbul'dan helikopterle Bursa'ya bağlı İznik'e giderek özel ayine katıldı. 

Bugünkü İznik, antik çağda Nizäa adıyla biliniyordu. 1700 yıl önce, Roma İmparatoru Konstantin döneminde, 325 yılında burada düzenlenen İznik Konsili, kilise tarihinin en belirleyici dönüm noktalarından biri kabul ediliyor. Bu büyük toplantı, bugünkü Hristiyan inancının temel bölümlerini şekillendirdi. Aradan 1700 yıl geçse de Hristiyanlar hâlâ İznik'te yaklaşık 200 piskoposun kaleme aldığı inanç esaslarını okuyarak dua ediyor.

Ayrılıklardan önceki tek konsil

Konsilin toplandığı dönemde Hristiyanlarda büyük ölçüde "inanç birliği" söz konusuydu. Kiliseler arasındaki ayrışmalar daha sonraki yüzyıllarda ortaya çıktı. Paderbornlu Katolik teolog Christian Stoll, DW'ye yaptığı değerlendirmede şöyle diyor: "İznik, antik çağda kiliseyi yönlendiren tüm yetkili isimlerin, imparatorun başkanlığında bir araya geldiği tek konsildi."

İznik Konsili'ni gösteren gravürİznik Konsili'ni gösteren gravür

İznik Konsili 1700 yıl önce toplanmıştıFotoğraf: akg-images/picture alliance

42 yaşındaki Stoll, Katolik dünyasında ekümenik çalışmalar açısından önemli bir kurum olan Johann-Adam-Möhler Enstitüsü'nün direktörü ve Vatikan'ın ekümenizm danışmanlarından biri.

325 yılının tarihsel bağlamı ayrıca dikkat çekiciydi. Bu büyük toplantıyı kararlaştıran ve tertipleyen dinî otoriteler değil, bizzat dünyevi iktidarın kendisiydi. 270-288 yılları arasında doğduğu tahmin edilen Konstantin, 306'dan itibaren Roma İmparatoru, 324'ten sonra ise hem Batı Roma'nın hem Bizans'ın tek hâkimiydi. O yıl itibarıyla kendisini açık biçimde Hristiyan olarak tanımlıyordu.

Konsil iki temel konuya açıklık getirdi. İlki, uzun süren tartışmaların ardından Paskalya Yortusu'nun ortak bir tarihte kutlanmasıydı. Böylece en önemli Hristiyan bayramı, tüm dünyada aynı gün kutlanmaya başladı.

Tartışma: İsa Peygamber kimdi?

İkinci başlık, İsa Peygamber'in kimliğine dair anlayışın netleştirilmesiydi. "Yeni Ahit'in kendisinde bile bu konuda farklı bakışlar var" diyen Stoll, bu nedenle antik dönemde de "bir dizi teolojik tartışma" yaşandığını hatırlatıyor.

İznik'te varılan sonuç açıktı: Mesih'e "Tanrı" denebilecekti; hem de Hristiyanların "Baba Tanrı" için kullandıkları anlamda. Bu yorum bugün tüm Hristiyan geleneklerinde geçerliliğini koruyor. İnanç metninde İsa Peygamber için "gerçek Tanrı'dan gerçek Tanrı, doğurulmuş, yaratılmamış, Baba ile aynı özden" ifadeleri yer alıyor.

İznik'te altında kalıntılar bulunan gölİznik'te altında kalıntılar bulunan göl

İznik'te konsilin toplandığı yerin gölün altında kaldığı tahmin ediliyor

Konsilin 325 yılında tam olarak nerede toplandığı ise hâlâ kesin olarak bilinmiyor. İznik'te ayakta kalan yaklaşık bir düzine eski kilise kalıntısının hiçbiri büyük olasılıkla toplantı yeri değil. Bazı arkeologlara göre toplantı salonu, depremler nedeniyle bugün gölün altında kalmış olabilir. Burada yalnızca birkaç mezar taşı ve kısmi kalıntılar görülebiliyor.

Stoll, "Bu yıldönümüne gösterilen ilgi hem bilim dünyasında hem kiliselerde şaşırtıcı derecede büyüktü" diyor. Yıl boyunca birçok yerde, Hristiyan inancının merkezindeki unsur olan "Tanrı'nın Oğlu İsa'ya iman" yeniden tartışıldı.

Almanya'daki piskoposlukların çoğunda ve uluslararası kilise çevrelerinde yıl boyunca konferanslar ve tartışmalar düzenlendi. Stoll, bu yılki ekümenik etkinliklerde "farklı geleneklerden gelen Hristiyanların aynı inancı birlikte ifade edişini görmenin dokunaklı" olduğunu söylüyor. Stoll'a göre bu, "birlik ve dayanışmanın işareti" ve "kutuplaşma ile çatışmaların sarstığı toplumlarda çok gerekli."

Papa'nın yıllardır hazırlığını yaptığı anma

Nisan 2025'te 88 yaşında vefat eden Papa Françesko, 325 yılındaki olayların ortak anılması için yıllarca çaba göstermişti. Hristiyan birliği onun en önemli önceliklerindendi. Hayatını kaybetmeseydi Türkiye ve Lübnan'ı kapsayan bu ziyareti Mayıs 2025'te Papa Françesco yapacaktı. Şimdi bu görevi, halefi 14. Leo yerine getiriyor.

Papa 14. Leo, Mayıs ayında İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin ruhanî lideri Bartholomeos (85) ile Roma'daki göreve başlama töreni sonrasında bir araya gelmişti. Papa, Türkiye'ye yapacağı üç günlük ziyarette Bartholomeos ile görüşmeler gerçekleştirdi.

Stoll, Papa 14. Leo'nun armasındaki "In illo uno unum" (O bir olanda biz biriz) ifadesinin, Papa'nın Hristiyan birliğine ve Mesih inancındaki ortak temele verdiği önemi gösterdiğini söylüyor: "Papa, İznik Konsili'nin toplandığı yere giderken bu mesajı zaten yanında götürüyor ve orada elbette yeniden vurgulayacak."

Papalık makamı üzerine düşünceler

Papa'nın ziyareti öncesinde, Vatikan'ın ekümenizmden sorumlu kardinali Kurt Koch, Katolik Haber Ajansı'na (KNA) konuştu. Koch, Papa 14. Leo'nun İznik'teki törene katılımının "büyük ekümenik öneme sahip" olduğunu belirtti. Törenin daha geniş bir ekümenik çerçevede düzenlenmesi davetinin ise Patrik Bartholomeos'tan geldiği biliniyor.

İznik Konsili'ne ait bir gravürİznik Konsili'ne ait bir gravür

İznik Konsili, Hristiyanlık tarihi açısından büyük önem taşıyor

Bu buluşma, papalık makamına dair yeni bir anlayışın tartışılmasına da kapı aralayabileceğini vurgulayan Koch, makamın ekümenik bağlamda "birlik için hizmet" olarak yorumlanması gerektiğini savunuyor.

Ancak Papa 14. Leo ile Bartholomeos'un İznik'teki buluşmasına ve diğer kilise temsilcilerinin katılımına yönelik olumlu değerlendirmelere rağmen önemli bir eksik var: Yıllardır hem Vatikan'ın hem de Ekümenik Patrikhane'nin Rus Ortodoks Kilisesi ile diyaloğu neredeyse tamamen durmuş durumda.

Moskova Patriği Kirill, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'ya karşı yürüttüğü kanlı savaşı defalarca kutsadı ve destekledi. Patrik Kirill'in ekümenizme ilgi gösterdiğini söylemek ise bugün için pek mümkün görünmüyor.

10/12/2025

Siloam (Silvan) Yazıtı Nedir

 Siloam Yazıtı, Kudüs’te yer alan ve M.Ö. 8. yüzyıla tarihlenen en önemli arkeolojik buluntulardan biridir. Yahudi tarihine ışık tutan bu yazıt, aynı zamanda İbrani dilinde günümüze ulaşan en eski metinlerden biri olma özelliğini taşır. Hezekiya Tüneli olarak bilinen su tünelinde keşfedilen Şiloah Yazıtı, dönemin mühendislik harikasını belgeleyen eşsiz bir tarihi kaynaktır. Yazıtta, Kudüs halkının suya erişimini sağlamak amacıyla inşa edilen tünelin tamamlanma süreci ayrıntılı şekilde anlatılmaktadır.



Siloam Yazıtı Nerede Bulundu?

Şiloah Yazıtı, 1880 yılında Kudüs’teki Hezekiya Tüneli’nde tesadüfen bulunmuştur. Tünelde oyun oynayan bir çocuğun keşfiyle ortaya çıkan yazıt, ilk kazılardan sonra bilim dünyasının ilgisini çekmiştir. Yazıt, tünelin kazı aşamalarını ve iki ekibin karşılıklı ilerleyerek ortada birleşme anını anlatır. Bu nedenle hem tarihi hem de arkeolojik açıdan büyük önem taşır. Bugün yazıtın orijinali İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

Şiloah Yazıtı’nın Tarihi Önemi

Siloam Yazıtı, yalnızca Kudüs tarihi açısından değil, tüm insanlık tarihi için değerli bir mirastır. Yazıt, Yahudi Kralı Hezekiya döneminde inşa edilen su tünelinin mühendislik başarısını gözler önüne serer. Ayrıca İbrani alfabesinin erken örneklerinden biri olması bakımından da büyük bir bilimsel değere sahiptir. Bu yönüyle yazıt, hem dil araştırmaları hem de arkeoloji için benzersiz bir kaynak niteliği taşımaktadır.

12/23/2018

Dâbbetü'l-arz Nedir? (Dâbbetü'l-arz Çıkış Zamanı)

 (Yer ve gökteki ayetler karşısında iman etmediklerinden) O söz (azap) başlarına gel­diği zaman, onlara yerden (harikulade bir ayet/mucize olarak) bir canlı çıkarırız. O da insanların bizim ayetlerimize kesin bir bilgiyle inanmadıklarını onlara söyler.(Neml Suresi/82)

Kur'an'da Dâbbe

"Dâbbe" kelimesi Kur'anda ondört defa geçer. Bu kelimenin çoğulu olan "devâbb" ise dört defa kullanılır. Örnek olarak bunlardan bazılarına bakalım:

"Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir." (Hûd, 11/6)

"Her canlının (dâbbenin) dizgini Allahın elindedir." (Hud, 11/56)

"Allah her canlıyı (dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah, şüphesiz her şeye kadirdir." (Nûr, 24/45)

Neml suresi 82. ayette geçen "dâbbetü'l- arz" ise, müfessirlerce genelde kıyamet alameti olarak açıklanır:

"Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler."

Kıyamet alametlerinden biri "dâbbetü'l - arz"ın çıkışıdır. Peygamber efendimiz şöyle bildirir:

"Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir." (Müslim, Fiten, 118)

"Dâbbe, yanında Hz. Musa'nın asâsı ve Hz. Süleyman'ın mührü olduğu halde çıkar. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle damgalayacak. O zamanda yaşayan insanlar bir araya geldiklerinde mü'min- kâfir belli olacaktır." (Ahmed b. Hanbel, "Müsned", II/491)



Dabbetü’l-arz kiyamet alametlerinden biri olarak bilinmektedir. Kelime anlamı olarak canlı ve hareket eden varlık olarak bilinen Dabbe kelimesinden gelmektedir. Kur’an içerisinde toplamda 14 defa Dabbe kelimesi geçmektedir. Kur’an içerisinde genel olarak Dabbe’nin anlamı yeryüzünde yürüyen varlıklardır. Kur’an içerisinde 2 farklı ayet içerisinde dabbetü’l arz geçmektedir. Bunlardan birincisinde hak karşısında gözü körelmiş kişiler için yerden çıkarılacak olan dabbetü’l arz’ın onlara hakka ve Allah’a inanmamalarının çok büyük bir dalalet olduğunu gösterecektir.

Dabbetü’l arz’ın çıkışı kıyamet alametlerinin en büyüğüdür diyebiliriz. Yüce Allah bir ayetinde mealen şu şekilde buyurmaktadır. ‘’ Söz verdiğimiz gün gelip çattığında onlar için yeniden bir canlı çıkarırız ki kendilerine insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını hatırlatır’’. Bu ayeti kelimede de belirtildiği gibi dabbetü’l arz bir hayvan cinsidir. Çıkacak olan hayvan cinsi inananlarla inanmayanları ayırt edecektir. Özellikle son zamanlarda dabbetü’l arz ile çeşitli söylentiler ortaya çıkmış durumdadır. Dabbetü’l Arz’ın ortaya çıktığı ya da yakın zamanda çıkacağı ile ilgili olarak farklı alimlerden söylentiler halk arasında dolaşmaktadır. Bu konuda kesin ifadelerle vaaz vermek çok doğru olmayacaktır.



Dabbetü’l Arz Ne Zaman Çıkacak?

Dabbetü’l arz’ın ne zaman çıkacağı ile ilgili kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Peygamber Efendimiz Dabbetü’l arz ile ilgili şöyle buyurmuştur. ‘’Onun alametlerinden biri güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine dabbe’nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecek ve gerçekleşecektir. Farklı ayet ve söylemlerde değişik tanımlar yapılmıştır. Dabbe’nin çıkmasıyle birlikte insanlara konuşacağı bilinmektedir. Bir hayvan olarak bilinse de, bir deprem, kasırga ya da benzer bir felaket de olabilecektir.

Ayetlere genel olarak baktığımızda dabbe ile ilgili çok kesin ifadeler bulunmamaktadır. Günümüzde yaşadığımız doğal afetler bilimsel olarak açıklanabilmektedir. Ancak, bunların neden ne hangi güçle ortaya çıktığı çoğu zaman unutulmaktadır. Bu nedenle dabbe’nin ortaya çıkacak olması, ne şekilde ve ne şiddetle çıkacağı kesin olarak bilinmemektedir. Zamanlama olarak da herhangi bir süre verebilmek dabbe’nin çıkışı ile ilgili son derece yanlış olacaktır.

Masonluk ve Hiram Usta (Mimar Hiram Usta'nın Ölümü)

Hiram Abi Efsanesi ve Masonluğun Başlangıcı

Hem operatif hem de hür ve kabul edilmiş masonluğun öne çıkan figürlerinin başında şüphesiz; “dul kadının çocuğu” yani Hiram Abif bulunmaktadır.

