Showing posts with label Süfyani. Show all posts
Showing posts with label Süfyani. Show all posts

Monday, January 14, 2019

Kubbetu’s Sahra’nın Kapıları Kapatıldı



Mescid-i Aksa’nın içindeki Kubbetu’s Sahra’nın kapıları, Yahudilerin dini takkesi Kippa ile girmeye çalışan İsrail polisini engellemek için kapatıldı.

Kudüs İslami Vakıflar İdaresi Basın Sözcüsü Firas Dibs yaptığı yazılı açıklamada, “Mescid-i Aksa korumaları, başında Kippa ile girme girişiminin ardından Kubbetu’s Sahra’nın kapılarını kapattı.” ifadelerine yer verdi.

Dibs açıklamasında, iki İsrail polisinin günlük iki defa Kubbetu’s Sahra’ya girdiğine ve hızlı şekilde “güvenlik kontrolü” yaptığına dikkati çekerek, “Kubbetu’s Sahra görevlileri, polisten başındaki Kippa’yı çıkarması talebinde bulundu. Ancak polis ısrarla gireceğini gerekirse güç kullanacağını söyledi. Bunun üzerine de görevliler mescidin kapılarını kapattı.” dedi.

İsrail polisinin Kubbetu’s Sahra’nın etrafını kuşattığını ve Müslümanların mescide girişine izin vermediğini belirten Dibs, görevliler ile namaz için gelen Müslümanların mescidin içinde olduğunu söyledi.

Harem-i Şerif’e baskın
Öte yandan, Dibs, İsrail Tarım Bakanı Uri Ariel ile beraberindeki 15 fanatik Yahudi’nin Harem-i Şerif’e baskın düzenlediğini söyledi.

Dibs, İsrailli Bakan ve beraberindeki Yahudilerin İsrail polisi eşliğinde Mescid-i Aksa’nın avlularında tur attığını kaydetti.

İsrail’deki koalisyon hükümetinde Yahudi Evi Partisi’nden bakan olan Ariel, daha önce de beraberindeki fanatik Yahudilerle birçok defa Harem-i Şerif’in avlusuna girmişti.

Fanatik Yahudiler, İsrail polisi eşliğinde zaman zaman sabah ve öğleden sonraki vakitlerde Mescid-i Aksa’nın avlusuna giriyor. Bu durum sık sık bölgede gerginliğin tırmanmasına ve Filistinliler ile İsrail polisi arasında arbede yaşanmasına neden oluyor.

İşgal altındaki Doğu Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinde bulunan Mescid-i Aksa, Müslümanların ilk kıblesi olma özelliğini taşıyor.

“Yahudiler, içinde Kıble Mescidi ile Kubbetu’s Sahra Camisi’nin yanı sıra müze, medreseler ve büyük avlunun yer aldığı Mescid-i Aksa Külliyesi altında, sözde “Süleyman Mabedi kalıntılarının bulunduğu” iddiasıyla kazı çalışmaları yapıyor, Mescid-i Aksa’da kendilerinin de ibadet etme hakları olduğunu savunuyor. KAYNAK: AA

Sunday, December 23, 2018

Dâbbetü'l-arz Nedir? (Dâbbetü'l-arz Çıkış Zamanı)

 (Yer ve gökteki ayetler karşısında iman etmediklerinden) O söz (azap) başlarına gel­diği zaman, onlara yerden (harikulade bir ayet/mucize olarak) bir canlı çıkarırız. O da insanların bizim ayetlerimize kesin bir bilgiyle inanmadıklarını onlara söyler.(Neml Suresi/82)

Kur'an'da Dâbbe

"Dâbbe" kelimesi Kur'anda ondört defa geçer. Bu kelimenin çoğulu olan "devâbb" ise dört defa kullanılır. Örnek olarak bunlardan bazılarına bakalım:

"Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir." (Hûd, 11/6)

"Her canlının (dâbbenin) dizgini Allahın elindedir." (Hud, 11/56)

"Allah her canlıyı (dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah, şüphesiz her şeye kadirdir." (Nûr, 24/45)

Neml suresi 82. ayette geçen "dâbbetü'l- arz" ise, müfessirlerce genelde kıyamet alameti olarak açıklanır:

"Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler."

Kıyamet alametlerinden biri "dâbbetü'l - arz"ın çıkışıdır. Peygamber efendimiz şöyle bildirir:

"Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir." (Müslim, Fiten, 118)

"Dâbbe, yanında Hz. Musa'nın asâsı ve Hz. Süleyman'ın mührü olduğu halde çıkar. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle damgalayacak. O zamanda yaşayan insanlar bir araya geldiklerinde mü'min- kâfir belli olacaktır." (Ahmed b. Hanbel, "Müsned", II/491)



Dabbetü’l-arz kiyamet alametlerinden biri olarak bilinmektedir. Kelime anlamı olarak canlı ve hareket eden varlık olarak bilinen Dabbe kelimesinden gelmektedir. Kur’an içerisinde toplamda 14 defa Dabbe kelimesi geçmektedir. Kur’an içerisinde genel olarak Dabbe’nin anlamı yeryüzünde yürüyen varlıklardır. Kur’an içerisinde 2 farklı ayet içerisinde dabbetü’l arz geçmektedir. Bunlardan birincisinde hak karşısında gözü körelmiş kişiler için yerden çıkarılacak olan dabbetü’l arz’ın onlara hakka ve Allah’a inanmamalarının çok büyük bir dalalet olduğunu gösterecektir.

Dabbetü’l arz’ın çıkışı kıyamet alametlerinin en büyüğüdür diyebiliriz. Yüce Allah bir ayetinde mealen şu şekilde buyurmaktadır. ‘’ Söz verdiğimiz gün gelip çattığında onlar için yeniden bir canlı çıkarırız ki kendilerine insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını hatırlatır’’. Bu ayeti kelimede de belirtildiği gibi dabbetü’l arz bir hayvan cinsidir. Çıkacak olan hayvan cinsi inananlarla inanmayanları ayırt edecektir. Özellikle son zamanlarda dabbetü’l arz ile çeşitli söylentiler ortaya çıkmış durumdadır. Dabbetü’l Arz’ın ortaya çıktığı ya da yakın zamanda çıkacağı ile ilgili olarak farklı alimlerden söylentiler halk arasında dolaşmaktadır. Bu konuda kesin ifadelerle vaaz vermek çok doğru olmayacaktır.



Dabbetü’l Arz Ne Zaman Çıkacak?

Dabbetü’l arz’ın ne zaman çıkacağı ile ilgili kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Peygamber Efendimiz Dabbetü’l arz ile ilgili şöyle buyurmuştur. ‘’Onun alametlerinden biri güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine dabbe’nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecek ve gerçekleşecektir. Farklı ayet ve söylemlerde değişik tanımlar yapılmıştır. Dabbe’nin çıkmasıyle birlikte insanlara konuşacağı bilinmektedir. Bir hayvan olarak bilinse de, bir deprem, kasırga ya da benzer bir felaket de olabilecektir.

Ayetlere genel olarak baktığımızda dabbe ile ilgili çok kesin ifadeler bulunmamaktadır. Günümüzde yaşadığımız doğal afetler bilimsel olarak açıklanabilmektedir. Ancak, bunların neden ne hangi güçle ortaya çıktığı çoğu zaman unutulmaktadır. Bu nedenle dabbe’nin ortaya çıkacak olması, ne şekilde ve ne şiddetle çıkacağı kesin olarak bilinmemektedir. Zamanlama olarak da herhangi bir süre verebilmek dabbe’nin çıkışı ile ilgili son derece yanlış olacaktır.

Masonluk ve Hiram Usta (Mimar Hiram Usta'nın Ölümü)

Hiram Abi Efsanesi ve Masonluğun Başlangıcı

Hem operatif hem de hür ve kabul edilmiş masonluğun öne çıkan figürlerinin başında şüphesiz; “dul kadının çocuğu” yani Hiram Abif bulunmaktadır.

Operatif masonluğu başlatan kişi olarak kabul edilen Hiram Abif hakkında, çırak ve kalfa derecesindeki masonların bilgileri oldukça sınırlıdır. Üstat mason seviyesine gelen kardeşlik üyelerinin Abif’in meslek sırlarına vakıf hale geldiğine inanılmaktadır.

Günümüzde operatif masonluk kalmasa da Hiram Abif’in başlattığı masonluk anlayışı sembolik olarak devam etmektedir. Bunun en büyük göstergesi masonluğun temel derecelerinin aynı kalması ve kullanılan sembollerin geçerliliğini korumasıdır.



Elbette Abif’in masonluk anlayışıyla birçok açıdan farklılıklar bulunmaktadır; ancak temel öğreti ve nihai amaç aynıdır.

Operatif masonlukta bulunan çıraklık, kalfalık ve üstatlık dereceleri spekülatif masonlukta insan hayatının manevi evreleri olarak düşünülmelidir.

Kardeşlikte çırak seviyesindeki bir kişinin henüz genç ve tecrübesiz olduğu kabul edilir. Nihai amaç olan ülkü mabedi inşası için gerekli malzemeleri toplamakla yükümlüdür.

Masonluğa girerek yeniden doğduğu gerçeğinden yola çıkılır. Kalfalık derecesindeki masonlar ülkü mabedi inşası için gerekli malzemelere sahiptir ve bu malzemeleri doğru bir şekilde bir araya getirmeli ve inşaya başlamalıdır.

Bu evre kişinin hayatında olgunluk dönemine işaret etmektedir. Son seviye olan üstatlıkta ise, mabet inşası için gerekli malzemeler toplanmış, doğru şekilde bir araya getirilmiştir ancak eksik olan bir şeyler vardır; o da tüm bu materyallerin bir araya getirilmesi ve yapının kusursuzlaştırılmasıdır.

Üstat mason hayatın sırlarına bir başka deyişle Hiram’ın meslek sırlarına sahip olarak ülkü mabedi inşasını tamamlayacaktır ki bu operatif masonlukta harç ile yapıyı sağlamlaştırmak ve düzleştirmekle aynı anlama gelmektedir.

Masonluk kardeşliğinin kökeninin Hiram Abif’e dayanması ve ritüellerde Hiram Abif’in uğradığı ihanetin canlandırılması bu kişiyle ilgili merak edilenleri de bir hayli arttırmıştır. Bu sebeple bu yazımızda Hiram Abif ile ilgili efsaneyi sizlerle paylaşıyoruz.

Hiram Abif Efsanesi

Hiram Abif efsanesini Hz. Süleyman Tapınağı’ndan ayırmak mümkün değildir. Kısaca açıklamak gerekirse, Hz. Süleyman Tapınağı’nın baş ustasının Hiram Abif’in olduğu bilinmektedir.

Hiram Abif tapınak inşasının başında bulunan en yetkili kişiydi ve emrinde binlerce çalışan bulunuyordu.



Ancak çalışanların sayısı bu kadar çok olduğu için; yaklaşık 85 bin işçi çalıştığı düşünülüyor, Abif onları meslek bilgilerine göre sınıflandırıp o sınıflara özel bazı parolalar, işaretler ve semboller belirledi.

Her sınıf kendilerine verilen bu bilgileri saklamakla yükümlüydü; bunun sebebi maaşlarını da bu sınıflara göre alacak olmalarıydı.

İşçiler arasındaki düzen kurulmuş ancak bu sefer aldıkları ücreti arttırmak isteyen kişiler usta olmak için çalışmalara başlamışlardı.

Bu taş ve duvar işçilerinden 3 tanesi, ustalığa geçiş yapmak istemiş ancak gerekli yeterliliği gösteremedikleri için başvuruları kabul edilmemişti.

Bunun üzerine usta seviyesinin parolasını öğrenmek için Hiram Abif’e bir komplo hazırladılar.

Tapınağın doğu, kuzey ve güneyine dağıldılar ve batı kanadından giriş yapan Hiram Usta’yı beklemeye başladılar. Amaçları öncelikle parolayı öğrenmekti ancak öğrenemezlerse Hiram’ı öldürmeye karar vermişlerdi.

Hiram batı kapısından girip güney kapısına yönelince; güneyde pusuya yatan çırak seviyesindeki işçi ona parolayı sordu fakat cevap alamayınca kendisine cetvelle vurdu.

Hiram ölmedi ve kuzey kapısına yöneldi. Bu kapıda da kalfa seviyesinde bir işçi vardı ve tekrar kendisine parolayı sordu.

Hiram cevap vermediği için bu işçi de ona duvar işçiliğinde kullanılan diğer bir alet olan gönye ile vurdu ancak yine onu öldürmeyi başaramadı.

Son olarak doğu kapısından kaçmaya çalışan Hiram, usta seviyesindeki işçiyle karşı karşıya geldi ve bu sefer şansı diğer seferlerdeki gibi yaver gitmedi.

Ustalık parolasını almayı başaramayan son işçi, Hiram’ı çekiç yardımıyla öldürdü. Ancak bu cinayet işçiler için kurtuluş anlamına gelmiyordu; çünkü Hiram’ın cesedinin ortalıkta görülmemesi gerekiyordu.

Gece olmasını bekleyen işçiler, Hiram Abif’i dağlık bir alana götürüp gömdüler. Yerini bulabilmek için de akasya dallarını kullanarak Hiram’ın gömüldüğü yere akasya dalları koydular.

Efsanenin bundan sonraki dönemi çok can alıcı değil, Kral Süleyman Hiram’ın yokluğunu fark ediyor, işçilerine onu bulmalarını söylüyor. İşçiler arama çalışmalarının sonucunda yorulunca Abif’in gömülü olduğu yere gelip dinleniyorlar.

Dinlendikleri esnada akasya dallarına tutunduklarında dallar saplandıkları yerden çıkıyor ve Abif’in cesedine ulaşıyorlar.



Buradaki önemli nokta şu, işçiler Hiram Abif’i bulduklarında “et kemikten ayrılıyor” anlamına gelen Mac Benah kelimelerini söylüyorlar ve ilk söylenen kelimeler bunlar olduğu için Kral Süleyman’ın öncesinde verdiği direktifler doğrultusunda yeni parola olarak “Mac Benah” kabul ediliyor.

Hiram bulunduktan sonra, Kral Süleyman’ın buyruğuna uygun olarak tapınağa getiriliyor ve buraya gömülüyor. İşçiler ustalarının kanı ellerine bulaşmadığını belli etmek için beyaz eldiven giyiyorlar.

Efsane anlatıldığı kadarıyla bu kadar…

İlgi çekici olan konu; bugün spekülatif masonlukta kullanılan simgelerin ve en önemli sembollerin bu efsane içinde geçiyor olmasıdır.

Ölümsüzlüğün sembolü olarak kabul edilen akasya dallarının Hiram Abif’in mezarı üzerine konması, Hiram Abif’in emrindeki işçileri sınıflandırması, yetilerine göre her sınıf ile paylaşılan bilgilerin gizliliğinin esas olması ve Hiram’ın çırak, kalfa ve ustalar tarafından duvar işçiliğinde kullanılan aletler ile öldürülmesi bugün de önemini koruyan sembolik olaylar arasında görülmektedir.

Diğer bir konu da Hiram’ın Süleyman Tapınağı’na defnedilmesi sırasında masumiyetlerinin ispatı olarak işçilerin beyaz eldiven giymeleridir; masonlukta kullanılan renkler içinde önemli bir yere sahip olan “beyaz” böylelikle ritüellere girmiştir.


Hiram Abif Efsanesinden Çıkarılanlar

Akasya dalları masonların en önemli sembollerinden biridir. Her zaman yeşil kalan yaprakların, Evrenin Ulu Mimarı’nın kudretini ve ruhun ölümsüzlüğünü yansıttığı hür masonlar tarafından kabul edilmektedir. Bu sebeple masonik sembollerde kullanımı oldukça yaygındır.

Hiram Abif’in meslek sırlarını paylaşmak ve işçilerin paralarını doğru verebilmek adına yaptığı sınıflandırma günümüzde de operatif masonluğun temel dereceleri olarak bilinmektedir. Çıraklık, kalfalık ve ustalık dereceleri kişinin manevi yolculuğunu ifade eder; her derecenin kendine ait sırları vardır ve bu sırların gizliliği esastır.
Sadece en üst seviyeye gelme başarısı gösteren usta masonlar Hiram Abif’in sırlarına sahip olabilir.

Hiram Abif, hak etmediği halde ustalık sırlarını ele geçirmek isteyen hırslı 3 işçi tarafından öldürülmüştür; Suikasti düzenleyenlerden çırak seviyesindeki işçi onu cetvelle yaralamış, kalfa derecesindeki işçi gönye ile onu etkisiz hale getirmiş ve usta derecesindeki işçi ise Hiram Usta’yı çekiçle öldürmüştür. Cinayet sırasında kullanılan bu duvar işçiliği aletleri masonluktaki seviyelerin simgeleri haline gelmiştir ve hepsine sembolik anlamlar yüklenmiştir.

Beyaz eldiven giyilme konusu da oldukça önemlidir. İlki Masonik törenlerde beyaz eldivenlerin giyildiği bilinmektedir. Bazı mason seviyelerindeki ritüellerde beyaz renk kullanılmaktadır çünkü masumiyeti ve saflığı ifade ettiği düşünülmektedir. Mason kardeşliğinin kullandığı sekiz renkten biridir (mavi, mor, eflatun, kırmızı, yeşil, sarı, siyah).

Hiram Abif’in öldürülmesinin mason ritüellerinde canlandırılmasının yapıldığı bilinen bir gerçektir. Usta mason seviyesine yükselmek isteyen aday, sembolik olarak Abif’in yaşadıklarını yaşamalı ve sırlarına hakim olmalıdır.

Yazımızın başına dönersek üzerinde durulması gereken bir konu daha bulunmaktadır. O da Hiram Abif’in dul kadının çocuğu olarak tasvir edilmesidir.

Öncelikle bu konu mason felsefinin dayandığı temel noktayı oluşturmaktadır. Nedenlerine gelirsek; bu topluluk kardeşlik topluluğudur ve kurucusu ya da bir başka deyişle masonların atası; Hiram Abif kabul edilmektedir.

Tüm masonlar birbirlerini kardeş olarak görürler ve Hiram Abif’in de kardeşi olduklarına inanırlar. Bu sebeple eğer Hiram Abif dul bir kadının oğluysa, tüm mason kardeşliği üyelerinin de manevi olarak dul kadının oğlu olduğu görüşünü benimserler.

Dul kadının oğluna yardım edilmesi kavramı da burada devreye girmektedir.

Mason kardeşliği üyelerinin birbirlerini kolladıklarından, aynı ülküye hizmet ettikleri kişilere yardımcı olduklarından daha önceki yazılarımızda bahsedilmişti.

Birbirlerine yaptıkları yardımın temelinde de bu görüş yatmaktadır. Hepsi kardeştir, hepsi Hiram Abif’tir ve Hiram Abif’in sırlarına vakıftır; bu yüzden yardıma ihtiyacı olan kardeşlik üyesi desteklenmelidir.

Mason ve Dul Kadının Çocuğu Nedir (Dul Kadının Çocuğu) Yardım Edin

Masonluğun ne olduğunu bilmeyenlerin sıkça gündeme getirdikleri konulardan biri de ''dul kesesi''dir.

Dul kesesi Operatif Masonluğun çok eski zamanlarından kalma bir geleneği olup günümüzde uygulama şekli, eskiye nazaran değişmiş bulunmaktadır.

15.asırda Operatif Mason Localarının nasıl yönetildiklerine dair belgelerden anlaşıldığı üzere günümüzde uygulanan 3 derece yerine 2 dereceli bir sistem yürürlükteydi. Bu uygulama belki de daha eski tarihlerde de böyleydi ama elimizde mevcut en eski geçerli belgeler 15. asırdan kalma olduklarından en azından bu tarihte uygulananlar bilgi olarak aktarılabilmektedir. O tarihte meslek localarına üyeler ''çırak'' derecesinde girerler, belli bir hizmet ve olgunlaşma döneminden sonra da ''kalfa'' derecesini alırlardı.



 Locayı yöneten başkan ise ömür boyu Üstat sıfatını taşımaktaydı. Kalfa dereceli bir masonun üstat olabilmesi için, ya loca üstadının ölümü halinde üyesi bulunduğu locanın üstatlığına seçilmesi suretiyle olurdu veya yeni kurulan bir locayı yönetmeye memur edilmesiyle gerçekleşiyordu. Görüldüğü üzere, locayı yönetmekle görevli üstadın ömür boyu seçilmiş olması, Üstadın loca üzerindeki mutlak hakimiyetini göstermektedir.

Ancak üstadın hakları yanı sıra sorumlulukları da vardı. Özellikle genç yaşta hayatını kaybetmiş üyelerin eş ve çocukların geçim ihtiyaçlarının temini loca üstadının sorumluluğundaydı. İşte bu sorumluluğun aşılabilmesi amacıyla ''dul kesesi'' fonu yaratılmıştır. Buna göre: genelde ayda bir yapılan toplantıların sonunda üyelerden biri boş bir torbayı diğer üyelerin önünden geçirir, herkes de gönlünden kopan bir parayı miktarını belli etmeden torbaya atardı. Toplanan bu para, torbasıyla Loca Üstadına verilir, o da ihtiyaç sahiplerine gereken yardımı kendi vicdani kıstasları içinde yapardı. Loca Üstadının bu paraların miktarı ve nasıl harcandığı konusunda hiç kimseye hesap verme durumu da yoktu.



Geçmiş zamanlarda tamamen ekonomik bir işlevi olan ''dul kesesi'', modern zamanların Spekülatif Masonluk döneminde ekonomik olmaktan ziyade sembolik bir amaca yönelmiştir. Günümüzde artık, dul kalmış eş ve çocuklarının yaşamında Mason Localarının yüklendikleri sorumluluklar Operatif dönemlere oranla çok düşük boyutlarda kalmaktadır. Çünkü Spekülatif Masonluk mesleki bir örgütlenmeden çok entelektüel hedefleri olan bir örgütlenmedir.

Nitekim Fransızca bir terim olan ''tronc de la veuve=dul kesesi'' ibaresi, 1950 yılından itibaren ''hasenat kesesi'' olarak tercüme edilmesi tercih edilmiştir. Arapça kökenli olup ''hayırlı bir iş'' anlamını taşımaktadır. Günümüz Masonik terminolojide ''dul kesesi''nden ziyade ''hasenat kesesi'' terimi kullanılmaktadır.

Loca toplantıları sonunda hasenat kesesi yine bir kardeş tarafından diğer kardeşlerin önünden geçirilir, isteyen de sembolik boyutta bir yardımı bu keseye atar. Bu torbaya yardım parası atıldığı gibi, dileyen kardeşlerin torbanın içinden ihtiyaçları kadar almaları da serbesttir. Yılda ortalama 20 toplantı yapan Mason localarının başkanları, toplanan bu parayı bir hayır işinde ve genelde bir üniversite talebesine burs olarak kullanmakta ve çoğu zaman girilen taahhüdün yerine getirilmesi için cebinden cüzi miktarda para koyma mecburiyetinde kaldığı da bilinmektedir.