Operatif masonluğu başlatan kişi olarak kabul edilen Hiram Abif hakkında, çırak ve kalfa derecesindeki masonların bilgileri oldukça sınırlıdır. Üstat mason seviyesine gelen kardeşlik üyelerinin Abif’in meslek sırlarına vakıf hale geldiğine inanılmaktadır.

Günümüzde operatif masonluk kalmasa da Hiram Abif’in başlattığı masonluk anlayışı sembolik olarak devam etmektedir. Bunun en büyük göstergesi masonluğun temel derecelerinin aynı kalması ve kullanılan sembollerin geçerliliğini korumasıdır.



Elbette Abif’in masonluk anlayışıyla birçok açıdan farklılıklar bulunmaktadır; ancak temel öğreti ve nihai amaç aynıdır.

Operatif masonlukta bulunan çıraklık, kalfalık ve üstatlık dereceleri spekülatif masonlukta insan hayatının manevi evreleri olarak düşünülmelidir.

Kardeşlikte çırak seviyesindeki bir kişinin henüz genç ve tecrübesiz olduğu kabul edilir. Nihai amaç olan ülkü mabedi inşası için gerekli malzemeleri toplamakla yükümlüdür.

Masonluğa girerek yeniden doğduğu gerçeğinden yola çıkılır. Kalfalık derecesindeki masonlar ülkü mabedi inşası için gerekli malzemelere sahiptir ve bu malzemeleri doğru bir şekilde bir araya getirmeli ve inşaya başlamalıdır.

Bu evre kişinin hayatında olgunluk dönemine işaret etmektedir. Son seviye olan üstatlıkta ise, mabet inşası için gerekli malzemeler toplanmış, doğru şekilde bir araya getirilmiştir ancak eksik olan bir şeyler vardır; o da tüm bu materyallerin bir araya getirilmesi ve yapının kusursuzlaştırılmasıdır.

Üstat mason hayatın sırlarına bir başka deyişle Hiram’ın meslek sırlarına sahip olarak ülkü mabedi inşasını tamamlayacaktır ki bu operatif masonlukta harç ile yapıyı sağlamlaştırmak ve düzleştirmekle aynı anlama gelmektedir.

Masonluk kardeşliğinin kökeninin Hiram Abif’e dayanması ve ritüellerde Hiram Abif’in uğradığı ihanetin canlandırılması bu kişiyle ilgili merak edilenleri de bir hayli arttırmıştır. Bu sebeple bu yazımızda Hiram Abif ile ilgili efsaneyi sizlerle paylaşıyoruz.

Hiram Abif Efsanesi

Hiram Abif efsanesini Hz. Süleyman Tapınağı’ndan ayırmak mümkün değildir. Kısaca açıklamak gerekirse, Hz. Süleyman Tapınağı’nın baş ustasının Hiram Abif’in olduğu bilinmektedir.

Hiram Abif tapınak inşasının başında bulunan en yetkili kişiydi ve emrinde binlerce çalışan bulunuyordu.



Ancak çalışanların sayısı bu kadar çok olduğu için; yaklaşık 85 bin işçi çalıştığı düşünülüyor, Abif onları meslek bilgilerine göre sınıflandırıp o sınıflara özel bazı parolalar, işaretler ve semboller belirledi.

Her sınıf kendilerine verilen bu bilgileri saklamakla yükümlüydü; bunun sebebi maaşlarını da bu sınıflara göre alacak olmalarıydı.

İşçiler arasındaki düzen kurulmuş ancak bu sefer aldıkları ücreti arttırmak isteyen kişiler usta olmak için çalışmalara başlamışlardı.

Bu taş ve duvar işçilerinden 3 tanesi, ustalığa geçiş yapmak istemiş ancak gerekli yeterliliği gösteremedikleri için başvuruları kabul edilmemişti.

Bunun üzerine usta seviyesinin parolasını öğrenmek için Hiram Abif’e bir komplo hazırladılar.

Tapınağın doğu, kuzey ve güneyine dağıldılar ve batı kanadından giriş yapan Hiram Usta’yı beklemeye başladılar. Amaçları öncelikle parolayı öğrenmekti ancak öğrenemezlerse Hiram’ı öldürmeye karar vermişlerdi.

Hiram batı kapısından girip güney kapısına yönelince; güneyde pusuya yatan çırak seviyesindeki işçi ona parolayı sordu fakat cevap alamayınca kendisine cetvelle vurdu.

Hiram ölmedi ve kuzey kapısına yöneldi. Bu kapıda da kalfa seviyesinde bir işçi vardı ve tekrar kendisine parolayı sordu.

Hiram cevap vermediği için bu işçi de ona duvar işçiliğinde kullanılan diğer bir alet olan gönye ile vurdu ancak yine onu öldürmeyi başaramadı.

Son olarak doğu kapısından kaçmaya çalışan Hiram, usta seviyesindeki işçiyle karşı karşıya geldi ve bu sefer şansı diğer seferlerdeki gibi yaver gitmedi.

Ustalık parolasını almayı başaramayan son işçi, Hiram’ı çekiç yardımıyla öldürdü. Ancak bu cinayet işçiler için kurtuluş anlamına gelmiyordu; çünkü Hiram’ın cesedinin ortalıkta görülmemesi gerekiyordu.

Gece olmasını bekleyen işçiler, Hiram Abif’i dağlık bir alana götürüp gömdüler. Yerini bulabilmek için de akasya dallarını kullanarak Hiram’ın gömüldüğü yere akasya dalları koydular.

Efsanenin bundan sonraki dönemi çok can alıcı değil, Kral Süleyman Hiram’ın yokluğunu fark ediyor, işçilerine onu bulmalarını söylüyor. İşçiler arama çalışmalarının sonucunda yorulunca Abif’in gömülü olduğu yere gelip dinleniyorlar.

Dinlendikleri esnada akasya dallarına tutunduklarında dallar saplandıkları yerden çıkıyor ve Abif’in cesedine ulaşıyorlar.



Buradaki önemli nokta şu, işçiler Hiram Abif’i bulduklarında “et kemikten ayrılıyor” anlamına gelen Mac Benah kelimelerini söylüyorlar ve ilk söylenen kelimeler bunlar olduğu için Kral Süleyman’ın öncesinde verdiği direktifler doğrultusunda yeni parola olarak “Mac Benah” kabul ediliyor.

Hiram bulunduktan sonra, Kral Süleyman’ın buyruğuna uygun olarak tapınağa getiriliyor ve buraya gömülüyor. İşçiler ustalarının kanı ellerine bulaşmadığını belli etmek için beyaz eldiven giyiyorlar.

Efsane anlatıldığı kadarıyla bu kadar…

İlgi çekici olan konu; bugün spekülatif masonlukta kullanılan simgelerin ve en önemli sembollerin bu efsane içinde geçiyor olmasıdır.

Ölümsüzlüğün sembolü olarak kabul edilen akasya dallarının Hiram Abif’in mezarı üzerine konması, Hiram Abif’in emrindeki işçileri sınıflandırması, yetilerine göre her sınıf ile paylaşılan bilgilerin gizliliğinin esas olması ve Hiram’ın çırak, kalfa ve ustalar tarafından duvar işçiliğinde kullanılan aletler ile öldürülmesi bugün de önemini koruyan sembolik olaylar arasında görülmektedir.

Diğer bir konu da Hiram’ın Süleyman Tapınağı’na defnedilmesi sırasında masumiyetlerinin ispatı olarak işçilerin beyaz eldiven giymeleridir; masonlukta kullanılan renkler içinde önemli bir yere sahip olan “beyaz” böylelikle ritüellere girmiştir.


Hiram Abif Efsanesinden Çıkarılanlar

Akasya dalları masonların en önemli sembollerinden biridir. Her zaman yeşil kalan yaprakların, Evrenin Ulu Mimarı’nın kudretini ve ruhun ölümsüzlüğünü yansıttığı hür masonlar tarafından kabul edilmektedir. Bu sebeple masonik sembollerde kullanımı oldukça yaygındır.

Hiram Abif’in meslek sırlarını paylaşmak ve işçilerin paralarını doğru verebilmek adına yaptığı sınıflandırma günümüzde de operatif masonluğun temel dereceleri olarak bilinmektedir. Çıraklık, kalfalık ve ustalık dereceleri kişinin manevi yolculuğunu ifade eder; her derecenin kendine ait sırları vardır ve bu sırların gizliliği esastır.
Sadece en üst seviyeye gelme başarısı gösteren usta masonlar Hiram Abif’in sırlarına sahip olabilir.

Hiram Abif, hak etmediği halde ustalık sırlarını ele geçirmek isteyen hırslı 3 işçi tarafından öldürülmüştür; Suikasti düzenleyenlerden çırak seviyesindeki işçi onu cetvelle yaralamış, kalfa derecesindeki işçi gönye ile onu etkisiz hale getirmiş ve usta derecesindeki işçi ise Hiram Usta’yı çekiçle öldürmüştür. Cinayet sırasında kullanılan bu duvar işçiliği aletleri masonluktaki seviyelerin simgeleri haline gelmiştir ve hepsine sembolik anlamlar yüklenmiştir.

Beyaz eldiven giyilme konusu da oldukça önemlidir. İlki Masonik törenlerde beyaz eldivenlerin giyildiği bilinmektedir. Bazı mason seviyelerindeki ritüellerde beyaz renk kullanılmaktadır çünkü masumiyeti ve saflığı ifade ettiği düşünülmektedir. Mason kardeşliğinin kullandığı sekiz renkten biridir (mavi, mor, eflatun, kırmızı, yeşil, sarı, siyah).

Hiram Abif’in öldürülmesinin mason ritüellerinde canlandırılmasının yapıldığı bilinen bir gerçektir. Usta mason seviyesine yükselmek isteyen aday, sembolik olarak Abif’in yaşadıklarını yaşamalı ve sırlarına hakim olmalıdır.

Yazımızın başına dönersek üzerinde durulması gereken bir konu daha bulunmaktadır. O da Hiram Abif’in dul kadının çocuğu olarak tasvir edilmesidir.

Öncelikle bu konu mason felsefinin dayandığı temel noktayı oluşturmaktadır. Nedenlerine gelirsek; bu topluluk kardeşlik topluluğudur ve kurucusu ya da bir başka deyişle masonların atası; Hiram Abif kabul edilmektedir.

Tüm masonlar birbirlerini kardeş olarak görürler ve Hiram Abif’in de kardeşi olduklarına inanırlar. Bu sebeple eğer Hiram Abif dul bir kadının oğluysa, tüm mason kardeşliği üyelerinin de manevi olarak dul kadının oğlu olduğu görüşünü benimserler.

Dul kadının oğluna yardım edilmesi kavramı da burada devreye girmektedir.

Mason kardeşliği üyelerinin birbirlerini kolladıklarından, aynı ülküye hizmet ettikleri kişilere yardımcı olduklarından daha önceki yazılarımızda bahsedilmişti.

Birbirlerine yaptıkları yardımın temelinde de bu görüş yatmaktadır. Hepsi kardeştir, hepsi Hiram Abif’tir ve Hiram Abif’in sırlarına vakıftır; bu yüzden yardıma ihtiyacı olan kardeşlik üyesi desteklenmelidir.

Mason ve Dul Kadının Çocuğu Nedir (Dul Kadının Çocuğu) Yardım Edin

Masonluğun ne olduğunu bilmeyenlerin sıkça gündeme getirdikleri konulardan biri de ''dul kesesi''dir.

Dul kesesi Operatif Masonluğun çok eski zamanlarından kalma bir geleneği olup günümüzde uygulama şekli, eskiye nazaran değişmiş bulunmaktadır.

15.asırda Operatif Mason Localarının nasıl yönetildiklerine dair belgelerden anlaşıldığı üzere günümüzde uygulanan 3 derece yerine 2 dereceli bir sistem yürürlükteydi. Bu uygulama belki de daha eski tarihlerde de böyleydi ama elimizde mevcut en eski geçerli belgeler 15. asırdan kalma olduklarından en azından bu tarihte uygulananlar bilgi olarak aktarılabilmektedir. O tarihte meslek localarına üyeler ''çırak'' derecesinde girerler, belli bir hizmet ve olgunlaşma döneminden sonra da ''kalfa'' derecesini alırlardı.



 Locayı yöneten başkan ise ömür boyu Üstat sıfatını taşımaktaydı. Kalfa dereceli bir masonun üstat olabilmesi için, ya loca üstadının ölümü halinde üyesi bulunduğu locanın üstatlığına seçilmesi suretiyle olurdu veya yeni kurulan bir locayı yönetmeye memur edilmesiyle gerçekleşiyordu. Görüldüğü üzere, locayı yönetmekle görevli üstadın ömür boyu seçilmiş olması, Üstadın loca üzerindeki mutlak hakimiyetini göstermektedir.

Ancak üstadın hakları yanı sıra sorumlulukları da vardı. Özellikle genç yaşta hayatını kaybetmiş üyelerin eş ve çocukların geçim ihtiyaçlarının temini loca üstadının sorumluluğundaydı. İşte bu sorumluluğun aşılabilmesi amacıyla ''dul kesesi'' fonu yaratılmıştır. Buna göre: genelde ayda bir yapılan toplantıların sonunda üyelerden biri boş bir torbayı diğer üyelerin önünden geçirir, herkes de gönlünden kopan bir parayı miktarını belli etmeden torbaya atardı. Toplanan bu para, torbasıyla Loca Üstadına verilir, o da ihtiyaç sahiplerine gereken yardımı kendi vicdani kıstasları içinde yapardı. Loca Üstadının bu paraların miktarı ve nasıl harcandığı konusunda hiç kimseye hesap verme durumu da yoktu.



Geçmiş zamanlarda tamamen ekonomik bir işlevi olan ''dul kesesi'', modern zamanların Spekülatif Masonluk döneminde ekonomik olmaktan ziyade sembolik bir amaca yönelmiştir. Günümüzde artık, dul kalmış eş ve çocuklarının yaşamında Mason Localarının yüklendikleri sorumluluklar Operatif dönemlere oranla çok düşük boyutlarda kalmaktadır. Çünkü Spekülatif Masonluk mesleki bir örgütlenmeden çok entelektüel hedefleri olan bir örgütlenmedir.