Hal böylesine masum iken, bazı yazarların dul kesesinde toplanan paraların miktarlarını kitaplarında öylesine abartmakta ve öylesine dramatik faaliyetlere çekmektedirler ki bunları okuyan masonlar çoğu zaman hayretler içinde kalmaktadır. Bu yayınlarda masonların gerçekten üzücü buldukları, konu hakkında bilgisi olmayanların, sırf heyecan yaratma ve maddi gelir sağlama uğruna böylesine yanlış bilgilerin okurlara sorumsuzca aktarılması olayıdır.



Dul kesesinin masonlukta asıl önemi, üyelerine verdiği sembolik mesajdır. Dul kesesine atılan paranın miktarı gizli ve sadece parayı alan tarafından bilindiğinden, yardımda bulunan kimse ancak vicdanen tatmin olabilmektedir. Yardımı alan kimse işe müştereken toplanan bu paranın kimden geldiğini çoğu zaman bilmediğinden kendini daha rahat hissetmektedir. Netice olarak masonluğun ''dul kesesi'' sembolünden üyelerine vermek istediği mesaj, bir yardım yapılırken verenin mağrur, alanın mağdur edilmemesi prensibinin benimsenmesine yöneliktir.

Albert Pike'nin Mazzini'ye Mektubu ve Dünya Savaşı

Mason Albert Pike'in kehanet mektubu! ve 3. Dünya savaşı

Albert Pike. 1809-1891 arasında yaşamış ABD’li general. 1850 yılında mason oldu,  Independent Order of Odd Fellows’a katıldı. 1859 yılında 33. derece (büyük üstad) oldu. Halen ABD’nin en etkili/bilinen masonu olarak kabul edilir.

Meksika-Amerika Savaşı’nda Tuğgeneral olarak görev yaptı. Savaştan sonra asilik ve vatana ihanet suçuyla tutuklandı ve hapse girdi. Hapisten kurtulması kendisi gibi mason olan Başkan Andrew Johnson’un affıyla mümkün oldu. Ertesi gün Beyaz Saray’da birlikteydiler. Bu aftan sonra Başkan Johnson, İskoç Riti tarafından 4. dereceden 32. dereceye terfi ettirildi.



Albert Pike’ın 15 Ağustos 1871 tarihinde, kendisi gibi mason olan İtalyan Giuseppe Mazzini’ye yazdığı mektup Kanada Kraliyet Donanmasından emekli olan eski bir İstihbarat Subayı olan William Guy Carr tarafından Londra’daki British Museum kütüphanesinde keşfedildi. Ve bu mektubu Quoted in Satan: Prince of This World adlı kitabında yayınladı.

1871 tarihli bu mektup sadece 1’nci ve 2’nci dünya savaşları için yapılması gerekenlerden bahsetmiyor bugün itibariyle önemi daha da artan 3. Dünya savaşına dair planlara/hesaplara da yer veriyor. Şöyle ki:



“15 Ağustos 1871, Washington DC

İlluminati‘nin amacına ulaşması için öncelikle bir dünya savaşı çıkarmalıyız.

Bu sebeple Rusya‘da Çarlığı zayıflatıp, ateizmi ve komünizmi hakim kılmalıyız.

Ajanlarımız vasıtasıyla Britanya İmparatorluğu (İngiltere) ve Alman İmparatorluğu (Almanya) arasında gerginliği körükleyerek savaşa zemin hazırlamalıyız.

Ve 1.Dünya Savaşı sonrası, komünist düzeni iyice inşa etmeliyiz ki, tüm hükûmetleri yıkabilelim ve tüm dini düzenleri zayıflatabilelim.

Ardından İkinci Dünya Savaşı‘nı çıkarmalıyız ve bunu gerçekleştirmemiz için;

faşistler ve siyonistler arasında savaşla sonuçlanacak bir gerginlik oluşturmalıyız.

İsimleri Nazi olacak olan faşistleri, savaş sonunda yok etmeli ve savaş sonrası Filistin‘de israil devletini kurmalıyız.

İkinci dünya savaşı sürecinde uluslararası komünizm mutlaka hristiyanlığı dengeleyecek bir güce ulaştırılmalı.

Toplumlara ölçülü bir şekilde “Son Çöküş”ü yaşatacağımız zamana kadar bu denge bizim için gereklidir.

Üçüncü Dünya Savaşı‘nı çıkarmamız için;

İslam Aleminin liderleri ve siyonistler arasında ajanlarımız vasıtasıyla, ayrı düştükleri konular üzerinden gerginlik çıkarmalıyız.

Ve bu savaş, Müslüman Arap Dünyası ve israil devletinin birbirlerini yok edecekleri şekilde dizayn edilmeli.

Ve bu hengâme içinde diğer milletleri bu konuda, fiziksel, ahlaki, ruhsal ve ekonomik olarak çökmeleri için mücadeleye zorlamalıyız.

Nihilistlerin ve ateistlerin önlerini açmalıyız ve müthiş bir sosyal çöküş provoke etmeliyiz ki böylece bu kanlı kargaşa ve vahşetin doğurduğu korku içinde mutlak ateizm etkisi ortaya çıksın.

Ve insanlar her yerde vahşi devrimci azınlığa karşı kendilerini savunmak zorunda kalacak.

Daha sonra insanlık medeniyeti, bu vahşi yok edicileri imha edecek.

Ve birçok kişi hristiyanlıkta hayal kırıklığı yaşayacak.

Ve kimileri hayatta herhangi bir pusulası veya istikameti olmaksızın deizmi seçecek.

Ama bir düşünceden ötürü endişe duyacaklar.

Bu endişelerinin sebebi; nereye itaat edecekleri, neye yönelecekleri konusu.

Ve sonunda evrensel bildiriler, evrensel kurallar, evrensel mesajlar yoluyla Lucifer‘ın Saf Doktrininin ışığını almaya başlayacaklar.

Ve bu doktrin, sonunda tüm insanlık içinde genel dünya görüşü haline gelecek ve ona teslimiyet içinde olacaklar.

Hristiyanlık ve ateizmin fethedilmesi ve aynı zamanda yok edilmesinden sonra ortaya çıkacak olan bu genel dünya görüşü, dünya genelinde Muhafazakar hareketlere de sebep olacaktır…”

Görüldüğü üzere 1871 tarihli mektupta sadece kaçıncı savaşta hangi ülkelerin savaşacağı yazılmamış aynı zamanda bu savaşların temelinde ve ardından hangi ideolojilerin ve hangi toplumsal/dini akımların ne şekilde yaygınlaşacağı/yok olacağı da planlanmıştır.

1’nci ve 2’nci dünya savaşı yaşandı ve ağır acılarıyla birlikte tarihteki yerini aldı. Mektuba bakınca planların ne kadarının gerçekleştiği açıkça ortada durduğu için izahtan varestedir.

Gelelim 3’ncü dünya savaşı planlarına.

3’ncü dünya savaşı ile ilgili olarak;

— Savaşın ‘İslam ülkeleri ile siyonistler arasında’ yaşanacağı,

— diğer milletlerin ise fiziksel, ahlaki, ruhsal ve ekonomik olarak çökmeleri için mücadeleye zorlanacağı,

— nihilistlerin ve ateistlerin önlerinin açılarak müthiş bir sosyal çöküşün provoke edileceği,

— böylece bu kanlı kargaşanın/vahşetin-kaosun doğurduğu korkunun ortasında kalakalan insanoğlu arasında mutlak ateizm etkisinin yükseleceği,

— böylece birçok kişinin hristiyanlıkta hayal kırıklığı yaşayacağı,

— ve birçok kişinin de hayatta herhangi bir pusulası/istikameti kalmayacağı için deizmi seçeceği,

— ama nereye itaat edecekleri/neye yönelecekleri konusunda endişe duyacakları,

— Ve sonunda evrensel bildiriler/kurallar/mesajlar yoluyla Lucifer’ın Saf Doktrininin ışığını almaya başlayacakları

Şeklinde bir tasarım söz konusu.

Peki bu planda ne kadar yol alınmıştır bir bakalım;

— Günlük haberleri dahi takip eden herkes Müslüman & Siyonist savaşı ile ilgili olarak bölgemizde/çevremizde yaşananlara dair zaten fazlasıyla bilgi sahibidir.

— Peki ‘müthiş bir sosyal çöküş’ ve ‘dinsizlik/yeni din’ hususlarında son durum ne seviyede?

Cevap Mayıs/2016 tarihinde yayınlanan bir makalede:

“Pitzer Fakültesi Sosyoloji ve Seküler Çalışmaları Profesörü Phil Zuckerman’ın açıklamasına göre yerküre çapında insanlar zihinlerinde ve kalplerindeki dinsel inanışları terk etmeye başladılar.

Dünyanın Yeni Dini: Dinsizlik!

Zuckerman açıklamalarının National Geographics’in son yayınlanan raporu ile doğrulandığını belirtti.

Akademisyenlerin belirttiğine göre dünya çapında yapılan araştırmalara göre dinsizlik en hızlı ve geniş ölçekli yayılan düşünce biçimi haline geldi.

Zuckerman’ın Huffington Post’ta yayınlanan makalesinde şu sözler yer alıyor; ”Dünya genelinde kiliseler kapanıyor, dinler yavaşça yok olurken erkekler ve kadınlar seküler anlayışa göre yaşamaya ve hümanist değerleri benimsemeye başladılar. Bu kişilerin sayısı günden güne artıyor.”

Gezegende yaşayan 7.4 milyar insan geçmiştekine göre dinsel ibadetlerini daha az yerine getirmekle kalmıyorlar, aynı zamanda ateist ve agnostik düşünce biçimlerinden etkileniyorlar.

Bu trend açıkça göstermektedir ki çok sayıda Avrupa toplumu hızlı bir şekilde Tanrı inancından her geçen gün daha fazla uzaklaşmaktadırlar.

İzlanda’da Dünyayı Tanrının Yarattığına İnanan Yok

Kuzey Avrupa uluslarından örneğin Büyük Britanya (nüfusu:63 milyon) ve Norveç (nüfusu:5 milyon) gibi ülkelerde ateist ve agnostiklerin oranı inanç sahibi olanlara göre şimdiden daha fazla durumda.

Hollanda’nın 17 milyon olan nüfusunun %70’i herhangi bir dini inançları olmadıklarını söylüyor, İzlanda’nın 300.000 kadar olan nüfusunda dünyayı Tanrı’nın yarattığına inananların oranı %0 (sıfır).

Asya kıtasının başkentlerinde benzer bir trend yayılım gösteriyor, Rusya ve Çin gibi ateist yönetim tarzının hakim olduğu baskın ülkeler dini inançları dışlayan oluşumlar arasında yalnız değiller.

Bugün Japonya Budizm ve öteki uzak-doğu inanç sistemlerini benimsemiş durumda ama buna rağmen 130 milyonluk nüfusunun sadece %20’si dini inanca sahip olduklarını söylüyor.

Seküler hümanizm yeni bir ”din” olarak ABD’de yayılım gösteriyor, eğitim müfredatının da etkisi ile çok sayıda öğrenci inançlarını terk ederek ateist bir yaşam tarzını benimsiyorlar, buna rağmen istatistikler gösteriyor ki ABD nüfusunun %80’den fazlası halen kendilerini Hristiyan ya da öteki inanç sistemlerine sempati duyan kimseler olarak tanımlamaya devam ediyorlar.

Dünya genelinde dini inançlara yönelen insanların sayılarının düşüş göstermesi Zuckerman’a göre kendi kendisini yenileyebilen bir trend.

Oregon Universitesi’nden felsefe doktorasını alan bir bilim insanı, günümüzde dinsel inançlarını kaybeden kişilerin gelecekte çocuklarının da aynı eğilimi sürdüreceklerini öngörüyor…”

1871 tarihli bir mektuptan yola çıkarak günümüzü anlamaya çalıştık ve bir kez daha müzmin düşmanlarımızın/şeytan evlatlarının 100’lerce yıllık planlar yaptıklarını görmüş olduk.