Nitekim Fransızca bir terim olan ''tronc de la veuve=dul kesesi'' ibaresi, 1950 yılından itibaren ''hasenat kesesi'' olarak tercüme edilmesi tercih edilmiştir. Arapça kökenli olup ''hayırlı bir iş'' anlamını taşımaktadır. Günümüz Masonik terminolojide ''dul kesesi''nden ziyade ''hasenat kesesi'' terimi kullanılmaktadır.

Loca toplantıları sonunda hasenat kesesi yine bir kardeş tarafından diğer kardeşlerin önünden geçirilir, isteyen de sembolik boyutta bir yardımı bu keseye atar. Bu torbaya yardım parası atıldığı gibi, dileyen kardeşlerin torbanın içinden ihtiyaçları kadar almaları da serbesttir. Yılda ortalama 20 toplantı yapan Mason localarının başkanları, toplanan bu parayı bir hayır işinde ve genelde bir üniversite talebesine burs olarak kullanmakta ve çoğu zaman girilen taahhüdün yerine getirilmesi için cebinden cüzi miktarda para koyma mecburiyetinde kaldığı da bilinmektedir.

Hal böylesine masum iken, bazı yazarların dul kesesinde toplanan paraların miktarlarını kitaplarında öylesine abartmakta ve öylesine dramatik faaliyetlere çekmektedirler ki bunları okuyan masonlar çoğu zaman hayretler içinde kalmaktadır. Bu yayınlarda masonların gerçekten üzücü buldukları, konu hakkında bilgisi olmayanların, sırf heyecan yaratma ve maddi gelir sağlama uğruna böylesine yanlış bilgilerin okurlara sorumsuzca aktarılması olayıdır.



Dul kesesinin masonlukta asıl önemi, üyelerine verdiği sembolik mesajdır. Dul kesesine atılan paranın miktarı gizli ve sadece parayı alan tarafından bilindiğinden, yardımda bulunan kimse ancak vicdanen tatmin olabilmektedir. Yardımı alan kimse işe müştereken toplanan bu paranın kimden geldiğini çoğu zaman bilmediğinden kendini daha rahat hissetmektedir. Netice olarak masonluğun ''dul kesesi'' sembolünden üyelerine vermek istediği mesaj, bir yardım yapılırken verenin mağrur, alanın mağdur edilmemesi prensibinin benimsenmesine yöneliktir.

Albert Pike'nin Mazzini'ye Mektubu ve Dünya Savaşı

Mason Albert Pike'in kehanet mektubu! ve 3. Dünya savaşı

Albert Pike. 1809-1891 arasında yaşamış ABD’li general. 1850 yılında mason oldu,  Independent Order of Odd Fellows’a katıldı. 1859 yılında 33. derece (büyük üstad) oldu. Halen ABD’nin en etkili/bilinen masonu olarak kabul edilir.

Meksika-Amerika Savaşı’nda Tuğgeneral olarak görev yaptı. Savaştan sonra asilik ve vatana ihanet suçuyla tutuklandı ve hapse girdi. Hapisten kurtulması kendisi gibi mason olan Başkan Andrew Johnson’un affıyla mümkün oldu. Ertesi gün Beyaz Saray’da birlikteydiler. Bu aftan sonra Başkan Johnson, İskoç Riti tarafından 4. dereceden 32. dereceye terfi ettirildi.



Albert Pike’ın 15 Ağustos 1871 tarihinde, kendisi gibi mason olan İtalyan Giuseppe Mazzini’ye yazdığı mektup Kanada Kraliyet Donanmasından emekli olan eski bir İstihbarat Subayı olan William Guy Carr tarafından Londra’daki British Museum kütüphanesinde keşfedildi. Ve bu mektubu Quoted in Satan: Prince of This World adlı kitabında yayınladı.

1871 tarihli bu mektup sadece 1’nci ve 2’nci dünya savaşları için yapılması gerekenlerden bahsetmiyor bugün itibariyle önemi daha da artan 3. Dünya savaşına dair planlara/hesaplara da yer veriyor. Şöyle ki:



“15 Ağustos 1871, Washington DC

İlluminati‘nin amacına ulaşması için öncelikle bir dünya savaşı çıkarmalıyız.

Bu sebeple Rusya‘da Çarlığı zayıflatıp, ateizmi ve komünizmi hakim kılmalıyız.

Ajanlarımız vasıtasıyla Britanya İmparatorluğu (İngiltere) ve Alman İmparatorluğu (Almanya) arasında gerginliği körükleyerek savaşa zemin hazırlamalıyız.

Ve 1.Dünya Savaşı sonrası, komünist düzeni iyice inşa etmeliyiz ki, tüm hükûmetleri yıkabilelim ve tüm dini düzenleri zayıflatabilelim.

Ardından İkinci Dünya Savaşı‘nı çıkarmalıyız ve bunu gerçekleştirmemiz için;

faşistler ve siyonistler arasında savaşla sonuçlanacak bir gerginlik oluşturmalıyız.

İsimleri Nazi olacak olan faşistleri, savaş sonunda yok etmeli ve savaş sonrası Filistin‘de israil devletini kurmalıyız.

İkinci dünya savaşı sürecinde uluslararası komünizm mutlaka hristiyanlığı dengeleyecek bir güce ulaştırılmalı.

Toplumlara ölçülü bir şekilde “Son Çöküş”ü yaşatacağımız zamana kadar bu denge bizim için gereklidir.

Üçüncü Dünya Savaşı‘nı çıkarmamız için;

İslam Aleminin liderleri ve siyonistler arasında ajanlarımız vasıtasıyla, ayrı düştükleri konular üzerinden gerginlik çıkarmalıyız.

Ve bu savaş, Müslüman Arap Dünyası ve israil devletinin birbirlerini yok edecekleri şekilde dizayn edilmeli.

Ve bu hengâme içinde diğer milletleri bu konuda, fiziksel, ahlaki, ruhsal ve ekonomik olarak çökmeleri için mücadeleye zorlamalıyız.

Nihilistlerin ve ateistlerin önlerini açmalıyız ve müthiş bir sosyal çöküş provoke etmeliyiz ki böylece bu kanlı kargaşa ve vahşetin doğurduğu korku içinde mutlak ateizm etkisi ortaya çıksın.

Ve insanlar her yerde vahşi devrimci azınlığa karşı kendilerini savunmak zorunda kalacak.

Daha sonra insanlık medeniyeti, bu vahşi yok edicileri imha edecek.

Ve birçok kişi hristiyanlıkta hayal kırıklığı yaşayacak.

Ve kimileri hayatta herhangi bir pusulası veya istikameti olmaksızın deizmi seçecek.

Ama bir düşünceden ötürü endişe duyacaklar.

Bu endişelerinin sebebi; nereye itaat edecekleri, neye yönelecekleri konusu.

Ve sonunda evrensel bildiriler, evrensel kurallar, evrensel mesajlar yoluyla Lucifer‘ın Saf Doktrininin ışığını almaya başlayacaklar.

Ve bu doktrin, sonunda tüm insanlık içinde genel dünya görüşü haline gelecek ve ona teslimiyet içinde olacaklar.

Hristiyanlık ve ateizmin fethedilmesi ve aynı zamanda yok edilmesinden sonra ortaya çıkacak olan bu genel dünya görüşü, dünya genelinde Muhafazakar hareketlere de sebep olacaktır…”

Görüldüğü üzere 1871 tarihli mektupta sadece kaçıncı savaşta hangi ülkelerin savaşacağı yazılmamış aynı zamanda bu savaşların temelinde ve ardından hangi ideolojilerin ve hangi toplumsal/dini akımların ne şekilde yaygınlaşacağı/yok olacağı da planlanmıştır.

1’nci ve 2’nci dünya savaşı yaşandı ve ağır acılarıyla birlikte tarihteki yerini aldı. Mektuba bakınca planların ne kadarının gerçekleştiği açıkça ortada durduğu için izahtan varestedir.

Gelelim 3’ncü dünya savaşı planlarına.

3’ncü dünya savaşı ile ilgili olarak;

— Savaşın ‘İslam ülkeleri ile siyonistler arasında’ yaşanacağı,

— diğer milletlerin ise fiziksel, ahlaki, ruhsal ve ekonomik olarak çökmeleri için mücadeleye zorlanacağı,

— nihilistlerin ve ateistlerin önlerinin açılarak müthiş bir sosyal çöküşün provoke edileceği,

— böylece bu kanlı kargaşanın/vahşetin-kaosun doğurduğu korkunun ortasında kalakalan insanoğlu arasında mutlak ateizm etkisinin yükseleceği,

— böylece birçok kişinin hristiyanlıkta hayal kırıklığı yaşayacağı,

— ve birçok kişinin de hayatta herhangi bir pusulası/istikameti kalmayacağı için deizmi seçeceği,

— ama nereye itaat edecekleri/neye yönelecekleri konusunda endişe duyacakları,

— Ve sonunda evrensel bildiriler/kurallar/mesajlar yoluyla Lucifer’ın Saf Doktrininin ışığını almaya başlayacakları

Şeklinde bir tasarım söz konusu.

Peki bu planda ne kadar yol alınmıştır bir bakalım;

— Günlük haberleri dahi takip eden herkes Müslüman & Siyonist savaşı ile ilgili olarak bölgemizde/çevremizde yaşananlara dair zaten fazlasıyla bilgi sahibidir.

— Peki ‘müthiş bir sosyal çöküş’ ve ‘dinsizlik/yeni din’ hususlarında son durum ne seviyede?

Cevap Mayıs/2016 tarihinde yayınlanan bir makalede:

“Pitzer Fakültesi Sosyoloji ve Seküler Çalışmaları Profesörü Phil Zuckerman’ın açıklamasına göre yerküre çapında insanlar zihinlerinde ve kalplerindeki dinsel inanışları terk etmeye başladılar.

Dünyanın Yeni Dini: Dinsizlik!

Zuckerman açıklamalarının National Geographics’in son yayınlanan raporu ile doğrulandığını belirtti.

Akademisyenlerin belirttiğine göre dünya çapında yapılan araştırmalara göre dinsizlik en hızlı ve geniş ölçekli yayılan düşünce biçimi haline geldi.

Zuckerman’ın Huffington Post’ta yayınlanan makalesinde şu sözler yer alıyor; ”Dünya genelinde kiliseler kapanıyor, dinler yavaşça yok olurken erkekler ve kadınlar seküler anlayışa göre yaşamaya ve hümanist değerleri benimsemeye başladılar. Bu kişilerin sayısı günden güne artıyor.”

Gezegende yaşayan 7.4 milyar insan geçmiştekine göre dinsel ibadetlerini daha az yerine getirmekle kalmıyorlar, aynı zamanda ateist ve agnostik düşünce biçimlerinden etkileniyorlar.

Bu trend açıkça göstermektedir ki çok sayıda Avrupa toplumu hızlı bir şekilde Tanrı inancından her geçen gün daha fazla uzaklaşmaktadırlar.

İzlanda’da Dünyayı Tanrının Yarattığına İnanan Yok

Kuzey Avrupa uluslarından örneğin Büyük Britanya (nüfusu:63 milyon) ve Norveç (nüfusu:5 milyon) gibi ülkelerde ateist ve agnostiklerin oranı inanç sahibi olanlara göre şimdiden daha fazla durumda.

Hollanda’nın 17 milyon olan nüfusunun %70’i herhangi bir dini inançları olmadıklarını söylüyor, İzlanda’nın 300.000 kadar olan nüfusunda dünyayı Tanrı’nın yarattığına inananların oranı %0 (sıfır).

Asya kıtasının başkentlerinde benzer bir trend yayılım gösteriyor, Rusya ve Çin gibi ateist yönetim tarzının hakim olduğu baskın ülkeler dini inançları dışlayan oluşumlar arasında yalnız değiller.

Bugün Japonya Budizm ve öteki uzak-doğu inanç sistemlerini benimsemiş durumda ama buna rağmen 130 milyonluk nüfusunun sadece %20’si dini inanca sahip olduklarını söylüyor.

Seküler hümanizm yeni bir ”din” olarak ABD’de yayılım gösteriyor, eğitim müfredatının da etkisi ile çok sayıda öğrenci inançlarını terk ederek ateist bir yaşam tarzını benimsiyorlar, buna rağmen istatistikler gösteriyor ki ABD nüfusunun %80’den fazlası halen kendilerini Hristiyan ya da öteki inanç sistemlerine sempati duyan kimseler olarak tanımlamaya devam ediyorlar.

Dünya genelinde dini inançlara yönelen insanların sayılarının düşüş göstermesi Zuckerman’a göre kendi kendisini yenileyebilen bir trend.

Oregon Universitesi’nden felsefe doktorasını alan bir bilim insanı, günümüzde dinsel inançlarını kaybeden kişilerin gelecekte çocuklarının da aynı eğilimi sürdüreceklerini öngörüyor…”

1871 tarihli bir mektuptan yola çıkarak günümüzü anlamaya çalıştık ve bir kez daha müzmin düşmanlarımızın/şeytan evlatlarının 100’lerce yıllık planlar yaptıklarını görmüş olduk.

Daha önce de dediğimiz gibi:

Düşmanlarımız/Küresel Sistem güçlü olabilir/çok etkin araçları olabilir, dünya üzerinde söz/hâkimiyet sahibi de olabilir ama bu bizi yeise düşürmemeli. Biz sadece ecdadıyla kuru kuru övünen/ahlaktan-edepten uzak, bilim ve teknolojiyi insanlığa hizmet için araç kılamayan, milli-manevi değerlerden bihaber, düşünmeyen, dertlenmeyen, dava sahibi olmayan bir topluluk olmaktan kurtulalım yeter.

Düşmanlarımız/Küresel Sistem güçlü olabilir/çok etkin araçları olabilir, dünya üzerinde söz/hâkimiyet sahibi de olabilir ama biz Al-i İmran:139 parolasını unutmayalım yeter: “O hâlde gevşemeyin ve mahzun olmayın. Eğer gerçekten inanmışsanız muhakkak üstün olanlar sizsiniz!”