Daha önce de dediğimiz gibi:

Düşmanlarımız/Küresel Sistem güçlü olabilir/çok etkin araçları olabilir, dünya üzerinde söz/hâkimiyet sahibi de olabilir ama bu bizi yeise düşürmemeli. Biz sadece ecdadıyla kuru kuru övünen/ahlaktan-edepten uzak, bilim ve teknolojiyi insanlığa hizmet için araç kılamayan, milli-manevi değerlerden bihaber, düşünmeyen, dertlenmeyen, dava sahibi olmayan bir topluluk olmaktan kurtulalım yeter.

Düşmanlarımız/Küresel Sistem güçlü olabilir/çok etkin araçları olabilir, dünya üzerinde söz/hâkimiyet sahibi de olabilir ama biz Al-i İmran:139 parolasını unutmayalım yeter: “O hâlde gevşemeyin ve mahzun olmayın. Eğer gerçekten inanmışsanız muhakkak üstün olanlar sizsiniz!”

Pitzer Fakültesi Sosyoloji ve Seküler Çalışmaları Profesörü Phil Zuckerman’ın Huffington Post’ta yayınlanan makalesinin sürpriz kısmını ise sona sakladık:

“…2050 gibi İslam inancına sahip toplumların gezegendeki en büyük inanan nüfus olacağı ve Hristiyanlığı geçeceği tahmin ediliyor, Müslümanların Asya ve Afrika’da yıllar içerisindeki hızlı yayılımı bu konuda etkili olduğu gibi, mülteci alımları ve asker toplama faaliyetleri nedeniyle Avrupa ve Kuzey Amerika’da son yıllarda Müslüman nüfusun artış gösterdiğine tanık oluyoruz…”


Saturday, December 22, 2018

Vatikan'ın Kanlı Tarihi (Vatikan Tarihi)

M.s. 5 yüzyıldan başlayan ve Fransız devrimine kadar süren ortaçağda papalar kedilere hiç iyi gözle bakmamışlardı. Bir kısmı  kedilerin şeytanımsı uğursuzluk getiren varlıklar olduğunu söylemişlerdi.
Eski Mısırlıların kedilere doğa üstü güçler, eski avrupa paganlarının ise asalet ve güzellik imgeleri vermeleri katolikliğe karşı yapılmış sapkın anlayış olduğuna inanılmasından dolayı kedilerin tamamen yok edilmesi amaçlanmıştı.

Kilisenin bu eski inanç tanımlamalarını tamamen başka türlü yorumlamaları sonucunda bir kısmı şeytanın kediye hulul ettiğine, bir kısmı ise siyah kedilerin şeytanın yardımcıları olduklarına inanmışlardı !!!



Hala günümüzde bile siyah kedinin uğursuzluk imgesi olduğuna inanılmasının altında 1233'de başlayan Vatikan fetvaları yatar.

Bu tarihlerde kilise, eski pagan yerel inanç ve ananevi olguları yok etmek için siyah kedilerin şeytanın hizmetkarları oldukları gibi söylentileri yaymaya başlamıştı.

Katolik ve ortodokslukdan ayrı mezhepler olan Khatar, Vaudois ve bogomil gibi mezhep inananlarının sapkınlar oldukları suçlamaları sonucunda, soykırımlarla yok edildikleri bir çağda, vatikanın paganizm olarak adlandırılan inanç ve anlayışların gözlerinin yaşına bakacağı düşünülemez bile.

Bu çağlarda sapkınlar çemberini iyice genişleten kilise, 12'ci yüzyılda baştan cadılarla mücadele ettiği iddiasindan sonra başlatılan cadı avında yüzde doksanı kadınların oluşturduğu yüzbinlerce kişi diri diri yakılarak veya işkenceyle yok edilmişti.

Bu tür konu açıldığında İtalyan filozof Giordano Bruno gelir hep akla.
Katolik inancını eleştirmesinden dolayı sapkın suçlamasıyla Venedikte yargılanırken, konsile "itiraf edin siz benden daha çok korkuyorsunuz" sözünden gerçekten de çok korkan konsil, Bruno'yu meydanda yakılmaya göndermeden önce dilini kestirmişti !!!

13'cü yüzyılda papaz ve evekler kedilerin tamamen cadılık ve sapkınlıkla eşdeğer hayvanlar olduklarını söylemeye başlıyorlar.

Bu söylemleri onaylayan papa VII İnnocent'in (1336-1415) kedilerin katledilmesi emriyle o dönem milyonlarca kedi katlediliyor.

Papa VIII İnnocent (1432-1492) daha da sertleşerek verdiği fetvanın vahşet boyutunu dahada yükseklere çekmişti.

Papa, hiristiyanlığın kesin emri olarak cadıların kedileriyle birlikte diri diri yakılmasını fetvasında emrediyordu.

Bu dönemde insanlar vatikan önderliğinde kedilere karşı vahşette sınır tanımıyor, horoz ve domuzlarda kediler kadar olmasa da onlarda katliamdan nasiplerini alıyordular. Genellikle kadınlardan oluşan kurbanlar, kedileri geceleri şeytanımsı varlıklara dönüştürerek eski pagan inanç geleneklerini şeytanla beraber kutluyorlar iddiasıyla, yüzbinlercesi ya boğularak veya kedileriyle birlikte odun üstünde yakılarak katledilmişti.



Bu dönemde siyah kediye sahip olan her insan diri diri yakılma tehlikesi taşıyordu.
Tanrı parmağının degmesinden oluştuğuna inanılan beyaz bir leke siyah kedinin üzerinde varsa, bu beyaz leke hem kediyi hemde sahibini kurtarıyordu.

Bu dönem ortaçağ avrupasında şeytanın kediye hulul ettiği ve cadılarla işbirliği yapmalarına inanılmasından dolayı kediler, mahkemelerde aynı bir insan gibi yargılanıyorlardı da.
Bazende bir insanı suçlama ve idam edilme nedeni de olabiliyordular !
Templiye şövalyeleri yargılamaları buna örnektir.

Şöylekine; Templiyeler yargılanırken şeytana saygı gösteriyorlar suçlamalarına kanıt ise kedilere iyi davranarak seviyor olmalarıydı sadece !!! Asırlarca süren kedi katliamları Fransız devriminden sonra başlayan insancıllar hareketinin yükselişi sonrası devrimcilerin vatikan sapkınlıklarına karşı tavır almaları sonucu ancak son bulmuş, yasayla yasaklanmıştı.

14'cü asırda  kara veba veya büyük veba salgını avrupayı kasıp kavuruyordu.
1347 -1352 arası avrupa nüfusunun %30 ile %50 arası bu salgın sonucu yok olmuştu.
Bu yıllarda verilen 50 milyona yakın kurbanla beraber verilen maddi ve manevi zararlarlarla veba mikrobu ancak 3 asır sonra tamamen yok edilebilmişti.

Fare bitinden gecen bu salgında hiç bir suçu olmamasına rağmen kediler de aynı kadınlar gibi şeytanın işbirikçileri olduklarına inanılmasından dolayı onlar da vebaya neden olan şeytanımsı varlıklar olarak kilise tarafından suçlu bulunmuşlardı.

Oysa vatikan fetvaları sonucunda farelerin doğal düşmanları olan kedi sayısının neredeyse yok olma noktasına gelmesiyle artan fare nüfusu veba salgınının yayılarak etkisinin asırlarca sürmesine neden olmuştu.

Kediler vatikan saçmalıklarıyla katledilmiş olmasalardı, veba salgınına bu kadar kurban da verilmeyecekti.



Londra lordu vatikan önerisiyle Londradaki bütün kedilerin katledilme emriyle farkında olmadan salgının daha kolay yayılmasını sağlamıştı.

Avrupada veba ile ilgili şüphelenmeyen tek hayvanın fare olması ise daha düşündürücü !!!
Çünkü ortadoğu ve asyada veba mikrobunu farelerin taşıdığı bilinmesinden dolayı kedilere fareleri yok etmeleri için daha iyi bakılıyordu. Doğal düşmanları kedilerin yoğun olduğu ortamlarda farelerin bu yerlerde yaşam alanları bulamamaları sonucu veba çok az hasarlarla atlatılıyordu.

Şeytani fetvalarıyla milyonlarca insanın vebadan ölmesine neden olan, yüzbinlercesini vebanın sorumluları diye köy ve kent meydanlarında diri diri yakan, milyonlarca kedinin katledilme emrini veren ,tarihin her sayfasında kanlı,kirli eli olan vatikan mı yoksa kediler mi şeytanın işbirikcileri diye insan sormadan da edemiyor.

25 aralık 800 yılında sevgi inançlı vatikan papa'sı III Leon tarafından imparator ilan edilerek kutsanan şarlman(charlemagne) avrupada katolik inancını zorunlu tek inanç ilan etmiş, karşı koyan pagan ve diğer inançtan olan insanların tamamını çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirtmişti.
Avrupada rakip gördükleri pagan ve diger mezhep inananlarını tamamen soykırımla katledilmesi sonucu tek hakim inanç kalan katolikler, katledecek cadı,kedi bulamadıkları için bu defa vebanın sorumlusu olarak yahudileri hedef almışlardı.

1348'de yahudi karşıtlığı Fransa taşrasında baş göstermeye başlamıştı.
İlk olarak 13 nisanı 14 nisana bağlayan gece 1348 Toulonda, 40 yahudi katlediliyor, evleri ve dükkanları yağmalanıyordu.

Bu başlangıçtan sonra Toulon çevresinde yahudi katliam haberleri ard arda geliyordu. Apt, forcalquier, Monask'ta katliamlar engellenemiyordu.
Saint Remy de provence'de sinagog ateşe verilmişti.

Languedoc,Narbon ve Cassonne kentlerinde yahudiler toplu olarak katliama tabi tutulmuşlardı.
Dauphine'de katoliklerin eline geçen yahudilerin tamamı lanetli oldukları için diri diri yakılmıştı.
Katliamları durdurmakta zorlanan Dauphine valisi Humbert II kalan yahudileri tutuklayarak ancak canlarını kurtarabilmişti.



Genişleyerek yayılan saldırılarda Buis les baronies, Valence, Le tour de pin, Saint saturin'de katliamlar yapılmış, Pont de beauvois'da yahudiler içme sularına veba bulaşıcısını karıştırdılar suçlamasıyla su kuyularına atılmışlardı.
İspanya'nın bask eyaleti olan Navarre ve Castille eyaletlerinde de bu tür katliamlar yapılmaya başlanmıştı.

13 mayıs 1348'de Barselona yahudi mahallesi tamamen yağmalanıyor, kaçamayanlar ise katlediliyordu.
Fransa kralı Philippe VI katliamları durdurmak yerine içme suyu kuyularını zehirleyen yahudilerin öldürülmesi yasasını çıkarması sonucu ilk baştan Orleans'da 6 yahudi idam edilerek öldürülüyordu.
Ağustos 1348 Savoi kenti yahudi katliamlarına sahne oluyordu.

Baştan yahudileri korumak isteyen Chambery kontu daha sonra katoliklerin yahudi katliamına ses çıkaramamıştı.

Kasım 1348 bugey, miribel ve franc compt'ta katliamlar baş gösteriyordu.
Vebaya neden olduğuna inanılan yahudi ashkenazler bu defa Almanya da  katlediliyor, malları yağmalanıyordu.
İsviçre, Chilon ve Leman gölü bölgesindeki yahudilerden 15 kişiye işkenceler sonucu, zorla kuyuları zehirleyenler oldukları itiraf ettirilmesi sonucunda, vebanın sorumluluları olarak bölge yahudileri katlediliyordu.

Mayence'de ise bir gecede 6 bin yahudi katledilmişti.
Bu dönemde avrupa genelinde 300 yahudi cemaati tamamen yok edilmişti .
Kıyımdan canlarını kurtaranlar aynı akibete uğramamak için Litvanya ve Polonya ya göç etmek zorunda kalmışlardı.
Strasburg'da yahudi saldırı ve yağmasında yüzlerce yahudi diri diri kent meydanında vahşice yakılmıştı.

14 şubat 1349 Viyana'da vebanın sorumluları olarak katolikler tarafından yahudilerin bir kısmı katlediliyor, bir kısmı ise  göçe zorlanıyordu.
Bu katliamları yapanlar ise sevgi ve barış dini olduğunu söyleyen vatikan önderliğindeki katolik kiliseleriydi.

Hz.Davud'un Kılıcı (Hz.Davud'un Kılıcı Kitabesi)

Kılıç kıyamet günü Mesih’in olacak

Hz. Davud’un sır dolu kılıcı bugün Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Saadet dairesinde. Üzerinde çok sayıda hiyeroglif yazı bulunan kılıcın tek bir şifreyi barındırdığı iddia ediliyor: Kıyametin kopacağı tarih.

Hz. Davud zamanında en parlak dönemlerini yaşayan İsrailoğulları daha sonra Kudüs’ü fethettiler. Ve Kuran’ı Kerim’in, “(Her taraftan) gelen kuşlar da ona icabet ederler, hepsi onun nağmesine katılırlardı, O’nun mülkünü kuvvetlendirmiştik. Kendisine hikmet ve açık konuşma, güzel konuşma vermiştik” (Sad, 38/19-20) dediği Hz. Davud’a 150 sureden oluşan kutsal kitap, Zebur indirildi. Doğada insanoğlunun idrakinin ötesinde geçen olayları kavrama yeteneği, tüm canlı varlıklarla konuşabilmesi ve hatta onlarla beraber metafizik aleminde sohbetler ettiği rivayet edilen Hz. Davud, kılıcıyla zalimliğin hüküm sürdüğü bir devri değiştiren peygamber oldu. Hz. Davud’un bir başka özelliği de diğer peygamberler peygamberliklerini kanıtlamak için mucizeler göstermiş olmalarına rağmen kendisinin mucizelerini, daha çok Allah’ın bir lütfu ve armağanı olarak göstermesiydi. Mucizeyi sadece kılıcıyla gösterdi.


Hz. Davud öldükten sonra kılıcı elden ele, peygamberlerden peygamberlere ve hükümdarlardan hükümdarlara geçti. Ve en sonunda kılıç mukaddes emanetlerle birlikte Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra İstanbul’a, Topkapı Sarayı’na getirildi.

Bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nin 21/137 numaralı envanterine kayıtlı olan bu kılıcın yolculuğu şöyle gelişti: “Çoğu geceleri uyumayan Yavuz Sultan Selim, hep nedimi Hasan Can ile kitap okuyup ilim konuşurlardı. Hasan Can’ın uyuyakalıp padişahın hizmetine gidemediği gecenin sabahında Yavuz, Hasan Can’a sordu: İmdi ne düş gördün beyan eyle.” Fakat sonradan anlaşıldı ki söz konusu rüyayı Hasan Can değil, Kapı Ağası Hasan Ağa görmüştü. Rüyasını hemen padişahına anlatan Hasan Ağa, “Padişahım, rüyamda gecenin bir vakti kapı çalındı, kalabalık halde gelenler Arap elbiseli ve Arap şimali şahıslardı. Kapının yanında dört kişi durmaktaydı.



Kapıyı vuranın elinde ise sizin ak sancağınız bulunmaktaydı. O bana dedi ki; ‘Bu gördüğün Resul’ün Ashabıdır. Bizi gönderip buyurdu ki; Kalkıp gelsin! Haremeyn (Mekke ve Medine) hizmeti ona verildi. Bu gördüğün dört kimseden bu Ebu Bekr-i Sıddık, bu Ömerü-l Faruk, bu Osman-ı Zinnureyn’dir.


Seninle konuşan ben ise Ali bin Ebu Talib’im. Var Selim Han’a selam söyle'” dedi. Yavuz Sultan Selim ise bu rüyayı yüzü kızararak ve gözyaşları içinde dinledi. Bu hadiseden sonra hazırlıklar tamamlandı ve Mısır seferine çıkıldı. 20 Şubat 1517 Cuma günü Kahire’de Yavuz Sultan Selim adına hutbe okunmasıyla ise Mısır ve Hicaz artık Osmanlı padişahının yönetimi altına girdi.

İçlerinde Hz. Muhammed’in Hırka-i Şerif’i, nalını, oku, Kabe’nin altın oluğu, Yusuf peygamberin sarığı ve Hz. Davud’un kılıcının da bulunduğu bir çok kutsal emanet de Yavuz tarafından Mısır dönüşü İstanbul’a getirildi. Bu sayede Hz. Davud’un kılıcı ve üzerinde kılıcın son sahibi İsa Mesih olacak yazan kılıcın bakır kitabesi de İstanbul’a getirilmiş oldu.




KİTABEDEKİ ARAPÇA METNİNİN TERCÜMESİ

“Muvaffâkiyet ancak Allah’tandır. Ali buyuruyor ki: Bu kılıcı ve levhâyı Mısır’ın sâhibi Melik Mukavkıs’ın hazînesinde buldum. Onda Süryânice ve İbrânice olarak Dâvud’dan bir rivâyet vardı. (Hz. Dâvud) buyuruyor ki: Câlut bana düşmanlığa kalkıştığında, Rabbimin bana öğrettiği şekilde bir kılıç ve ok yaptım.

Ve Allah bana nusret ve zafer nasip etti. Bu kılıcın alâmetlerinden biri de şudur ki: Bir yüzünde, elinde kılıç ve baş olan bir şahıs, diğer yüzünde de taht üstünde bir başka şahıs bulunuyor. O kesik baş Câlut’undur ki benim Câlut’u öldürmemi, tahtta oturan da Süleyman’ı ve her şeye hâkimiyetini remzediyor. Bu mübârek kılıç Yusuf’a ondan sonra da Melik Sancar’a intikâl edecek. Melik Sancar vefât ettiğinde mülkü istilâ edilecek.

Ondan sonra Firavun gelecek ve Mısır’a hâkim olup zulmedecek. Allah ondan bu kılıcı gizleyecek. Kılıcı Firavun’un hanımı Âsiye bulacak. Ve Âsiye îmân edecek. Âsiye’den Hz. Musa’ya, O’ndan kardeşi Hârun’a, Hârun’dan Yûşâ’ya, ondan Melik Şem’un’a, sonra Melik Helbum’a, sonra Melik Melmum’a, Hubr’a, Ehram’a, Melik Defnu’ya, Melik Lahud’a, Melik Meymun’a, Melik Darut’a, Melik Melc’e, Melik Ranan’a, ve Melik Şid’e ulaşır. Daha sonra melikten meliğe, nihâyet Peygamber Zekeriyyâ ve Yahyâ’ya, geçer. Daha sonra da İsa’ya ulaşır. Sonra Nebî’ye arz olunur. Ve o da savaşlarda bu kılıcı kuşanır. Rasûlullah’ın vefâtından sonra kılıç, Hz. Ebû Bekir’e kalır. O da oğlu Muhammed’e mîras bırakır.

Ali bin Ebû Tâlip, Muhammed bin Ebû Bekir’i Mısır’a vâli tâyin edince, kılıç da onunla beraber gider. Vefâtında da kılıç, Yusuf’unn hazînesine geri döner. Ali bin Ebû Tâlip buyuruyor ki: Dâvud’un hükmü burada sona erdi. Ve bu benim, Allah’ın ve Rasûlü’nün gizli ilimlerden bana ihsân buyurduğu cifir ile çıkarttıklarımdır. Ali bin Ebû Tâlip buyuruyor ki: Bu kılıcın üzerinde İbranice isimler ile “Âhiyyen şerâhiyyen, Edvenay, Asbavût, Eleşday” Necrânî olarak “Yâ Kâhir, Yâ Ze’l-batşiş Şedîd, Entellelezî lâ yutâku intikâmuhû” (Ey Kahreden, Ey intikâmına tâkat getirilemeyecek şekilde şiddetle yakalayan) yazılı idi.

Sonra Ömer bin Akîl’e, sonra da Ahmed bin Tolun’a ulaşır bu kılıç. Sonra Muâviye, kılıcı istediğini ifâde eden bir mektup gönderir. Ahmed bin Tolun doğudan batıya cenk eder. Kılıç, Emevî ve Abbâsî devletleri ortadan kalkıncaya kadar batıdaki Fas şehrinde gizli kalır. Sonra kılıç Hâkim bi-emrilllâh’a kalır. O da bu kılıçla Mısır’ın sâhibi olur. Ve kılıç, Yusuf (AS)’ın hazînesine geri döner. Sonra mağrip devleti de yok olur.

Ve bu kılıç Kalavun devletine, sonra da Melik Zâhir Baybars Sicî’ye kalır. Bu melik zamânında mecûsîler, Rasûlüllâh’ın kabrinde hırsızlık için süratle hazırlık yaparlar. Melik rüyâsında Nebî’yi görür. Rasûlüllah, mecûsîler hakkında bilgi verir ve kılıcın yerinden haberdâr eder. Melik uyanınca Yusuf Sıddîk’ın hazînesine girer. Mukaddes kılıcı bulur ve kuşanır. Sonra bir gece Nebî’ye gider. Mecûsîler onunla savaşırlar. Daha sonra Zâhir, Mısır’a geri döner ve nihâyetinde vefât eder. Kılıç da Yusuf’un hazînesine geri döner. Hicrî 880 senesine kadar da gizli kalır. Sâlihlerden bir zât rüyâsında Derfîl Kapısı’nda durduğunu görür. Kapının üstünde uyuyan Osmanlı askerleri fethe kâdir olamamaktadırlar.

Lâkin aslı Rum olan Ahmed ismindeki bir adam bunu başarır ve kapıyı onlar için açar. Sabah olunca (rüyâyı gören) sâlih zât ve Ahmed (ismindeki zât) buluşurlar. (Sâlih zât) rüyâsını Ahmed isimli şahsa anlatır. Ahmed de: “Yâ şeyh, senin rüyânın tâbiri şudur ki: Osmanlı Devleti Mısır’a girecek ve ben de kapının açılışında orada bulunacağım” deyince Sâlih zât ona “doğru söyledin” der. Bahsedilen bu Ahmed isimli şahıs, Osmanlı askerinin Mısır’a gelmesi şeklinde tâbir ettiği rüyâdan sonra kendisi de bir rüyâ görür ve bu rüyâda “ayın yeryüzünde yürüdüğünü, kendisini de atına binmiş, ayla birlikte yürürken” görür. Akın eden Osmanlı askerleri de geçip gittikten sonra ikinci ve üçüncü ay gelir. Birinci ayın kalbinde mim harfi, ikincide bâ harfi, üçüncüde elif harfi gizlidir. (Daha sonra) Ahmed rüyâsında

Hz. Ali’yi gördüğünü ve Hz. Ali’nin ona bakarak “Ey Ahmed” diye hitâp edip, Davud (AS) ın kendi yaptığı kılıcının yerini haber verdiğini ve şöyle devâm ettiğini söyler: “Allah sana kolaylık sağlayacaktır. Kuzeye Bafan’a git. Benî Asfar’ın çıkışı yaklaştı. Elif, Mısır’a intikâl edecek. Benî Asfar’ın çıkışı Osmanlılardan ilk ismi Baykünta olan bir hükümdar zamânında olacak. Benî Asfar’ı bu mübârek kılıçla katledecek. Ve bu savaş Rüsten diyârında olacak. Sonra Elif, Mısır’dan gelecek. Allah onlara nusret nasîp edecek.