Pitzer Fakültesi Sosyoloji ve Seküler Çalışmaları Profesörü Phil Zuckerman’ın Huffington Post’ta yayınlanan makalesinin sürpriz kısmını ise sona sakladık:

“…2050 gibi İslam inancına sahip toplumların gezegendeki en büyük inanan nüfus olacağı ve Hristiyanlığı geçeceği tahmin ediliyor, Müslümanların Asya ve Afrika’da yıllar içerisindeki hızlı yayılımı bu konuda etkili olduğu gibi, mülteci alımları ve asker toplama faaliyetleri nedeniyle Avrupa ve Kuzey Amerika’da son yıllarda Müslüman nüfusun artış gösterdiğine tanık oluyoruz…”


12/22/2018

Vatikan'ın Kanlı Tarihi (Vatikan Tarihi)

M.s. 5 yüzyıldan başlayan ve Fransız devrimine kadar süren ortaçağda papalar kedilere hiç iyi gözle bakmamışlardı. Bir kısmı  kedilerin şeytanımsı uğursuzluk getiren varlıklar olduğunu söylemişlerdi.
Eski Mısırlıların kedilere doğa üstü güçler, eski avrupa paganlarının ise asalet ve güzellik imgeleri vermeleri katolikliğe karşı yapılmış sapkın anlayış olduğuna inanılmasından dolayı kedilerin tamamen yok edilmesi amaçlanmıştı.

Kilisenin bu eski inanç tanımlamalarını tamamen başka türlü yorumlamaları sonucunda bir kısmı şeytanın kediye hulul ettiğine, bir kısmı ise siyah kedilerin şeytanın yardımcıları olduklarına inanmışlardı !!!



Hala günümüzde bile siyah kedinin uğursuzluk imgesi olduğuna inanılmasının altında 1233'de başlayan Vatikan fetvaları yatar.

Bu tarihlerde kilise, eski pagan yerel inanç ve ananevi olguları yok etmek için siyah kedilerin şeytanın hizmetkarları oldukları gibi söylentileri yaymaya başlamıştı.

Katolik ve ortodokslukdan ayrı mezhepler olan Khatar, Vaudois ve bogomil gibi mezhep inananlarının sapkınlar oldukları suçlamaları sonucunda, soykırımlarla yok edildikleri bir çağda, vatikanın paganizm olarak adlandırılan inanç ve anlayışların gözlerinin yaşına bakacağı düşünülemez bile.

Bu çağlarda sapkınlar çemberini iyice genişleten kilise, 12'ci yüzyılda baştan cadılarla mücadele ettiği iddiasindan sonra başlatılan cadı avında yüzde doksanı kadınların oluşturduğu yüzbinlerce kişi diri diri yakılarak veya işkenceyle yok edilmişti.

Bu tür konu açıldığında İtalyan filozof Giordano Bruno gelir hep akla.
Katolik inancını eleştirmesinden dolayı sapkın suçlamasıyla Venedikte yargılanırken, konsile "itiraf edin siz benden daha çok korkuyorsunuz" sözünden gerçekten de çok korkan konsil, Bruno'yu meydanda yakılmaya göndermeden önce dilini kestirmişti !!!

13'cü yüzyılda papaz ve evekler kedilerin tamamen cadılık ve sapkınlıkla eşdeğer hayvanlar olduklarını söylemeye başlıyorlar.

Bu söylemleri onaylayan papa VII İnnocent'in (1336-1415) kedilerin katledilmesi emriyle o dönem milyonlarca kedi katlediliyor.

Papa VIII İnnocent (1432-1492) daha da sertleşerek verdiği fetvanın vahşet boyutunu dahada yükseklere çekmişti.

Papa, hiristiyanlığın kesin emri olarak cadıların kedileriyle birlikte diri diri yakılmasını fetvasında emrediyordu.

Bu dönemde insanlar vatikan önderliğinde kedilere karşı vahşette sınır tanımıyor, horoz ve domuzlarda kediler kadar olmasa da onlarda katliamdan nasiplerini alıyordular. Genellikle kadınlardan oluşan kurbanlar, kedileri geceleri şeytanımsı varlıklara dönüştürerek eski pagan inanç geleneklerini şeytanla beraber kutluyorlar iddiasıyla, yüzbinlercesi ya boğularak veya kedileriyle birlikte odun üstünde yakılarak katledilmişti.



Bu dönemde siyah kediye sahip olan her insan diri diri yakılma tehlikesi taşıyordu.
Tanrı parmağının degmesinden oluştuğuna inanılan beyaz bir leke siyah kedinin üzerinde varsa, bu beyaz leke hem kediyi hemde sahibini kurtarıyordu.

Bu dönem ortaçağ avrupasında şeytanın kediye hulul ettiği ve cadılarla işbirliği yapmalarına inanılmasından dolayı kediler, mahkemelerde aynı bir insan gibi yargılanıyorlardı da.
Bazende bir insanı suçlama ve idam edilme nedeni de olabiliyordular !
Templiye şövalyeleri yargılamaları buna örnektir.

Şöylekine; Templiyeler yargılanırken şeytana saygı gösteriyorlar suçlamalarına kanıt ise kedilere iyi davranarak seviyor olmalarıydı sadece !!! Asırlarca süren kedi katliamları Fransız devriminden sonra başlayan insancıllar hareketinin yükselişi sonrası devrimcilerin vatikan sapkınlıklarına karşı tavır almaları sonucu ancak son bulmuş, yasayla yasaklanmıştı.

14'cü asırda  kara veba veya büyük veba salgını avrupayı kasıp kavuruyordu.
1347 -1352 arası avrupa nüfusunun %30 ile %50 arası bu salgın sonucu yok olmuştu.
Bu yıllarda verilen 50 milyona yakın kurbanla beraber verilen maddi ve manevi zararlarlarla veba mikrobu ancak 3 asır sonra tamamen yok edilebilmişti.

Fare bitinden gecen bu salgında hiç bir suçu olmamasına rağmen kediler de aynı kadınlar gibi şeytanın işbirikçileri olduklarına inanılmasından dolayı onlar da vebaya neden olan şeytanımsı varlıklar olarak kilise tarafından suçlu bulunmuşlardı.

Oysa vatikan fetvaları sonucunda farelerin doğal düşmanları olan kedi sayısının neredeyse yok olma noktasına gelmesiyle artan fare nüfusu veba salgınının yayılarak etkisinin asırlarca sürmesine neden olmuştu.

Kediler vatikan saçmalıklarıyla katledilmiş olmasalardı, veba salgınına bu kadar kurban da verilmeyecekti.



Londra lordu vatikan önerisiyle Londradaki bütün kedilerin katledilme emriyle farkında olmadan salgının daha kolay yayılmasını sağlamıştı.

Avrupada veba ile ilgili şüphelenmeyen tek hayvanın fare olması ise daha düşündürücü !!!
Çünkü ortadoğu ve asyada veba mikrobunu farelerin taşıdığı bilinmesinden dolayı kedilere fareleri yok etmeleri için daha iyi bakılıyordu. Doğal düşmanları kedilerin yoğun olduğu ortamlarda farelerin bu yerlerde yaşam alanları bulamamaları sonucu veba çok az hasarlarla atlatılıyordu.

Şeytani fetvalarıyla milyonlarca insanın vebadan ölmesine neden olan, yüzbinlercesini vebanın sorumluları diye köy ve kent meydanlarında diri diri yakan, milyonlarca kedinin katledilme emrini veren ,tarihin her sayfasında kanlı,kirli eli olan vatikan mı yoksa kediler mi şeytanın işbirikcileri diye insan sormadan da edemiyor.

25 aralık 800 yılında sevgi inançlı vatikan papa'sı III Leon tarafından imparator ilan edilerek kutsanan şarlman(charlemagne) avrupada katolik inancını zorunlu tek inanç ilan etmiş, karşı koyan pagan ve diğer inançtan olan insanların tamamını çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirtmişti.
Avrupada rakip gördükleri pagan ve diger mezhep inananlarını tamamen soykırımla katledilmesi sonucu tek hakim inanç kalan katolikler, katledecek cadı,kedi bulamadıkları için bu defa vebanın sorumlusu olarak yahudileri hedef almışlardı.

1348'de yahudi karşıtlığı Fransa taşrasında baş göstermeye başlamıştı.
İlk olarak 13 nisanı 14 nisana bağlayan gece 1348 Toulonda, 40 yahudi katlediliyor, evleri ve dükkanları yağmalanıyordu.

Bu başlangıçtan sonra Toulon çevresinde yahudi katliam haberleri ard arda geliyordu. Apt, forcalquier, Monask'ta katliamlar engellenemiyordu.
Saint Remy de provence'de sinagog ateşe verilmişti.

Languedoc,Narbon ve Cassonne kentlerinde yahudiler toplu olarak katliama tabi tutulmuşlardı.
Dauphine'de katoliklerin eline geçen yahudilerin tamamı lanetli oldukları için diri diri yakılmıştı.
Katliamları durdurmakta zorlanan Dauphine valisi Humbert II kalan yahudileri tutuklayarak ancak canlarını kurtarabilmişti.



Genişleyerek yayılan saldırılarda Buis les baronies, Valence, Le tour de pin, Saint saturin'de katliamlar yapılmış, Pont de beauvois'da yahudiler içme sularına veba bulaşıcısını karıştırdılar suçlamasıyla su kuyularına atılmışlardı.
İspanya'nın bask eyaleti olan Navarre ve Castille eyaletlerinde de bu tür katliamlar yapılmaya başlanmıştı.

13 mayıs 1348'de Barselona yahudi mahallesi tamamen yağmalanıyor, kaçamayanlar ise katlediliyordu.
Fransa kralı Philippe VI katliamları durdurmak yerine içme suyu kuyularını zehirleyen yahudilerin öldürülmesi yasasını çıkarması sonucu ilk baştan Orleans'da 6 yahudi idam edilerek öldürülüyordu.
Ağustos 1348 Savoi kenti yahudi katliamlarına sahne oluyordu.

Baştan yahudileri korumak isteyen Chambery kontu daha sonra katoliklerin yahudi katliamına ses çıkaramamıştı.

Kasım 1348 bugey, miribel ve franc compt'ta katliamlar baş gösteriyordu.
Vebaya neden olduğuna inanılan yahudi ashkenazler bu defa Almanya da  katlediliyor, malları yağmalanıyordu.
İsviçre, Chilon ve Leman gölü bölgesindeki yahudilerden 15 kişiye işkenceler sonucu, zorla kuyuları zehirleyenler oldukları itiraf ettirilmesi sonucunda, vebanın sorumluluları olarak bölge yahudileri katlediliyordu.

Mayence'de ise bir gecede 6 bin yahudi katledilmişti.
Bu dönemde avrupa genelinde 300 yahudi cemaati tamamen yok edilmişti .
Kıyımdan canlarını kurtaranlar aynı akibete uğramamak için Litvanya ve Polonya ya göç etmek zorunda kalmışlardı.
Strasburg'da yahudi saldırı ve yağmasında yüzlerce yahudi diri diri kent meydanında vahşice yakılmıştı.

14 şubat 1349 Viyana'da vebanın sorumluları olarak katolikler tarafından yahudilerin bir kısmı katlediliyor, bir kısmı ise  göçe zorlanıyordu.
Bu katliamları yapanlar ise sevgi ve barış dini olduğunu söyleyen vatikan önderliğindeki katolik kiliseleriydi.

Hz.Davud'un Kılıcı (Hz.Davud'un Kılıcı Kitabesi)

Kılıç kıyamet günü Mesih’in olacak

Hz. Davud’un sır dolu kılıcı bugün Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Saadet dairesinde. Üzerinde çok sayıda hiyeroglif yazı bulunan kılıcın tek bir şifreyi barındırdığı iddia ediliyor: Kıyametin kopacağı tarih.

Hz. Davud zamanında en parlak dönemlerini yaşayan İsrailoğulları daha sonra Kudüs’ü fethettiler. Ve Kuran’ı Kerim’in, “(Her taraftan) gelen kuşlar da ona icabet ederler, hepsi onun nağmesine katılırlardı, O’nun mülkünü kuvvetlendirmiştik. Kendisine hikmet ve açık konuşma, güzel konuşma vermiştik” (Sad, 38/19-20) dediği Hz. Davud’a 150 sureden oluşan kutsal kitap, Zebur indirildi. Doğada insanoğlunun idrakinin ötesinde geçen olayları kavrama yeteneği, tüm canlı varlıklarla konuşabilmesi ve hatta onlarla beraber metafizik aleminde sohbetler ettiği rivayet edilen Hz. Davud, kılıcıyla zalimliğin hüküm sürdüğü bir devri değiştiren peygamber oldu. Hz. Davud’un bir başka özelliği de diğer peygamberler peygamberliklerini kanıtlamak için mucizeler göstermiş olmalarına rağmen kendisinin mucizelerini, daha çok Allah’ın bir lütfu ve armağanı olarak göstermesiydi. Mucizeyi sadece kılıcıyla gösterdi.


Hz. Davud öldükten sonra kılıcı elden ele, peygamberlerden peygamberlere ve hükümdarlardan hükümdarlara geçti. Ve en sonunda kılıç mukaddes emanetlerle birlikte Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra İstanbul’a, Topkapı Sarayı’na getirildi.

Bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nin 21/137 numaralı envanterine kayıtlı olan bu kılıcın yolculuğu şöyle gelişti: “Çoğu geceleri uyumayan Yavuz Sultan Selim, hep nedimi Hasan Can ile kitap okuyup ilim konuşurlardı. Hasan Can’ın uyuyakalıp padişahın hizmetine gidemediği gecenin sabahında Yavuz, Hasan Can’a sordu: İmdi ne düş gördün beyan eyle.” Fakat sonradan anlaşıldı ki söz konusu rüyayı Hasan Can değil, Kapı Ağası Hasan Ağa görmüştü. Rüyasını hemen padişahına anlatan Hasan Ağa, “Padişahım, rüyamda gecenin bir vakti kapı çalındı, kalabalık halde gelenler Arap elbiseli ve Arap şimali şahıslardı. Kapının yanında dört kişi durmaktaydı.



Kapıyı vuranın elinde ise sizin ak sancağınız bulunmaktaydı. O bana dedi ki; ‘Bu gördüğün Resul’ün Ashabıdır. Bizi gönderip buyurdu ki; Kalkıp gelsin! Haremeyn (Mekke ve Medine) hizmeti ona verildi. Bu gördüğün dört kimseden bu Ebu Bekr-i Sıddık, bu Ömerü-l Faruk, bu Osman-ı Zinnureyn’dir.


Seninle konuşan ben ise Ali bin Ebu Talib’im. Var Selim Han’a selam söyle'” dedi. Yavuz Sultan Selim ise bu rüyayı yüzü kızararak ve gözyaşları içinde dinledi. Bu hadiseden sonra hazırlıklar tamamlandı ve Mısır seferine çıkıldı. 20 Şubat 1517 Cuma günü Kahire’de Yavuz Sultan Selim adına hutbe okunmasıyla ise Mısır ve Hicaz artık Osmanlı padişahının yönetimi altına girdi.