Sonra Mısır, Hicaz, Şam, Irakeyn, Fars, Rüşt, Benî Asfar diyarlarına, Efrenc diyârının yarısına mâlik olacak. Osmanoğulları devleti tamâma erdikten sonra, Mehdî (AS) zamanına kadar kâfirlerle mücâhede edecekler. Allah onlardan râzı olsun. Sonra bu kılıç, zamânın sâhibi Mehdî’ye intikâl edecek ve İsa (AS) da bu kılıçla tek gözlü Deccal olan münâfık ibni Siyat’ı öldürecek. Allah ve Rasûlü gizli ilimlerden bunları bana bildirdi. Gaybı ancak Allahü Teâlâ bilir. Hamd, bir olan Allah’a mahsustur. Efendimiz Muhammed’e, âile ve ashâbına salât ve selâm olsun.”

Ahit Sandığının Sırrı Nedir (Ahit Sandığı - Tabut-u Sekin)

“Peygamberleri devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekîne ile Mûsâ ve Harun’un manevî mirasından bir bakiyyenin bulunduğu  ve meleklerce taşınan bir sandığın gelmesidir. Eğer iman etmeye niyetli iseniz bunda, elbette sizin için delil vardır.”(Bakara, 2/248)



Kaynaklarda Tabut hakkında çok farklı rivayetler vardır. Hepsindeki ortak nokta şudur ki; Hz. Musa (as)’ın vefatından sonra, Yahudiler Allah’a isyan etmeye, hak yoldan çıkmaya başladılar. Bu sebeple Allah Amalikaları onlara musallat etti ve sandığı onlardan aldılar. Nihayet Talut’un melikliğine bir alamet olarak geri geldi.(bk. Alusî, Bakara, 248. ayetin tefsiri).

Eski Ahitteki bilgiye göre, Sandık Yahudilerle savaşan Filistinliler tarafından  alınıp götürülmüş, fakat onların elinde sadece yedi ay kalmıştır. Allah’ın başlarına getirdiği değişik musibetlerin sebebi olarak gördükleri sandığı tekrar götürüp yerine (Beytu’ş-şems’e) teslim etmek zorunda kalmışlardır.(bk. Samvail el-evvel, el-Eshah: 6/1).

Bu açıklamalar Tabut’un maddî bir sandık olduğunu göstermektedir.

Akdu’d-dürer fi Ahbari’l-Muntazar(1/34-şamile) adlı eserde, söz konusu tabutun Hz. Mehdi zamanında Taberiye göletinden çıkarılacağına dair bilgi yer almaktadır.

Eğer söz konusu hadis rivayeti sahih ise, bu durumda ilgili ayetle bir paralellik kurulabilir. O takdirde, söz konusu tabutun kaybolması özellikle o devirde İsrailoğulları için bir hezimet alameti olduğu gibi, onun yeniden bulunması, onların zaferlerinin nişanesi oldu. Onun Hz. Mehdi devrinde yeniden bulunması da inkarcılar karşısında hezimete uğrayan Müslümanların da hâkimiyetine bir alamet olabilir.



Bu gibi bilgiler genellikle yorum olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, Mehdi kelimesinin “Antakya’daki sandığı bulacağı” anlamında kullanılması, ilgili rivayet doğrultusunda yapılan bir yorumdur.

Mehdi kelimesinin maddî bir sandukçayı bulmaktan çok, manevî bir sandukça olan Allah’ın rızasına götüren hazineye ulaşan kimseyi ifade etmektedir. Bu maddî sandık, o manevî sandığın bir nişanesi gibi görülebilir.

Mehdi, Allah tarafından -Fatiha suresinde işaret edilen- sırat-ı müstakime hidayet edilmiş/dosdoğru yola iletilmiş kimse demektir. Nitekim, hadiste dört raşit halife için de “sünnetü’l-hulefai’r-raişidine’l-mehdiyyin = hidayete erdirilmiş raşid halifeler yolu” ifadesi kullanılmaktadır.(bk. Ahmed b. Hanbel, 4/126).

İmam-ı Rabbani Hz.Mehdi Hakkındaki Sözleri

HZ. Mehdi ve HZ. İsa konusunda İmam-ı Rabbani'nin sözleri

Hz.Mehdi'nin Çıkış Alametleri Gerçekleşti

Bazı din adamları son dönemde Hz.Mehdi'nin İslam Ahlakını bu yüzyılda hakim etmesini ve Hz.İsa'nın yeniden zuhur edeceğini ısrarla gizlemek istiyorlar.Ancak herkes ve herşey Allah'ın yarattığı kadere boyun eğdiği için Hz.Mehdi'nin ve Hz.İsa'nın İslam Ahlakını tüm dünyaya hakim edişine kimse engel olamayacaktır.Çünkü bu kaderde var.Büyük İslam alimleri de eserlerinde bu konuyu dile getirmişlerdir.Bunlardan bazıları Bediüzzaman Said Nursi hz.leri, İmam Rabbani gibi alimlerdir.Şimdi İmam Rabbani'nin konu hakkındaki sözlerini size aktarmak istiyorum:



HZ. MEHDİ VELAYETİN EN YÜKSEĞİNDEDİR.

(İmam-ı Rabbani, Mektubat, s. 357. Mehdi ve Deccal, Şaban Döğen, s. 153)

Kaynak:kutubisittedemehdiveisa

CABİR İBN-İ ABDULLAH'DAN RİVAYET EDİLEN "MEHDİ'NİN ÇIKIŞINI İNKAR EDEN, MUHAKKAK MUHAMMED (SAV)'E İNDİRİLENİ İNKAR ETMİŞTİR. Meryem'in oğlu İsa'nın inişini inkar eden de muhakkak kafir olmuştur. Deccal'in çıkacağını kabul etmeyen de muhakkak kafirdir."

(Mektubat-ı Rabbani, 1/611

MUHBİR-İ SIDDIK RESULULLAH (SAV) EFENDİMİZİN HABER VERDİĞİ KIYAMET ALAMETLERİNİN HEPSİ HAKTIR. Onlarda yalan ihtimali yoktur. Onlar arasında şunlar vardır:

Alışılmışın aksine, Güneşin Mağribten (Batıdan) doğması.

MEHDİNİN ZUHURU.

Ruhullah İsa’nın nüzulü.

Deccalin çıkması.

Ye’cuc ve Me’cuc’un zuhuru.

Dabbe-i arzın çıkması,

Semadan bir dumanın zuhuru ile insanları kaplayıp onlara elim bir azab ile azab etmesi...

Kıyamet alametlerinin sonuncusu odur ki, Aden tarafından bir ateş çıkacaktır.

(İmam-ı Rabbani, Mektubat-ı Rabbani, 2. cilt, 380. Mektup, s. 1177-1178)

MEHDİ’NİN ZUHUR ZAMANI YAKINDIR. ONUN ZUHUR ZAMANI OLAN YÜZ (ASIR) BAŞINA GELİNCEYE KADAR NİCE MEBDE’LER (BAŞLANGIÇLAR) VE MUKADDİMELER (ÖNE GEÇEN) ZUHUR EDECEKTİR.

Resulullah (sav) Efendimizin doğduğu gece, Kisra’nın sarayı sallandı, on dört şerefesi de yıkıldı.

Mecusilerin ateşi söndü. Halbuki, o ateş bin seneden beri yanardı; bu müddet içinde hiç sönmemişti.

MEHDİ DAHA BÜYÜKTÜR. ONUN SEBEBİ İLE, İSLAM’A VE MÜSLÜMANLARA BÜYÜK TAKVİYE GELECEKTİR. ONUN VELAYETİNİN DAHİ, ZAHİR VE BATIN BÜYÜK TASARRUFU VARDIR. NİCE HARİKA HALLERİN VE KERAMETLERİN SAHİBİ OLACAKTIR.

ONUN ZAMANINDA, NİCE HAYRET VEREN HALLER ZUHUR EDECEKTİR.

... Bir hadis-i şerifte, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“KÜFÜR HER YANI İSTİLA EDİP HÜKMÜ CEMİYET İÇİNDE AŞİKARE İŞLENMEDİKÇE, MEHDİ ZUHUR ETMEZ. BU VAKİTTE, VAKİ OLAN İSE, KÜFRÜN İSTİLASIDIR. ONUN KUVVETİDİR. İSLAM’IN VE MÜSLÜMANLARIN DAHİ ZAAFIDIR.

Bu vakit, Resulullah (sav) Efendimizin, ehl-i İslam’ın garib düşeceklerini anlattığı devirdir. Onlara ne mutlu. Ayrıca, Resulullah (sav) Efendimiz onları müjdelemiştir.

(İmam-ı Rabbani, Mektubat-ı Rabbani, 2. cilt, 381. Mektup, s. 1184-1186)

MEHDİ, FİTNELERİN ZUHUR ETTİGİ BİR ZAMAN ARALIĞINDA GELECEK.

(Mektubat-i Rabbani 2-258)

HER YÜZ SENE BAŞINDA BU ÜMMETİN ULEMASI ARASINDAN BİR MÜCEDDİD GELECEK VE İSLAM DİNİNİ İHYA EDECEKTİR (CANLANDIRACAKTIR). Bilhassa aradan bin sene geçtikten sonra. Zira, böyle aradan bin senenin geçtiği vakit, geçen ümmetlerde ulü’l- azm bir peygamberin geldiği vakittir. Ama bu aralarda, hangi peygamber olsa iktifa (yeterli bulmak) edilirdi.

Bu içinde bulunduğumuz vakte gelince... MARİFETTE TAMAM BİR ARİFİN VE ALİMİN GELMESİ GEREKİR Kİ, GEÇEN ÜMMETLERDE GELEN ULÜL’AZM BİR PEYGAMBERİN MAKAMINA KAİM OLABİLSİN.

(İmam-ı Rabbani, Mektubat-ı Rabbani, 1. cilt, 234. Mektup, s. 536-537)

BU ÜMMETİN AHİRLİĞİ, İKİNCİ BİNİN BAŞLAMASI İLE BAŞLAR. YANİ RESULULLAH EFENDİMİZİN İRTİHALİNDEN (VEFAT ETMESİNDEN) İTİBAREN.

DİNİN TEYİT HASLETLERİ (KURAN HÜKÜMLERİNİN KUVVETLENDİRİLMESİ), MİLLETİ TECDİDİ (MİLLETİ YENİLEMESİ) BU İKİNCİ BİNDEDİR.

BU DAVANIN DOĞRULUĞUNA ADİL ŞAHİD, İSA’NIN, MEHDİ’NİN BU BİN İÇİNDE VAR OLUŞLARIDIR.

(İmam-ı Rabbani, Mektubat-ı Rabbani, 1. cilt, 261. Mektup, s. 628)

GELECEĞİ VAADEDİLEN MEHDİ, DİNİN TERVİCİNİ (DEĞERİNİ ARTIRMAYI), SÜNNETİN İHYASINI MURAD ETTİĞİ ZAMAN, bid’at ile ameli adet edinen, hasene zannı (güzel zan) ile dine karıştıran hayretle şöyle diyecektir:

- Bu kimse, dinimizi kaldırmak ve hak dinin yolunu izale etmek (ortadan kaldırmak) istiyor...

(İmam-ı Rabbani, Mektubat-ı Rabbani, 1. cilt, 256. Mektup, s. 582-583)

İSA (AS) NÜZUL ETTİĞİ, HATEMÜ’R-RÜSÜL RESULULLAH (SAV) EFENDİMİZİN GETİRDİĞİ KURAN’A TABİ OLDUĞU ZAMAN, KENDİ MAKAMINDAN YÜKSELİR; TEBAİYET (İTAAT) YOLLU HAKİKAT-İ MUHAMMEDİYE’YE (MUHAMMED’İN DOĞRULARINA) ULAŞIR. RESULULLAH (SAV) EFENDİMİZ'İN DİNİNİ KUVVETLENDİRİR.

... Ulül-azm peygamberlerden birinin ahd (yemin, söz) zamanı uzadığı, mesela irtihali (vefatının) üzerinden bin sene geçtiği zaman, enbiya-i kiramdan (şerefli peygamberlerden) veya rüsül-ü izamdan (büyük elçilerden) biri gönderilir, o irtihal eden peygamberin dinini takviye eder ve kelimesini yüceltir.

Bunun devresi tamam olduğu zaman, ulül-azm peygamberlerden bir başkası gelir, kendi dinini yeniler.

Anlatılan mana üzerine, Allah-u Teala şöyle buyurdu.

"Zikri Biz indirdik, şüphesiz onun koruyucuları Biziz." (15/9)

... ARADAN BİN SENE GEÇTİKTEN SONRA, MEHDİ’NİN GELİŞİ DE BUNUN İÇİNDİR. ONUN MÜBAREK KUDÜMÜNÜ (GELİŞİNİ) HATEMÜ’R-RUSÜL RESULULLAH (SAV) EFENDİMİZ MÜJDELEMİŞTİR. İSA (AS) DAHİ ARADAN BİN SENE GEÇTİKTEN SONRA NÜZUL EDECEKTİR.

(İmam-ı Rabbani, Mektubat-ı Rabbani, 1. cilt, 209. Mektup, s. 455-456)

GELMESİ VAAD OLUNAN MEHDİ’NİN DAHİ RABBI (TERBİYE EDİCİSİ) İLİM SIFATIDIR. HAZRET-İ ALİ GİBİ, İSA İLE MÜNASEBETİ VARDIR. HAZRETİ İSA’NIN BİR KADEMİ HAZRET-İ ALİ’NİN BAŞINDA OLUP BİR KADEMİ DAHİ HAZRETİ MEHDİ’NİN BAŞINDADIR.

(İmam-ı Rabbani, Mektubat-ı Rabbani, 1. cilt, 251. Mektup, s. 566)

...GELECEĞİ VAAD EDİLEN MEHDİ, VELAYETİN EKMELİYETİNİ ALACAKTIR. BU TARİKAT-I ALİYYE ÜZERİNE GELECEK VE BU SİLSİLE-İ ALİYYEYİ TAMAM VE TEKMİL EDECEKTİR. ZİRA BÜTÜN VELAYET NİSBETLERİ, BU NİSBET-İ ALİYYENİN ALTINDA BULUNMAKTADIR. Sair velayetlerin, nübüvvet makamı kemalatından nasibi azdır. Amma, bu velayetin ondan yana bol nasibi vardır. Bunu da, daha önce anlatıldığı gibi; Hazret-i Sıddık’a bağlanması dolayısı ile alır.

(Mektubat-i Rabbani, 1 cilt, sf. 570)

BÖYLE ARADAN "1000 SENENİN" GEÇTİGİ VAKİT, GEÇEN ÜMMETLERDE ULÜL'L AZM BİR PEYGAMBERİN GELDİGİ VAKİTTİR.

(Mektubat-i Rabbani, 1/495) 

... İŞBU MAKAM CİDDEN PEK YÜCEDİR. RESULLULLAH (S.A.V) EFENDİMİZİN ASHABI, BU MAKAMA ÇIKMA İMTİYAZINA NAİL OLMUŞLARDIR. HALK ARASINDAN SEÇİLİP BU MUAZZAM DEVLETLE ŞEREFYAB OLMUŞLARDIR. ALLAH ONLARDAN RAZI OLSUN. 

Bu makamın sahibi için, diğer makamların sahiplerine nazaran, tam bir imtiyaz vardır. Bu makam sahipleri arasında bulunan birbirine benzerlik, diğer makamların sahipleri arasındaki benzerliğe nazaran pek azdır. Ama diğer makamların sahipleri, bir yönde olmasa bile, diğer bir yönde birbirlerine benzerler. BU MAKAMA BAĞLILIK, ASHAB-I KİRAMDAN (ULU SAHABELER) SONRA, İNŞAALLAH TAM BİR ŞEKİLDE MEHDİ ALEYHİSSELAMDA ZUHUR EDECEKTİR...

Şeyh Nazım El Kıbrisi Hz.Mehdi Hakkındaki Sözleri

Şeyh Nazım Kıbrısi efendi, 2004 yılında buyurmuştur: “Bu zaman Efendimizin buyurduğu zamandır. “ Hazreti Mehdi’nin zamanı 7 senedir. O’nun zamanında Deccal de gelecektir.  Deccal’i öldürmek için İsa As. gökyüzünden gelecektir.

 O büyük harbin sebebi Türkiye olacaktır. Türkiye’deki hareket büyük harbe dönüşecektir. Türkiye’nin başındakiler Avrupa’ya bağlanalım, Amerika’ya bağlanalım, Rusya’ya bağlanalım diyecekler. Sonunda Rusya’ya bağlanalım diyenler galip olacaktır. Rusya ile beraber olunca bütün Rusya karşıtı devletler ayağa kalkacaktır. Büyük Harp İskenderun’da Amuk ovasında olacaktır. Bir milyon islam tarafından asker gelir. Bir milyon da kafir Rus tarafından asker gelir. Büyük muharebe olur.



O muharebede Hz. Mehdi daha görünmez. O harpde kafirler, dinsiz imansızlar, komunizm, faşizm, nazizm; izim’cilerin hepsi telef olur. İstanbul zapt olunur. İstanbul’da bir seda: Deccal çıkmıştır. Şerrinden sakınmak isteyenler Şam’a, Mekke ve Medine’ye sığınsın. Millet oralara gidecek.

Deccal 40 gün dünyayı dolaşır. Bizim zamanımızla 1 sene 6 veya 7 aydır. Fesadlık için, dini bozmak için dolaşacak. Onun üzerine Allah Zülcelal, İsa As.’ı gönderir. İsa As. Deccal’in kafasını kesip Cehenneme yollayacaktır. O vakit bütün dünya İslam’a açılmıştır. İşte bu zaman yaklaşıyor. Kendini korumak isteyen Allah’a kaçsın. Korunmayanlar, korumak istemeyenler hepsi gidecektir. Çok yakındır. Kendisi doğmuştur. Çık diye daha emir verilmemiştir. Çık diye emir aldı da çıktı mı bir tekbir alır, bütün bu teknoloji ölür. Hiçbir alet çalışmaz. Ne uçaklar uçar, ne zırhlılar yürür, ne gemiler yüzer, ne arabalar çalışır. Elektrik enerjisiyle çalışan her şey durur. Mehdi As. İslam’ın kuvvetini gösterecektir. Allah o günleri bize göstersin. Allah bizi Mehdi As’a kavuştursun.”

1. "Türkiye'de bir inkilap olur."
2. " Mehdi (a.s.) zuhurundan evvel bir hareket olacak, cenup hududu açılacaktır. Suriye hududu kalkar Şam'la bir olur."

Ruslar meydanı boş bulup bize saldıracak, bizim ordumuz güneyde Amik ovasında olacak o esnada Ruslar rahatça girecekler.  Fakat "Ruslar Avrupa boğazları kullanmasın diye tedbiren İstanbulu işgal etmiş de 6 ay sonra kendiliğinden çıkmış gibi duruyor

Yine Şeyh Efendi'nin bir sohbetinde Almanların da fırsattan istifade Ruslar'a ve Japon'un Çin'e saldıracağını, başka ülkeler de vardı saydığı böylece 3. Dünya Savaşı çıkıyor ve anlattığına göre ellerindeki bütün nükleer bombaları kullanıyorlar

Hadiste diyor ki "
Yakında siz Rumlar'la emin bir sulh yapacaksınız.
Sonra siz gaza edeceksiniz.
Onlar da gerinizde sizin gaza ettiğinize düşman olacaklar.
O harpten muzaffer çıkacak ve ganimet alacaksınız.
Sonra yeşil bir ovaya konacaksınız.
Orada bir Rum neferi salibini kaldıracak ve diyecek ki: "Haç galip geldi."
Ona müslümanlardan birisi karşı koyup, kendisini öldürecek.
Bunun üzerine Rumlar muahedeyi bozacak ve gadredecekler.
Büyük muharebeler olacak.
Sizin için toplanacak ve 80 sancak halinde üstünüze gelecekler.
Her bir sancak altında 12000 kişi olarak."

Bu hadiste anlatılan Haç galip geldi olayından sonra Amuk ovası savaşı gerçekleşiyor. Ama bilemiyorum, Amerika var, Rus var, müslümanlar var. Ruslarla savaştığımız kesin, aşağı Irak'a girince niye girdiniz diye bize saldıracaklar ama Amerika bu olaya nasıl dahil oluyor onu bilemiyorum. 12000 kişilik 80 sancak da Ruslar'a ait.

Hadis tercümesinde Benî Esfer yazıyor yanına parantez içinde Rumlar yazıyor ama Şeyh Efendi ona Ruslar diyor. Bu arada kaynak Rumuz el- Ehadis. Bir alttaki hadiste aynı konuyla ilgili sadece Rumlar yazıyor, acaba orada da Benî Esfer'i mi kastediyor anlayamadım.



AMİK OVASINDA SAVAŞ

(Hatay) Amik ovasında Muharebe olur. Ne Rus ne Çin hiçbiri galib gelmez. 100 Rus 100 Çin olsa dümdüz edecekler gene de.
Dünya boşalacak. 5 te 2 kalır
Mehdi a.s gözlere zahire inecek; lakin herkesin görmeye hakkı yoktur.
Rusun da sırtı çok kaşınıyor ona da binecekler.
İstanbuldan 80 fırka Asker gidecek Amik ovasına ve Kıbrıstanda.
Şamdan bir kuvvet gelir diyor Şeyh Efendi hz. Amik ovasında çatışır Melhame (en büyük savaş 3.dünya harbi) orda olur Amik ovasında...

3 te biri kaçar 3 te biri şehid olur 3 te biri galib gelir...

Rus taraftarları  aramayla bulunmaz daha hepsi süpürülecek...
İlk başta Osmanlının çökmesi gerekiyordu Adetullahı tehyic için ve ardından gelen bu hadise en büyük Velinin gelirken en büyük fitneyi durdurması için...
Ardından İstanbulun fethide olacak (Hicri 1453 de) (2032)

MEHDİNİN GELİŞİ VE SULTAN 4. SELİM

Hz. Mehdi (a.s.)‘ın gelişi

İslam'ın son Peygamberi Hazreti Muhammed (Aleyhis-Selam)'ın Kendisinden sonra kıyamete kadar yaşanacak devirler şöyle sıralanmaktadır (İmam Ahmed Bin Hanbel , 4.273):

1) Hulefa-i Raşidin Devri;Dört büyük Halife'nin (Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali) ard arda geleceği devir
2) Umera Devri;Şam'da Emevilerin, Bağdat'ta Abbasilerin Emir-il Mü'minin (mü'minlerin başı) olacağı devir
3) Müluk Devri; Osmanlı Padişahlarının halifeliği devralıp müslümanları idare edecegi devir
4) Cebabire Devri; Müslümanların tek elden yönetilmeyecegi, Kur'an-ı Kerim'e riayet edilmeyen "Ahir Zaman" devri. Zulmün ve küfrün arttığı, inançsızlığın moda, müslümanlığı yaşamanın ise avuç içinde ateş tutmaktan daha zor olduğu devir.
5) Hazreti Mehdi ve Hazreti İsa Devri;Mü'minlerin tekrar bir bütün haline gelip tüm dünya üzerinde adaletin ve Allah'a imanın yayılacağı devir.