İçlerinde Hz. Muhammed’in Hırka-i Şerif’i, nalını, oku, Kabe’nin altın oluğu, Yusuf peygamberin sarığı ve Hz. Davud’un kılıcının da bulunduğu bir çok kutsal emanet de Yavuz tarafından Mısır dönüşü İstanbul’a getirildi. Bu sayede Hz. Davud’un kılıcı ve üzerinde kılıcın son sahibi İsa Mesih olacak yazan kılıcın bakır kitabesi de İstanbul’a getirilmiş oldu.




KİTABEDEKİ ARAPÇA METNİNİN TERCÜMESİ

“Muvaffâkiyet ancak Allah’tandır. Ali buyuruyor ki: Bu kılıcı ve levhâyı Mısır’ın sâhibi Melik Mukavkıs’ın hazînesinde buldum. Onda Süryânice ve İbrânice olarak Dâvud’dan bir rivâyet vardı. (Hz. Dâvud) buyuruyor ki: Câlut bana düşmanlığa kalkıştığında, Rabbimin bana öğrettiği şekilde bir kılıç ve ok yaptım.

Ve Allah bana nusret ve zafer nasip etti. Bu kılıcın alâmetlerinden biri de şudur ki: Bir yüzünde, elinde kılıç ve baş olan bir şahıs, diğer yüzünde de taht üstünde bir başka şahıs bulunuyor. O kesik baş Câlut’undur ki benim Câlut’u öldürmemi, tahtta oturan da Süleyman’ı ve her şeye hâkimiyetini remzediyor. Bu mübârek kılıç Yusuf’a ondan sonra da Melik Sancar’a intikâl edecek. Melik Sancar vefât ettiğinde mülkü istilâ edilecek.

Ondan sonra Firavun gelecek ve Mısır’a hâkim olup zulmedecek. Allah ondan bu kılıcı gizleyecek. Kılıcı Firavun’un hanımı Âsiye bulacak. Ve Âsiye îmân edecek. Âsiye’den Hz. Musa’ya, O’ndan kardeşi Hârun’a, Hârun’dan Yûşâ’ya, ondan Melik Şem’un’a, sonra Melik Helbum’a, sonra Melik Melmum’a, Hubr’a, Ehram’a, Melik Defnu’ya, Melik Lahud’a, Melik Meymun’a, Melik Darut’a, Melik Melc’e, Melik Ranan’a, ve Melik Şid’e ulaşır. Daha sonra melikten meliğe, nihâyet Peygamber Zekeriyyâ ve Yahyâ’ya, geçer. Daha sonra da İsa’ya ulaşır. Sonra Nebî’ye arz olunur. Ve o da savaşlarda bu kılıcı kuşanır. Rasûlullah’ın vefâtından sonra kılıç, Hz. Ebû Bekir’e kalır. O da oğlu Muhammed’e mîras bırakır.

Ali bin Ebû Tâlip, Muhammed bin Ebû Bekir’i Mısır’a vâli tâyin edince, kılıç da onunla beraber gider. Vefâtında da kılıç, Yusuf’unn hazînesine geri döner. Ali bin Ebû Tâlip buyuruyor ki: Dâvud’un hükmü burada sona erdi. Ve bu benim, Allah’ın ve Rasûlü’nün gizli ilimlerden bana ihsân buyurduğu cifir ile çıkarttıklarımdır. Ali bin Ebû Tâlip buyuruyor ki: Bu kılıcın üzerinde İbranice isimler ile “Âhiyyen şerâhiyyen, Edvenay, Asbavût, Eleşday” Necrânî olarak “Yâ Kâhir, Yâ Ze’l-batşiş Şedîd, Entellelezî lâ yutâku intikâmuhû” (Ey Kahreden, Ey intikâmına tâkat getirilemeyecek şekilde şiddetle yakalayan) yazılı idi.

Sonra Ömer bin Akîl’e, sonra da Ahmed bin Tolun’a ulaşır bu kılıç. Sonra Muâviye, kılıcı istediğini ifâde eden bir mektup gönderir. Ahmed bin Tolun doğudan batıya cenk eder. Kılıç, Emevî ve Abbâsî devletleri ortadan kalkıncaya kadar batıdaki Fas şehrinde gizli kalır. Sonra kılıç Hâkim bi-emrilllâh’a kalır. O da bu kılıçla Mısır’ın sâhibi olur. Ve kılıç, Yusuf (AS)’ın hazînesine geri döner. Sonra mağrip devleti de yok olur.

Ve bu kılıç Kalavun devletine, sonra da Melik Zâhir Baybars Sicî’ye kalır. Bu melik zamânında mecûsîler, Rasûlüllâh’ın kabrinde hırsızlık için süratle hazırlık yaparlar. Melik rüyâsında Nebî’yi görür. Rasûlüllah, mecûsîler hakkında bilgi verir ve kılıcın yerinden haberdâr eder. Melik uyanınca Yusuf Sıddîk’ın hazînesine girer. Mukaddes kılıcı bulur ve kuşanır. Sonra bir gece Nebî’ye gider. Mecûsîler onunla savaşırlar. Daha sonra Zâhir, Mısır’a geri döner ve nihâyetinde vefât eder. Kılıç da Yusuf’un hazînesine geri döner. Hicrî 880 senesine kadar da gizli kalır. Sâlihlerden bir zât rüyâsında Derfîl Kapısı’nda durduğunu görür. Kapının üstünde uyuyan Osmanlı askerleri fethe kâdir olamamaktadırlar.

Lâkin aslı Rum olan Ahmed ismindeki bir adam bunu başarır ve kapıyı onlar için açar. Sabah olunca (rüyâyı gören) sâlih zât ve Ahmed (ismindeki zât) buluşurlar. (Sâlih zât) rüyâsını Ahmed isimli şahsa anlatır. Ahmed de: “Yâ şeyh, senin rüyânın tâbiri şudur ki: Osmanlı Devleti Mısır’a girecek ve ben de kapının açılışında orada bulunacağım” deyince Sâlih zât ona “doğru söyledin” der. Bahsedilen bu Ahmed isimli şahıs, Osmanlı askerinin Mısır’a gelmesi şeklinde tâbir ettiği rüyâdan sonra kendisi de bir rüyâ görür ve bu rüyâda “ayın yeryüzünde yürüdüğünü, kendisini de atına binmiş, ayla birlikte yürürken” görür. Akın eden Osmanlı askerleri de geçip gittikten sonra ikinci ve üçüncü ay gelir. Birinci ayın kalbinde mim harfi, ikincide bâ harfi, üçüncüde elif harfi gizlidir. (Daha sonra) Ahmed rüyâsında

Hz. Ali’yi gördüğünü ve Hz. Ali’nin ona bakarak “Ey Ahmed” diye hitâp edip, Davud (AS) ın kendi yaptığı kılıcının yerini haber verdiğini ve şöyle devâm ettiğini söyler: “Allah sana kolaylık sağlayacaktır. Kuzeye Bafan’a git. Benî Asfar’ın çıkışı yaklaştı. Elif, Mısır’a intikâl edecek. Benî Asfar’ın çıkışı Osmanlılardan ilk ismi Baykünta olan bir hükümdar zamânında olacak. Benî Asfar’ı bu mübârek kılıçla katledecek. Ve bu savaş Rüsten diyârında olacak. Sonra Elif, Mısır’dan gelecek. Allah onlara nusret nasîp edecek.

Sonra Mısır, Hicaz, Şam, Irakeyn, Fars, Rüşt, Benî Asfar diyarlarına, Efrenc diyârının yarısına mâlik olacak. Osmanoğulları devleti tamâma erdikten sonra, Mehdî (AS) zamanına kadar kâfirlerle mücâhede edecekler. Allah onlardan râzı olsun. Sonra bu kılıç, zamânın sâhibi Mehdî’ye intikâl edecek ve İsa (AS) da bu kılıçla tek gözlü Deccal olan münâfık ibni Siyat’ı öldürecek. Allah ve Rasûlü gizli ilimlerden bunları bana bildirdi. Gaybı ancak Allahü Teâlâ bilir. Hamd, bir olan Allah’a mahsustur. Efendimiz Muhammed’e, âile ve ashâbına salât ve selâm olsun.”

Ahit Sandığının Sırrı Nedir (Ahit Sandığı - Tabut-u Sekin)

“Peygamberleri devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekîne ile Mûsâ ve Harun’un manevî mirasından bir bakiyyenin bulunduğu  ve meleklerce taşınan bir sandığın gelmesidir. Eğer iman etmeye niyetli iseniz bunda, elbette sizin için delil vardır.”(Bakara, 2/248)



Kaynaklarda Tabut hakkında çok farklı rivayetler vardır. Hepsindeki ortak nokta şudur ki; Hz. Musa (as)’ın vefatından sonra, Yahudiler Allah’a isyan etmeye, hak yoldan çıkmaya başladılar. Bu sebeple Allah Amalikaları onlara musallat etti ve sandığı onlardan aldılar. Nihayet Talut’un melikliğine bir alamet olarak geri geldi.(bk. Alusî, Bakara, 248. ayetin tefsiri).

Eski Ahitteki bilgiye göre, Sandık Yahudilerle savaşan Filistinliler tarafından  alınıp götürülmüş, fakat onların elinde sadece yedi ay kalmıştır. Allah’ın başlarına getirdiği değişik musibetlerin sebebi olarak gördükleri sandığı tekrar götürüp yerine (Beytu’ş-şems’e) teslim etmek zorunda kalmışlardır.(bk. Samvail el-evvel, el-Eshah: 6/1).

Bu açıklamalar Tabut’un maddî bir sandık olduğunu göstermektedir.

Akdu’d-dürer fi Ahbari’l-Muntazar(1/34-şamile) adlı eserde, söz konusu tabutun Hz. Mehdi zamanında Taberiye göletinden çıkarılacağına dair bilgi yer almaktadır.

Eğer söz konusu hadis rivayeti sahih ise, bu durumda ilgili ayetle bir paralellik kurulabilir. O takdirde, söz konusu tabutun kaybolması özellikle o devirde İsrailoğulları için bir hezimet alameti olduğu gibi, onun yeniden bulunması, onların zaferlerinin nişanesi oldu. Onun Hz. Mehdi devrinde yeniden bulunması da inkarcılar karşısında hezimete uğrayan Müslümanların da hâkimiyetine bir alamet olabilir.



Bu gibi bilgiler genellikle yorum olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, Mehdi kelimesinin “Antakya’daki sandığı bulacağı” anlamında kullanılması, ilgili rivayet doğrultusunda yapılan bir yorumdur.

Mehdi kelimesinin maddî bir sandukçayı bulmaktan çok, manevî bir sandukça olan Allah’ın rızasına götüren hazineye ulaşan kimseyi ifade etmektedir. Bu maddî sandık, o manevî sandığın bir nişanesi gibi görülebilir.

Mehdi, Allah tarafından -Fatiha suresinde işaret edilen- sırat-ı müstakime hidayet edilmiş/dosdoğru yola iletilmiş kimse demektir. Nitekim, hadiste dört raşit halife için de “sünnetü’l-hulefai’r-raişidine’l-mehdiyyin = hidayete erdirilmiş raşid halifeler yolu” ifadesi kullanılmaktadır.(bk. Ahmed b. Hanbel, 4/126).

12/21/2018

Hırsızlık Rüşvet ve Devlet Malını Yemek (Gulûl) Suçu

DİNİ KAYNAKLARDA GULÛL (KAMU MALINI TALAN) SUÇLARI

“Kim emanete (kamu malına) hıyanet ederse, kıyamet günü hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir. Sonra da hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir ve onlara haksızlık edilmez.” (Ali İmran 161)

Kamu mallarını talan etmenin müeyyidesi olarak; insanı cehenneme götüreceğini gösteren Kur'anı Kerim'de ve sünnet kaynaklarında sayısız bilgiler mevcuttur...Fıkıh kaynaklarının çoğunda da ''Büyük günahlar'' (el-Kebair) arasında sayılan günahlar olarak geçer...

Hz.Peygamber (SAV), kamu malından iki dirhemlik bir miktarı çalan Eşca'lı sahabesinin cenaze namazını kılmamıştır.(İbn Hemmam; el Musannef,s 5/244)

Hadis ve fıkıh alanının önemli isimlerinden biri olan İbnü'l Kayyım el-Cevziyye, İslam düşüncesinin zirve kaynaklarından biri olan eseri ''Zâdü'l- Meâd'da,( 1/515, 3/107-108) şunu bildirmektedir:

Bir harp sonrasında Hz.Peygamber'e; Filanca,filanca şehid oldu diye tekmil verdiler.Peygamberimiz,bunlardan birisi için şöyle dedi: '' Hayır işte o dediğiniz kişi şehit olmamıştır.Ben onu cehennemin içinde görüyorum.Sebebi de kamu mallarından çaldığı bir giysidir.'' Peygamberimiz bundan sonra hattab oğlu Hz.Ömer'i çağırarak şu talimatı vermiştir. ''Git ey hattab oğlu,git de insanlara şunu duyur.Cennete yalnız ve yalnız müminler girecektir''(İbn Hanbel,Müsned, 1/30,47)



Peygamberimizin,Hz Ömer'e söylediği söz,kamu hırsızlarının mümin niteliğini yitirdiklerine bir kanıt olarak alınabilir.

Hayber gazasında,Peygamber Efendimize atılan oklardan Rasulullah Efendimizi korumak maksadıyla, önüne atılarak şehid olan sahabe için yanındakiler, ''Ne güzel ölüm,cennete gitti...'' mealinde ki sahabe sözlerine,Peygamberimiz(SAV) hayır o cennete gitmemiştir,açın elbisesini bakınız diyerek,ölen sahabenin sırtında henüz daha paylaştırılmamış ve kamuya ait  bir elbise kumaşının sırtında sarılı olduğu görülmüştür. 

Peygamber Efendimizi korumak için okların önüne atılarak ölen sahabenin bile cennete gideceğini müjdelemiyor.Paylaştırılmayan kamu malına ait bir kumaş parçası için, hırsızlık suçu sayıldığından cennete gidemeyen sahabenin durumu bu iken,ülkemizde kamu mallarını talan edenlerin mahşeri kübrada nasıl hesap verebileceklerini sorgulamadıklarını esefle görmekteyiz...

Yine meşhurdur, Hz Ömer'in gece yarısı çalışırken sahabeler yanına geldiğinde, yanan mumu söndürerek,başka bir mum yakmasını merak eden sahabelere açıklaması tam bir ibrete şayan olan düsturdur. İşte adaletin timsali büyük halifenin söylediği söz:  '' Siz gelmeden önce yanan mumla,halkın ve kamunun işlerini yapmaktaydım. 

Ama siz gelince,kamu hizmetine ara verdiğimden kendime ait olan mumu yaktım.Kamuya ait olan mum ile şahsi işlerimizi konuşmanın vebalini ödeyemem...'' mealinde ki  sözü,yüce dinimiz İslam'ın adaleti gözetmenin ve kamu mallarını korumaya verdiği önem açısından manidardır...

Büyük İslam alimi İmam-ı Azam Ebu Hanife,kamçı cezasına çarptırılmasına rağmen kadılık görevini acaba neden kabul etmemiştir? İslam tarihinin hemen her döneminde rastlanan büyük din alimlerinin cezalara çarptırılmalarına rağmen reddi görevde bulunarak kadılık yapmak istememelerinin altında yatan tek sebep hataya düşülerek KUL HAKKI YEME KORKUSUDUR.

İslam kaynaklarında RÜŞVET alanların ise şahitliklerinin kabul edilemeyeceği ifade edilmektedir.Sebebi ise; şahitlikte esas olan adaletin görülmesidir.Halbu ki rüşvet de gerek alan ve gerekse veren de  kişinin adaletini ortadan kaldırdığına hükmedilmektedir...

Hz.Peygamber bir hadisi şeriflerinde;'' Rüşvet alana,verene ve bunlar arasında rüşvete vasıta olana da Allah lanet etsin ve rüşvet alan da veren de cehennemdedir.''

Nisa Suresi 2.ayet; '' Yetimlere mallarını verin,temizi pis olanla  değişmeyip,onların mallarını kendi mallarınıza katarak kendi malınızmış gibi yemeyin.Çünkü bu büyük bir günahtır.'' Nisa Suresi 10.ayet: '' Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler,ancak ateş tıkamış olurlar.Onlar çılgın bir ateşe gireceklerdir.

Maide Suresi 38.ayet; ''Hırsızlık eden erkek ve kadının,yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan başkalarına bir ibret olmak üzere ellerini kesin.Allah izzet ve hikmet sahibidir.'' Maide Suresi 39.ayetde, '' Yaptığı zulümden sonra tevbe edip düzelen kimse bilsin ki,Allah onun tevbesini kabul eder.Çünkü Allah bağışlayıcıdır,esirgeyicidir.''

GULÜL (ÇALMAK)

Sözlükte gizlemek, bir şeyi gizlice al­mak, hırsızlık yapmak; hıyanet etmek manalarına gelen ‘gulül’ kelimesi, örfte genellikle ‘ganimet malına hıyanet etmek’ anlamında kullanılır. Gulül kelimesi, İs­lâm hukukunda da bu çerçevede terim anlamı kazanmış ve ‘devlet malına hı­yanet etmek, özellikle de taksim edilmeden önce savaş ganimetinden bir şey çalmak’ şeklinde tanımlanmıştır.

Gulül mastarından türemiş bazı keli­melerin Kur’an-ı Kerim’de [11] ve hadis-i şeriflerde [12] kul­lanıldığı görülmektedir. Meselâ Kur’an’daki “Bir peygambere ganimete, dev­let malına- hıyanet etmesi yakışmaz. Kim hıyanet ederse kıyamet günü hainlik et­tiği şeyle birlikte -günahı boynuna asılı olduğu halde- gelir.

Sonra herkese ka­zandığı tastamam verilir” [13] mealindeki âyet nüzul sebebiyle ilgili rivayetler göz önünde bulundurul­duğunda gulül kelimesinin hem sözlük hem de terim anlamı için en uygun ör­neklerden birini teşkil eder. Ebu Humeyd es-Sâidî’den riva­yet edilen bir hadise göre, Rasûlullah (s.a.v.) Ezd kabilesinden İbnü’l-Lütbiyye’yi ze­kât toplamakla görevlendirmiş, bu za­tın daha sonra bazı mallarla gelip Hz. Peygamber (s.a.v.)’e, ‘Şunlar size ait, bunlar da bana hediye olarak verildi’ demesi üze­rine Rasûl-i Ekrem minbere çıkarak, “Benim -zekât toplamak için- gönder­diğim bir memura ne oluyor ki, ‘Şunlar sizin, şunlar da bana hediye edildi’ di­yebiliyor? Dikkat edin, bu kişi evinde otursaydı kendisine hediye verilir miy­di? Muhammed’i kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki sizden biriniz ondan bir şey alırsa kıyamet gününde sırtında böğüren bir deve, bağıran bir sığır, meleyen bir koyunla gelecektir.” buyurmuştur. [14]

Ebu Humeyd (r.a.)’den rivayet edilen diğer bir hadis-i şerifte ise, “Vergi memurlarına (âmil) verilen hediyeler gulüldür.” İfadesi yer al­maktadır. Son hadisin rivayet senedinde zayıflık bu­lunmakla beraber genel olarak bu deliller, va­lilere ve vergi memurlarına verilen hedi­yelerin gulül sayılacağını göstermektedir. Nitekim Müstevrid b. Şeddâd’dan rivayet edilen hadiste de Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim bizim bir işimize tayin edilirse bir zevce edinsin; hizmetçisi yok­sa hizmetçi, evi yoksa ev alsın. Bunlar­dan fazlasını isteyen veya alan olursa o hıyanette bulunmuş veya hırsızlık yapmış olur.” [15]

Yukarıdaki ayetin gerek kıraat gerek­se nüzul sebebiyle ilgili olarak kitaplarda yer alan farklı görüş ve açıklamalar göz önünde tutulursa bu ayete, ‘Peygamberin ganimete ihanet etmesi ya­kışık almaz’ veya ‘Herhangi bir kişinin peygambere ihanet etmesi yaraşmaz’ şeklinde iki farklı anlam vermek müm­kün olmaktadır. İbn Mes’ûd (r.a.) ile Hz. Ali (r.a.)’­nin söz konusu ayete ikinci anlamı ver­diği rivayet edilir. Ancak ağırlıklı görüşe göre özel olarak gulül hakkında gelen bu âyet, Uhud Gazvesi’nde ‘Ayneyn’ geçi­dine yerleştirilen okçuların kendilerine ganimetten pay verilmeyeceği endişe­siyle yerlerini terk etmesi ve bunun so­nucunda Müslümanların yenilmesi do­layısıyla inmiş olup bununla bir peygam­berin ganimetlerin taksiminde haksızlık yapmayacağı vurgulanmıştır. Anlam fark­lılığı doğurmamakla birlikte bu konuda başka nüzul sebeplerinden de bahsedil­mektedir.

Hz. Peygam­ber (s.a.v.)’den sonra da devam eden fetihler ve uygulama örnekleri fakihler için zen­gin bir malzeme teşkil etmiştir. Bunun sonucu olarak da klasik İslâm hukuku literatürü içerisinde savaş hukukuyla il­gili konulara geniş yer verilmiş, özellikle ganimetlerin elde edilmesi, taşınması, korunması, paylaştırılması, pay sahiple­ri ve pay oranları gibi konuların yanı sı­ra ganimet malına karşı işlenen suçlar ve öngörülen tedbir ve cezalar da ayrın­tılı şekilde ele alınmıştır.

İslâmiyet’in ilk dönemlerinden itiba­ren hukukî ve beşerî ilişkiler dinî ve ah­lâkî yönleriyle birlikte bir bütün halinde işlenmiş, bu sebeple de paylaşılmadan önce ganimetlerden bir şey çalan kişi­nin dünyevî hükümlerin yanı sıra âhiret hayatında göreceği ceza da özel olarak vurgulanmıştır. Âhiret hayatındaki bu sorumluluğu en ince ayrıntılarına kadar tasvir eden pek çok hadis bulunmaktadır. İs­lâm âlimleri, bu hadislerden hareketle gulül’ün büyük günahlardan (kebâir) ol­duğunu belirtmişlerdir.

Ganimet malına ihanet etmenin dünye­vî hükmüne gelince, “Ganimetten alınan ipliği, iğneyi, bundan daha değerli veya düşük olanı geri veriniz” [16] mealindeki hadis-i şerif, taksim edilmeden önce ganimet malın­dan en küçük bir şeyi dahi almanın caiz olmadığını göstermektedir. Ancak ihtiyaç içinde bulunan bir kişinin savaş mahallin­deki yiyeceklerden yiyebileceği, hayvan yemlerinden ve av hayvanlarından faydalanabileceği konusunda İslâm hukukçula­rı hemen hemen görüş birliği içindedir. Delil olarak da Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Hayber günü bu durumdaki bir sahabenin benze­ri bir davranışını hoş karşılamasını ve sahabeler arasında öteden beri bu yönde bir uygulamanın bulunmasını gösterirler. Nitekim Hasan-ı Basrî, sahabelerin bir yeri fethettikleri za­man orada buldukları un, yağ ve baldan yediklerini, Atâ b. Ebu Rebâh ise seriyyeye katılan gazilerin yağ, bal ve diğer yiyecek­lerden faydalandıklarını, kalanları ise kumandanlarına verdiklerini söylemektedir. Ancak İbn Şihâb ez-Zührî, düşman arazi­sinde yiyeceklerden ancak komutanın izniyle alınabileceğini belirtmektedir.

Öte yandan Salih b. Muhammed b. Zâide’den nakledilen, “Bir kişiyi ganimet malına hıyanet ederken yakaladığınız zaman eşyasını yakınız ve onu dövünüz.!” Mealindeki ha­dis-i şerif İslâm âlimleri arasında geniş tartış­malara sebep olmuştur. Ebu Davud’un yine aynı şahıstan rivayet ettiği bir ha­berde de bu râvinin Velîd b. Hişâm ile beraber bir savaşa katıldığını, ordu içe­risinde Salim b. Abdullah b. Ömer ve Ömer b. Abdülazîz gibi kişilerin de bulunduğunu, bu arada ordudan birinin ganimet malından çaldığını, Velîd’in o kişinin eşyasının yakılmasını emrettiğini ve adamı teşhir ederek ganimetten ona herhangi bir pay vermediğini kay­detmekte ve bu haberi yukarıdaki ha­disten daha sahih gördüğünü belirtmek­tedir.

Yine Amr b. Şuayb’dan nakle­dilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, Ebu Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.)’in ganimet malına hıya­net eden kimsenin eşyasını yaktırdıkları ve onu dayakla cezalandırdıkları bildiril­miştir. [17] Bu hadislerden hareketle Evzâî, İshak b. Râhûye ve Ahmed b. Hanbel gibi hukukçular, ganimet malını ça­lan kişinin binek hayvanı ve silâhı dışın­daki bütün eşyasının, Evzâî’den gelen bir başka görüşte üzerindeki elbisesiyle atının eyer ve semeri dışında bütün eş­yasının yakılacağını, çaldığı malın ise ya­kılmayacağını söylemişlerdir. Ancak bu hadislerin sıhhatine ve kendisinden da­ha kuvvetli delillerle çatışamayacağına dair görüşler de dikkate alınırsa, gerek özel olarak gulül konusundaki hadis ve uygulamalardan gerekse suç-ceza den­gesi, mal israf ve itlafı gibi konularda nas’lardan çıkarılan genel ilkelerden ha­reketle, ganimet malını alan kişinin eş­yasının yakılmasının gerekli olmadığı sonucuna varmak mümkündür.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.), Hayber Savaşı sırasında ölen bir kişinin gulül’de bulunduğunu haber vermiş, ashab-ı kiram o kişinin eşyasını araştırarak bunların içinde Yahudi bon­cukları bulmuş, fakat Rasûl-i Ekrem onun eşyasını yaktırmamıştır. [18] Bu sebeple başta İmam-ı Azam Ebu Hanîfe, Mâlik, Leys b. Sa’d ve Şâfıî olmak üzere İslâm hu­kukçularının çoğunluğu bu durumda mal­ların yakılmayacağını; ayrıca Leys, Şafiî ve Dâvûd ez-Zâhirî o kişinin ancak gulül’ün yasaklandığını bilmesi halinde ce­zalandırılacağını söylemişlerdir. Bu du­rumda, ganimet malını çalan kimseden çaldığı malın geri alınması veya tazmin ettirilmesi, ona uslandırıcı bir cezanın (ta’zîr) verilmesi ve ganimetten mahrum edilmesi, cezalandırmada caydırıcılık il­kesine daha uygun bir şekil olmalıdır. [19]

İslâm hukukçuları, gulül yapan kimse­nin mümkünse aldığı bütün malları ganimetler dağıtılmadan önce iade etmesinin gerektiği, böyle bir davranışın ise onun için tövbe ve günahtan kurtuluş olduğu konusunda birleşmişler, ancak askerin dağılması ve onlara ulaşamaması halinde nasıl davranacağı konusunda ihtilâf et­mişlerdir. Aralarında Ubâde b. Sâmit, Muâviye, Hasan-ı Basrî, Zührî, Mâlik, Leys, Evzâî ve Ahmed b. Hanbel gibi âlimlerin bulunduğu bir grup onun beşte birini devlet başkanına vermesi, geri kalanını ise tasadduk etmesi gerektiğini ileri sür­müştür.

Buna karşılık Şafiî, başkasının malını tasadduk etmenin caiz görülme­diği noktasından hareketle bu kişinin böyle bir harekette bulunma hakkının olmadığını ve onu devlete iade etmesi gerektiğini söylemiştir. Ancak bu tartış­manın, gulülden ziyade buluntu malın (lukata) tanımı, ilânı ve sahibinin buluna­maması halinde tasadduk edilmesi konu­larındaki ihtilâfların bir sonucu olduğu görülmektedir.

Ganimetten çalınan mal, hırsızlık haddinin (ceza) uygulanması için şart olan nisaba ulaşmış veya gulül yapan kimse gani­metler arasında bulunan bir cariyeye te­cavüz etmişse bu kişiye hırsızlık veya zina haddinin uygulanıp uygulanmayacağı konusunda İslâm hukukçuları ihti­lâf etmişlerdir. Çoğunluk, gulül yapan kimsenin söz konusu ganimette hakkı olmasını, diğer bir ifadeyle mülkiyet şüp­hesi bulunmasını gerekçe göstererek ve hadlerin şüpheyle sakıt olması ilkesini dikkate alarak bu durumda had cezala­rının uygulanmayacağı, kendisine ta’zîren bir ceza verileceği görüşündedir.

Ganimet Malından Yemek Gulül Değildir

İbn-i Ömer (r.a.)’dan gelen bir rivayette, ‘Biz savaşlarımızda bal, üzüm alıyorduk ve taksim edilmeden yiyorduk’ [20] denilmektedir.


Hasan, Allah Rasûlü’nün ashabı herhangi bir şehri veya kaleyi fethettiklerinde, un, yağ, bal vs.den yerlerdi’ demiştir. [21]

Dört mezhep imamları, dağıtımı yapılmadan önce ganimet mallarından yemenin caiz olduğuna ittifak etmişlerdir.

Âlimlerin büyük çoğunluğu ganimet alanların, aldıkları ganimetten yiyecek maddelerinden yemelerinin, aynı şekilde aldıkları hayvan yemlerinden de dağılımından önce veya sonra, imamın izni dâhilinde veya haricinde kullanmalarının caiz olduğu görüşündedir.

Yine âlimler kullanımı hemen gerekli olmasa dahi alınmasına cevaz vermişlerdir.

Yine aynı şekilde hayvanlarına binilmesine, elbiselerinin giyilmesine ve silahlarının kullanılmasına ve harpten sonra geri iade edilmesine cevaz vermişlerdir.

Ganimet Malından Yemek İçin Emir’den İzin Almak Gerekmez

lyaz (r.a.) bu konuda şöyle demiştir: ‘Ulema, Müslümanlar daru’l-harpte oldukları sürece ihtiyaçları kadar harbîlerin (Müslümanlarla savaşanların) yiyeceklerinden yemelerinin caiz olduğu üzere ‘icma’ ettiklerini, Zührî’den başka, İmam (Halife)’den izin almanın gerekliliğini şart koşanın olmadığını söylemiştir.

Yine âlimlerin çoğunluğu, ganimet olarak alınan yiyecek maddelerinin dar-ı İslâm’a götürülmemesi, terk edilmesi gerektiği ve Daru’l-harpte de onlardan herhangi bir şeyin satılmasının caiz olmadığı üzere ittifak etmişlerdir.

Hayvanlara binilmesi, elbiselerin giyinilmesi, silahların kullanılması taksim yapılmadan ve izin almadan caizdir. İhtiyaç hissedildiğinde hayvanlara binilmesi ve elbiselerin kullanılması eşyaların dağıtımı yapılmadan ve izin istenmeden caizdir.

Evzaî, ihtiyaç hissedildiğinde şartını koşmuştur. [22] İhtiyacın gerekli olması şartı ise bir hadis-i şeriften çıkarılmıştır. Allah Rasûlü (s.a.v.) bu hadiste şöyle buyuruyor:
“Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa ganimet mallarından bir hayvan alarak ona binmesin. Eğer alıp kullandı ise bile onu ganimet mallarına geri çevirsin. Elbise içinde aynı şeyi söyledi.” [23] Ebu Davud, bu hadisi ihtiyaç olmama halinde almıştır... İhtiyaç halinde ise, eşyaların kullanımında herhangi bir beis veya zorluğun olmadığını söylemiştir.

Hidaye’de; Daru’l-harpte askerlerin hayvanlarını yemlemesinde ve yiyecek cinsinden buldukları maddeleri yemelerinde, Allah Rasûlünün (s.a.v.) Hayber’de aldıkları yiyeceklerle ilgili;
“Onlardan yiyiniz, hayvanlarınızı yemleyiniz, ama götürmeyiniz.” hadisini delil göstererek cevaz vermiştir.

Aynı şekilde ihtiyaç hissedildiğinde aldıkları odunları kullanmaları, silah cinsinden buldukları ile savaşmaları, yağlardan ihtiyaç dâhilinde dağıtım yapılmadan yemelerinde herhangi bir sakınca görülmemiştir.

Bunlardan herhangi bir şeyi satmaları veya kendilerine mal edinmeleri caiz değildir. Elbise dünya metaından ihtiyacın dışında taksimden önce faydalanmak ise mekruhtur.

Yiyeceği Kendisine Ait Yapıp Başkalarına Vermemek Caiz Değildir

Mücahidlerden bazılarının, yiyecek olarak alınan ganimetleri zorla alarak, diğerlerini ondan mahrum etmesi caiz değildir.

Ebu Davud, Ebu Lübeyd (r.a.)’den rivayet ederek şöyle dedi: ‘Abdurrahman b. Semre ile Kabil’de idik. Mücahidlerden bazıları alınan ganimet mallarını yağmaladılar. Bir kişi kalktı ve şöyle dedi: ‘Rasûlullah (s.a.v.)’in yağmalamayı yasakladığım kendisinden işittim. Sonra bu yağmalamayı yapanlar aldıkları şeyleri geri iade ettiler. O da onlara taksim etti.’

Daru’l-Harpte Yemek İçin Hayvanların Kesilmesi Caizdir

Mezhep imamlarının dördü de Darü’l-harpte hem yemek hem de yem olarak kullanılması için hayvanların kesilebileceği üzerinde ittifak ettiler. Yalnız imam Şafii zaruret halini şart koşmuştur.

Hanefi’lerde ise; Siyer el-Sağir’de, ‘Zaruretlere kıyasen ihtiyaç hissedildiği takdirde alınması’ şartı, Siyer el-Kebir’de ise istihsan olarak böyle bir şartın olmadığı konusunda Muhammed İbni Hasan’dan değişik rivayetler olmuştur.

Silah, At ve İlaç Kullanımında İhtiyaç Şartı Vardır

Hanefilerden İbni Hümam ‘Silahın kırılması veya atın ölmesi’ gerekçesiyle silah, at veya ilacın kullanılmasında ihtiyaç şartının olması gerektiğini zikretmiştir.

Fakat eğer kişi silahını veya atını kendine saklayıp, kullanmak maksadıyla ganimet mallarından silah veya at gibi şeyleri taksimden önce alacak otursa bu caiz olmaz. Eğer bunu yapmışsa günaha girmiş olur. Fakat bunları tazmin etmesi gerekmez.

Fakihlerin dördü de Daru’l-İslâm’a ulaşıldığında yanlarında bulunan ganimet yemeklerinden arta kalanının geri verilmesinin vacip olduğu üzerinde ihtilaf etmişlerdir.

Yiyecekler çok ise geri verilmesi lazımdır. Az olursa; Malik’e göre; o geri verilmez. Bu İmam Ahmet’den bir rivayet ve Safirin de bir görüşüdür. Hanefiler ise; o geri verilir dediler. Bu da Ahmed’den bir rivayettir.

[11]  Mâide sûresi, 5/64; A’râf sûresi, 7/43, 157.

[12]  Buharî, Cihad, 190; Ebu Davud, Cihad, 133, 134; İbn Mâce, Cihad, 24; Nesâî, Zekât, 48.

[13]  Âl-i İmrân sûresi, 3/161.

[14]  Buharî, Hibe, 17, Ahkâm, 24, 41, Hiyel, 15.

[15]  Ebu Davud, İmâre, 10.

[16] Müsned, II, 184; İbn Mâce, Cihâd, 34.

[17] Ebu Davud, Cihad, 135; Şevkâ­nî, VII, 342.

[18]  İbn Mâce, Cihâd, 34; Ebu Davud, Cihad, 143.

[19]  Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.

[20]  Buharî.

[21]  Kurtubî, 4/258.

[22]  Fethül Bari, 6/265.

[23]  Ebu Davud.

Zina ile ilgili Ayet ve Hadisler

Zina etmek, bir kadınla nikâhsız veya haksız olarak cinsel temasta bulunmaktır. Nikahlanmamış kız arkadaşla veya nişanlı ile yapılan cinsel ilişki de zinadır. Arapça “zenâ” fiilinden mastar. Zinanın sözlük ve terim anlamı birdir. Bu da; bir erkeğin kadınla bir akde veya haklı bir sebebe dayanmaksızın önden cinsel temasta bulunmasıdır. Zina eden erkeğe “zânî” kadına ise “zâniye” denir.

Zina Haram Mıdır?

Zina âyet ve hadislerde kesin bir şekilde yasaklanmıştır ve haram kılınmıştır. Zira Âyet-i Kerime’de “Zinâya yaklaşmayınız!..” (el-İsrâ, 32) emrine titizlikle uymak gerekir. Bu âyet-i kerîmede zinâ bir tarafa, ona yaklaştıracak davranışlar bile yasaklanmıştır. Zina, öteden beri insan aklının, ahlâk ve hukuk nizamlarının ve diğer semâvî dinlerin tamamen yanlış ve çirkin gördüğü bir davranış olup İslâm’da da büyük günahlardan sayılmıştır.



Zina Çeşitleri Nelerdir?

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Âdemoğluna zinadan nasibi takdir olunmuştur. O buna mutlaka erişir.

Gözlerin zinası bakmak,
Kulakların zinası dinlemek,
Dilin zinası konuşmak,
Elin zinası tutmak,
Ayakların zinası yürümektir.
Kalbe gelince o, arzu eder, ister.
Üreme organı ise, bunu ya gerçekleştirir, ya da boşa çıkarır.” (Buhârî, İsti’zân 12, Kader 9; Müslim, Kader 20-21. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Nikâh 43)

ZİNA İLE İLGİLİ AYETLER

İsrâ Sûresi 32
“Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.”

Nûr Sûresi 2
“Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.”

Nûr Sûresi 3
“Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.”

Nûr Sûresi 4
“Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.”

Nûr Sûresi 6
“Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir.”

Nûr Sûresi 8
“Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ve şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi * üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır.”

Nûr Sûresi 23
“Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lânetlenmişlerdir. Yapmış olduklarına, dilleri, elleri ve ayaklarının, aleyhlerinde şahitlik edeceği gün onlar için çok büyük bir azap vardır.”

Nûr Sûresi 26
“Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır. Bu sonuncular, (iftiracıların) söylediklerinden çok uzaktırlar. Kendileri için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır.”

Nûr Sûresi 30
“(Resûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.”

Nûr Sûresi 31
“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.”

Furkân Sûresi 68
“Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahı(nın cezasını) bulur”

Mümtehine Sûresi 12
“Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işi işlemekte sana karşı gelmemek hususunda sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.”

ZİNA İLE İLGİLİ HADİSLER

Zina Türleri Hadisi
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Âdemoğluna zinadan nasibi takdir olunmuştur. O buna mutlaka erişir. Gözlerin zinası bakmak, kulakların zinası dinlemek, dilin zinası konuşmak, elin zinası tutmak, ayakların zinası yürümektir. Kalbe gelince o, arzu eder, ister. Üreme organı ise, bunu ya gerçekleştirir, ya da boşa çıkarır.” (Buhârî, İsti’zân 12, Kader 9; Müslim, Kader 20-21. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Nikâh 43)

İnsanı Cehenneme Sürükleyen 2 Şeyden Biri Cinsel Organıdır
Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:

– İnsanları cennete en fazla götürecek şey nedir? diye soruldu.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

– “Allah’a saygı (takvâ) ve güzel ahlâktır” buyurdu.

– İnsanları cehenneme en fazla götürecek şey nedir? diye sorulunca da:

– “Ağız ve cinsel organdır” buyurdu. (Tirmizî, Birr 62. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 29)

Müslüman Zina Etmez
Ebû Hüreyre (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Zinâkâr, (kâmil bir) mü’min olarak zinâ etmez; hırsız, (kâmil bir) mü’min olarak çalmaz; içki içen, (kâmil bir) mü’min olarak içki içmez. Kişi bunları yaptıktan sonra tevbe kapısı hâlâ ona açıktır.” (Buhârî, Hudûd, 20)

Allahın Sevmediği Amel, Zina
Hz. Âişe vâlidemizin rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Ey ümmet-i Muhammed! Erkek veya kadın bir kulunun zina etmesini, Allah’tan daha çok kıskanan (hoşnutsuzluk ve nefretle karşılayan) hiçbir kimse yoktur. Ey ümmet-i Muhammed! Siz benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.” (Buhârî, Nikâh, 107)

Haramı Görünce Tekrar Bakma!
Büreyde (r.a) der ki: Rasûlullah (s.a.v), Hz. Ali’ye hitaben şöyle buyurdu:

“Ey Ali, âniden bir haramı gördüğünde dönüp tekrar bakma! Zira ilk bakış senin (için affedilmiş)tir, ancak ikinci bakış aleyhinedir (günahtır).” (Ebû Davud, Nikâh, 42-43/2149; Tirmizî, Edeb, 28/2777; Heysemî, VIII, 63)

Ansızın Görülen Haram
Cerîr radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ansızın görmenin hükmünü sordum.

– “Hemen gözünü başka tarafa çevir!” buyurdu. (Müslim, Âdâb 45. Ayrıca bk. Ebû Davûd, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 28)

Bir Başkasının Avret Yerine Bakmak Haramdır
Ebû Saîd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da kadının avret yerine bakamaz. Bir erkek başka bir erkekle; bir kadın da başka bir kadınla bir örtü altında yatamaz.”

Müslim, Hayz 74. Ayrıca bk. Tirmizî, Edeb 38; İbni Mâce, Tahâret 137

Mahremiyete Dikkat
İbni Abbas radıyallahu anhümâ‘dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla başbaşa kalmasın.” (Buhârî, Nikâh 111, Cihâd 140; Müslim, Hac 424. Ayrıca bk. Tirmizî, Radâ’ 16, Fiten 7)

Fuhuş İslam’da Yasaktır
Ebû Mes’ûd el-Bedrî radıyallahu anh‘den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, köpek parasını, fuhuş gelirini ve falcılık ücretini yasaklamıştır.

Buhârî, Büyû 25, 113, İcâre 20, Talâk 51, Tıb 46, Libâs 86, 96; Müslim, Müsâkât 40. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû 26, 63; Tirmizî, Büyû 46, 49, 50, Nikâh 37, Tıb 23; Nesâî, Sayd 15, Büyû 91, 92, 94; İbni Mâce, Ticârât 9

Bir Başkasına Zina Suçu Atmak Büyük Günahtır
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

– “Yedi helâk ediciden kaçının!” Sahâbîler:

– Ey Allahın Resûlü! Bunlar nelerdir? diye sordular. Hz. Peygamber:

– “Allah’a ortak koşmak, sihir (büyü) yapmak, Allah’ın haram kıldığı bir nefsi haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak, evli, namuslu ve hiç bir şeyden haberi olmayan kadınlara zina isnad etmektir,” buyurdu.

Buhârî, Vasâyâ 23, Tıb 38, Hudûd 44; Müslim, Îmân 145. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vasâyâ 10; Nesâî, Vasâyâ 12

Kıyamet Günü Allah Teâla Zina Edenin Yüzüne Bakmaz
Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ kıyamet gününde üç kişiyle konuşmaz, onları temize çıkarmaz, suratlarına bile bakmaz; üstelik onlar korkunç bir azâba uğrarlar.

Bunlar; zina eden ihtiyar, yalan söyleyen hükümdar, kibirlenen fakirdir.” (Müslim, Îmân 172. Ayrıca bk. Tirmizî, Cennet 25; Nesâî, Zekât 75, 77)

Zina İftirası Ahirette İflas Ettirir
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâb:

– Bizim aramızda müflis, parası va malı olmayan kimsedir, dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina isnâd ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu se-beple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir” buyurdular. (Müslim, Birr 59. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 2)

Zina Eden Affedilir mi?

Ebû Zer radıyallahu anh şöyle demiştir:

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’le birlikte Medine’nin Harra mevkiinde yürüyordum. Derken Uhud dağı karşımıza çıkıverdi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:

– “Ey Ebû Zer!” dedi. Ben:

– Buyur yâ Resûlallah! Emrine âmâdeyim, dedim. Resûlullah:

“Yanımda şu Uhud dağı kadar altın olsa, bu beni sevindirmez. Bir borcu ödemek için ayırdığımdan başka da yanımda bir dinar bulunarak üç gün geçmesini istemem. –Resulullah, önüne, sağına, soluna ve arkasına elleriyle verme işareti yaparak–yanımda bulunanı Allah’ın kullarına şöyle şöyle dağıtmak isterim” buyurdu. Sonra yoluna devam etti ve:

“Dünyada varlığı çok olanlar âhirette sevapları az olanlardır. Yalnız sağına, soluna ve ardına şöyle, şöyle ve şöyle verenler müstesnadır. Fakat onlar da ne kadar azdır” buyurdu. Sonra da bana:

“Ben yanına gelinceye kadar yerinden ayrılma” diye tenbih ederek gecenin karanlığında yürüyüp gözden kayboldu. Yüksek bir ses işittim bir kimsenin Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e saldırmasından korktum. Onun yanına varmak istedim, fakat “Ben yanına gelinceye kadar yerinden ayrılma” buyruğunu hatırlayarak yerimden ayrılmadım. Resûl-i Ekrem yanıma gelince:

– Bir ses işittim ve ondan korktum, diye duyduğum sesten bahsettim. Hz.Peygamber:

– “Sen o sesi duydun mu?” diye sordu. Ben:

– Evet, diye cevap verdim. Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:

– “O gelen Cebrâil idi; bana ümmetinden Allah’a ortak koşmayarak ölen kimse Cennet’e girer, dedi.” Ben:

– Zina edip hırsızlık yapsa da mı? dedim. Resûl-i Ekrem:

– “Zina da etse, hırsızlık da yapsa neticede cennete girer” buyurdular.

Buhârî, İstikrâz 3, Rikak 14; Müslim, Zekât 32

Göz Zinası ve Kadın Kokusu
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Her göz (harama bakmakla) zinâ eder. Kadın koku sürünüp (erkeklerin bulunduğu) bir meclisten geçtiği zaman, o da zâniyedir/zinâ etmiş sayılır.” (Tirmizî, Edeb, 35/2786; Ebû Dâvûd, Tereccül, 7/4173; Nesâî, Zînet, 35)

Harama Bakmayı Terk Edene Ecir
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Harama bakış, iblisin zehirli oklarından bir oktur. Her kim Allah korkusu sebebiyle harama bakmayı terk ederse Allah ona, kalbinde lezzetini hissedeceği bir îman bahşeder.” (Hâkim, IV, 349/7875)”

Üçüncüsü Şeytandır…
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Bir erkek, yabancı bir kadınla baş başa kaldığında mutlaka üçüncüleri şeytan olur.” (Tirmizî, Radâ’, 16/1171; Fiten, 7/2165; Ahmed, I, 18, 26)

Zina ve Fuhuş Hastalıkları Çoğaltır
Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurur:

“Bir milletin içinde zina ve fuhuş ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu alenî olarak işlemeye başladığında, mutlaka içlerinde vebâ hastalığı ve kendilerinden önce gelip-geçmiş milletlerde görülmemiş başka hastalıklar yayılır.” (İbn-i Mâce, Fiten, 22; Hâkim, IV, 583/8623)

İbn-i Abbâs Hazretleri’nden gelen bir rivâyette ise şöyle buyrulur:

“…Bir toplumda zina yaygınlaşırsa, aralarında ölümler artar…” (Muvatta’, Cihâd, 26; İbn-i Mâce, Fiten, 22)

Zina Yapanların Ahiretteki Durumları
Dünyada bu kadar zararı olan zina, âhirette de kişiyi rezil-rüsvay eder ve acı bir azaba mâruz bırakır. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurur:

“Bu gece rüyâmda iki kişi (Cebrâîl ile Mîkâîl) gelerek beni kaldırdılar ve «Haydi gidiyoruz» dediler. Ben de onlarla beraber gittim… Fırın gibi bir yapıya vardık. Orada ne söylenildiği anlaşılamayan çığlıklar, feryatlar birbirine karışıyordu. İçerde bir sürü çıplak erkek ve kadın bulunduğunu anladık. Altlarından alevler yükseldikçe, çığlık atıyor, feryâd u figân ediyorlardı. Meleklere bunların kim olduğunu sordum:

«–Zina eden erkek ve kadınlar» dediler.” (Buhârî, Ta’bîr, 48; Cenâiz, 93; Tirmizî, Rü’yâ, 10/229

Zina Etmek İsteyen Gence, Peygamberimizin Cevabı
Ebû Ümâme (r.a) anlatıyor:

“Bir genç Rasûlullah Efendimiz’e geldi ve:

«–Yâ Rasûlallah! Zina için bana izin verir misiniz?» dedi.

Oradakiler hemen gencin üzerine yürüdüler ve azarlayarak «Sus, sus!» dediler.

Efendimiz (s.a.v):

«–Yaklaş!» buyurdu. Genç, Allah Rasûlü’nün yanına varıp oturdu.

Rasûlullah (s.a.v) ona:

«–Böyle bir şeyi annen için ister misin?» diye sordu. Genç:

«–Allah beni senin yoluna kurban etsin, hayır, vallâhi istemem yâ Rasûlallah!» dedi.

Allah Rasûlü (s.a.v):

«–Diğer insanlar da anneleri için böyle bir şeyi istemezler» buyurdu.

Daha sonra Rasûlullah (s.a.v), aynı soruyu kızı, kız kardeşi, halası, teyzesi için de sordu. Genç hepsine:

«–Allah beni senin yoluna kurban etsin, hayır, vallâhi istemem yâ Rasûlallah!» cevabını verdi.

Rasûlullah (s.a.v) her defasında “diğer insanların da yakınları için böyle bir şeyi istemeyeceklerini” hatırlattı. Konuşmanın sonunda mübârek elini gencin üzerine koydu ve:

«Allah’ım, bunun günahlarını affet, kalbini temizle ve iffetini muhâfaza eyle!» diye dua etti.

Genç bundan sonra böyle bir şeye hiç tenezzül etmedi.” (Ahmed, V, 256-257; Heysemî, I, 129)

Zina Çoğalınca…
Bir gün Allah Rasûlü (s.a.v):

“−Bu ümmetin sonunda yere batma (hasf), maymun ve domuza çevrilme (mesh) ve taşlanma (kazf) vukû bulacaktır” buyurmuştu. Âişe (r.anhâ):

“−İçimizde sâlih insanlar olduğu hâlde helâk edilecek miyiz?” diye sordu.

Rasûlullah (s.a.v):

“−Zina çoğaldığında evet!” buyurdu (Tirmizî, Fiten, 21/2185. Bkz. Ebû Dâvûd, Melâhim, 10/4307.)

Yollarda Oturmaktan Kaçının
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallalahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

– “Yollarda oturmaktan kaçının!” Sahâbîler:

– Biz buna mecbûruz. Meselelerimizi orada konuşuyoruz, dediler. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

– “Oturmaktan vazgeçemeyecekseniz o halde yolun hakkını verin!” buyurdu.

– Yolun hakkı nedir Ey Allah’ın Resûlü? dediler.

– “Harama bakmamak, gelip geçenleri incitmemek, selâm almak, mârufu emredip münkerden nehyetmektir” buyurdu. (Buhârî, Mezâlim 22, İsti’zân 2; Müslim, Libâs 114. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 12; Tirmizî, İsti’zân 30)

Gözlerinde Zinâ İzleri Var
Enes -radıyallâhu anh- kendi rivâyetine göre; bir gün Hazret-i Osman’a giderken yolda bir kadın görür. Kadının güzelliği aklına takılır. Bu düşünce ile Hazret-i Osman’ın yanına girer. Onu gören Hazret-i Osman:

“–Ey Enes! Gözlerinde zinâ izleri var.” der. Buna çok şaşıran Enes -radıyallâhu anh-:

“–Allâh’ın Rasûlü’nden sonra vahiy mi geliyor?” diye sorar. Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- ise:

“–Hayır, bu bir basîret ve doğru bir firâsettir.” buyurur. (Kuşeyrî, Risâle, Beyrut 1990, sf. 238.)

ZİNADAN NASIL UZAK DURULUR

“Zinâ tehlikesinden korunmak için Cenâb-ı Hakk’ın:

“Zinâya yaklaşmayınız!..” (el-İsrâ, 32) emrine titizlikle uymak gerekir.

Bu âyet-i kerîmede zinâ bir tarafa, ona yaklaştıracak davranışlar bile yasaklanmıştır. Meselâ harama bakmak, bunlardan biridir. Cerîr -radıyallâhu anh- şöyle der:

Peygamber Efendimiz’e, bakılması haram olan şeyi ansızın görmenin hükmünü sordum:

“–Hemen gözünü başka tarafa çevir!” buyurdu. (Müslim, Âdâb, 45. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Nikâh, 43; Tirmizî, Edeb, 28)

Zira harama bakan insan, “göz zinâsı” işlemiş olur. Aynı şekilde kulakların zinâsı dinlemek, dilin zinâsı konuşmak, elin zinâsı dokunmak, ayakların zinâsı yürümek, kalbin ve nefsin zinâsı da düşünmek ve arzu etmek sûretiyle harama yönelmektir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Harama bakış, iblisin zehirli oklarından bir oktur. Her kim Allah korkusu sebebiyle harama bakmayı terk ederse Allah ona, kalbinde lezzetini hissedeceği bir îman bahşeder.” (Hâkim, IV, 349/7875)” (Hakkʼa Adanmış GENÇLİK, Osman Nûri Topbaş)

ZİNA NEDEN YASAKTIR VE ZİNANIN ZARARLARI NELERDİR?

“Zina, öteden beri insan aklının, ahlâk ve hukuk nizamlarının ve bütün semâvî dinlerin tamamen yanlış ve çirkin gördüğü bir davranıştır. Zina nesebin karışmasına, âilenin dağılmasına, hısımlık, komşuluk, arkadaşlık gibi bağların çözülüp toplumdaki mânevî ve ahlâkî değerlerin kökten sarsılmasına sebep olur. İnsanı bedenî zevklerin esiri yaparak haysiyet ve şerefini ayaklar altına alır.

Fuhuş, kadın ticaretinin yaygınlaşmasına, kadının bir geçim kaynağı olarak kullanılmasına ve kadın simsarlarının ortaya çıkmasına yol açar. Annelik şeref ve haysiyetini târumâr eder. Bir toplumda zina yayıldığında:

Nesiller birbirine karışır, çocuklar ya hiç olmaz veya babasız kalır.
Babası belli olmayan çocuklar korumasız, nafakasız ve şefkatsiz kalarak sağlıklı ve rahat bir hayattan mahrûm olurlar. Baba terbiyesinden uzak yetişen çocuklar şımarık olur ve cemiyete zararlı birer fert hâline gelirler.

Çocuklarının olup olmadığı belli olmadı için erkeklerin mirasını kimin alacağı bilinemez, hak, hukuk zâyî olur.

Kadınla erkeğin ortak eseri olan çocuklara sadece kadınlar bakmak zorunda kalır. Bu da kadınlara yapılan büyük bir haksızlıktır.

Âile müessesesi dağıldığında içtimâî hayat da büyük ölçüde felce uğrar.
Âile dağılınca erkeğin, kadının ve çocukların mânevî ve rûhî ihtiyaçları büyük ölçüde karşılanamaz. Sevme, sevilme, saygı gösterme, hürmet görme, güvenme, sığınma, dertlerini paylaşma, yardımlaşma gibi ihtiyaçları karşılanmayan insanlar psikolojik hasta durumuna düşerler.
Nesiller belirsiz olunca kardeşlerin ve çok yakın akrabaların birbiriyle bilmeden evlenmesi gibi tehlikeler zuhûr eder.

Akrabalık ve hısımlık müessesesi ortadan kalkar. İnsanlar sadece anne ve anneannelerini tanıyabilirler, bazen bu bile mümkün olmaz. Dolayısıyla yeni nesil, toplum içinde kendisine en yakın olan muhabbet ve güven hâlesini kaybeder.

Zina, rastgele birleşmeler ve cinsî temaslar, tabiatı gereği kıskanç olan insanı, ölümle neticelenen çekişme ve dövüşmelere sürükler. Bu da can güvenliğini yok eder. Nikâh ve evlilik ise bu tür ihtilaf ve kavgaların önüne geçer. (Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İslâm’da Emir ve Yasakların Hikmeti, s. 171-172.)

Diğer taraftan zinanın sıhhat için de pek çok zararları mevcuttur. Zina bataklığına düşen insanlarda frengi, bel soğukluğu gibi sirayet edici pek çok hastalık müşâhede edilmektedir. Günümüzde tıbbın çare bulamadığı ölümcül hastalık AIDS, büyük ölçüde zina yoluyla bulaşmaktadır.