Peygamberimizin (a.s) neslinden olan Hz. Mehdi ve yeryüzüne geri inecek olan Hz. İsa'nın zuhuru hakkındaki rivayetler şöyledir:

Hz. Mehdi'nin zuhurundan önce, dünyayı kaplayacak olan bütün zamanların en büyük savaşı (armagedon) çıkar. Bu savaş üç ay sürer ve dünya nüfusunun büyük bir kısmı telef olur (bir habere göre, yedide altı nisbetinde). Ölecek olanlar zalimler ve kafirlerdir.

Mehdi (a.s.) Medine'de zuhur eder ve üç kere "Allah-u Ekber" diye tekbir aldığında bütün ateşli silahlar durur, savaş biter. Aynı zamanda dünyada teknolojiye hayat veren enerji yok olur.

Savaş durduktan sonra, Hz. Mehdi Şam ve Konya üzerinden İstanbul'a vararak Mukaddes Emanetleri teslim alır ve Deccal'ın Horasan (İran)'dan ortaya çıkmakta olduğunu ilan eder.

Daha sonra, Deccal ve ordularına karşı cihadı başlatmak üzere Şam'a geri döner. Bu arada, Deccal Kudüs'e gider ve oradan tüm dünyaya küfrü yaymak üzere kırk günlük bir seyahate başlar.

Kırk gün tamamlandıktan sonra Hz. İsa nüzul eder, Deccal'ı Şam yakınlarında öldürür ve Hz. Mehdi ile Şam'da buluşur. Mehdi (a.s.)'ın hükmü yedi sene sürer. Ondan sonra ise, Hz İsa bütün dünyada kırk yıl hükmeder. Bu zaman içerisinde kötü ve şeytani hiçbir şey kalmaz ve dünya adeta cennet gibi olur (Altın Çağ). Kırk yıl sonunda Hz. İsa (a.s.) Medine'de ruhunu teslim eder ve Peygamberimizin (s.a.s.) yanına defnedilir.

Sonra kötüler ve şeytaniler dünya üzerinde azar azar yeniden ortaya çıkar ve on yıl boyunca çoğalırlar. Bu on yılın sonunda, mü'minler cennetten gelen rüzgarı teneffüs edip ruhlarını teslim eder ve kıyamet geriye kalan kötüler ve kafirlerin üzerine kopar.

Şimdi yaşadığımız zaman, tabii ki cebabire devridir. Zulüm ve küfürle birlikte doğal afetlerin, kaza ve belaların, savaşların ve terörün çoğalması, bu dönemin de sonuna yaklaştığımızın işaretidir.

Mehdi a.s. ve Sultan 4. Selim buluşması

“Ya Resulallah, kıyamet ne vakit kopar?”, sorusuna, bir mübarek Cuma günü hutbede iken şöyle cevap vermişlerdir; “Ey Müminler! Biliniz ki, benden sonra Hülefa’i Raşidin gelir. Sonra mülk ve saltanat devri ile birlikte Emevi’ler gelir. Sonra Abbasiler gelir

Ve sonra ey Ashabım! Bir Selim gelir emaneti alır ve en son bir Selim daha gelir, emaneti verir. Eğer, kimdir bu Selim diye soracak olursanız, bilin ki adına Osmanlı İmparatorluğu denilen ve o devirde kılıcı en keskin olan Islam devletinin Padişahı, birinci Sultan Selim Han bizzat benim emrim ile Mısır’ı fethedip Abbasi’ler den emanetlerimi teslim alır.

Sonra o şanlı imparatorluk 700 yıl boyunca Allah’ın dinini ve benim sancağımı üç kıtada yayar ve dalgalandırırlar. Ve yine sonra, ey ashabım! Biri gelir bu saltanatı yıkar. Böylece Cebabire devri girmiş olur ki, bu devirde küfür Islam üzerine hakim olur. Müslümanlar türlü eziyetler görürler ve horlanırlar.”, diye buyurur.

Bu üzücü ve yıkıcı haber karşısında ağlamaya başlayan ashabının yüzündeki gözyaşlarını gören Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve selem mübarek baş parmağı ile şehadet parmağının arasını işaret ederek; “Üzülmeyin, ey ashabım! Elbet bu devrin de bir sonu vardır ki, fazla sürmez. Sonunda sancak, düştüğü yerden kalkar. Allah’ın emriyle Sultan geri döner ve hak yerini bulur. Dağılmış olan ümmetim yeniden hilafet sancağı altında toplanırlar.

Lakin ondan önce bir Melhame’i Kübra olur ki, bu Beni Asfar (Rus) kabilesinin Türk kavmine saldırmasıyla başlar. Adına ‘Büyük Budama’ denilen öyle büyük bir savaş olur ki, dünya doğu ve batı olmak üzere iki cepheye ayrılır. Nitekim doğu’nun batı’ya karşı yapacak olduğu bu savaşta insanların yedide altısı telef olur. Üç ile yedi ay kadar sürecek olan bu müthiş ve görülmemiş savaşta Beni Asfar kabilesi Amik ovasında tamamen imha edilir.

Sonra, ey Ashabım! Üç tekbir sesi duyulur ve benim temiz soyumdan kırkıncı neslimden, öz be öz torunum olan Muhammed’ul Mehdi aleyhisselam zuhur eder ve bu savaşı durdurup Garbi Roma ile Şarki Roma’yı (Vatikan ve Istanbul) fetheder.

Akabinde derhal Konya’ya gelir ve orada ihtişam ve tazim içinde benim kutsal emanetlerimden mübarek kılıcımı son Selim olan Osmanlı padişahı 4. Sultan Selim Han tarafından bizzat tören ile, teslim alıp beline kuşanır.”

Dolayısıyla, bunun gibi daha birçok Hadis’ler mevcud’dur ki Riyaz’us Salihin’de yazmaktadır.

Mehdî aleyhisselâmın çıkışı nasıl olacak?

Vaktin sahibine vakit yakın geldi, Mehdî a.s.’ın yetişmesine az kaldı; birisi Türkiye meselesidir, bir hükümet gelecek üç ay komünist rus tertibi olacaktır, lâkin bütün Türkiye değil, ahali de ordu da ikiye ayrılacaktır. Şam hudûdu açılır ve hudut kalmaz. Sonra üç ay içinde büyük muharebe çıktığında Mehdi a.s.’ın çıkmasına üç ay var demektir. Komünistlik öldü ama komünistler hâlâ duruyor. Onların iflâhı kesilecek ve bitecektir. O temizlik olacaktır.

İskenderun Amuk Ovasında büyük muharebe olur. Eskiden Amuk Ovası bataklık içerisinde bir yermiş, Türkler sancağa girdikten sonra Allah’ın hikmetiyle kanallar açtılar ve bataklık kurudu. Komünist ordularıyla İslâm askeri orada karşılaşacak deniyor.

İslâm askeri üç bölük olur; bir bölüğü döner kaçar, ikinci bölük şehid olur. Üçüncü bölük sebat eder ve Cenâb-ı Hakk’ın nusreti yetişir ve sol komünist ordularının hepsini süpürür geçer. Cenâb-ı Hakk onlara ilahi nusretini göndedir, ta İstanbul’a kadar açılır.

Büyük Şeyh Efendi Hz.’leri, gayb Alman kuvveti çıkacak dedi, gayb Almanın kuvveti bir taraftan Rusun üstüne yürür. Japon ise Çinin üstüne yürür.

O vakit Mehdî a.s.’a tekbir alsın diye emir verilir. Onun şimdiki makâmı Hicazdadır. Bir mağara içerisinden bir su akar, gece baktığında yıldızlar gibi nur geçer. İçerisine yaklaşmaya izin yoktur cin tayfası muhafaza ettiğinden etrafına girilmez. Dokunan taş kesilir. Etrafta taş kesilmiş çok insan sûretleri vardır.

Orada tekbir alındığında; ilk tekbirde teknoloji diye bir şey kalmaz. Kuvvet membaını bitirdi mi biter. O da bir kutup elindedir, şalteri şırak diye aşağı döndürdü mü hiçbir alet edevat işlemez, makine devri diye bir şey kalmaz. Hz.Mehdî a.s. bu makina devrini yani teknoloji denilen insanlığı yıldıran ve kendisine taptıran sahte ilâhı yıkacaktır. O birinci tekbirde gider;

İkinci tekbiri ne radyo ne de televizyona gerek kalmadan magripten maşrıka bütün dünya işitecektir, Allâhuekber! bütün müminlere hakiki îman nuru ve aslandaki gibi şecaat giydirilecek;

Üçüncü tekbirde Şama ayak basılır, kâfirlerin kalplerine korku sarılır. Kâfirler kurtulmak, başlarının çaresine bakmak için paniğe düşerler. Şamdan Humus, Trablusgarp, Konya, Bursa, İstanbul, Halep, Hama olarak yedi konakta namaz kılar ve biat alır.

Yedinci konakta İstanbul’a konduğunda Sancağı şerîfi ve mukaddes emânetlerin hepsini alır. O emânetlerin pörsümüş hali gidecek ve Efendimiz s.a.v.’in zamanında nasılsa aynen öyle olacaktır. Bu kerâmettir. Hz. Mehdî a.s. kerâmetle yürür.

İstanbul’da biat verir gökyüzünden bir sedâ gelir ki; “Ey insanlar,ey müminler, Allah’ın düşmanı müslümanların düşmanı hüruc etmiştir. Onun şerrinden kendini korumak isteyenler Şam’a gelsin” Mekke,Medîne ve Kudüs de dahildir.

Îsa peygamber gelinceye kadar Şam’da mahsur kalırlar. Cenâb-ı Hakk, Îsa a.s.’ı gönderdiğinde, Îsa Peygamber gökyüzünden sabah namazında iner. Hz. Mehdi a.s.,namaz için mihrâba girer ama heybetli Îsa Peygamberin geldiğini görünce mihrabtan geri çekilir ve mihrâbı işaret edip Îsa Peygamberi davet eder. İsa Peygamber;
---kimin için ikamet edildiyse o imamdır
---ikamet sizin için edildi.

Efendimiz s.a.v. hadiste bildirmiştir; “ Ey benim ümmetlerim, Meryem oğlu Îsa gökyüzünden indirildiği gün size ne kadar ferahlık ve müjde olacaktır. O günkü imamınız sizdendir” ben indiğimde imam sizdiniz, imamlık sizin için edilmiştir. Bunun üzerine Îsa Peygamber, ümmeti Muhammedîden olduğunu tahakkuk etmek için, Hz. Mehdî a.s.’ın arkasında durur ve namaz kılar.

Deccal çıkışı

Mehdi a.s. çıktıktan hemen 40 gün sonrada Deccal çıkar. Deccalin yeryüzünde 40 hükmü var. Arkasından Îsa peygamber iner, Deccali öldürür ve Deccalle beraber bütün Yahudileri de öldürür. Yahudiler tükendiği vakitte bütün dünya rahattır. Îsa peygamber dünyada 40 sene İslâm şeriatıyla hükmedecek, Allah’ın kanunuyla emredecektir.

HZ. Isa (a.s.) ile Deccal:

Ahir zaman Peygamberi; “Dünyanın hakimiyeti kafirlerin elinde olacak” Diye haber verdi, bildirdi. Deccal gelecek tüm kafirleri elinde toplayacak. İsa a.s. gelince Deccal ile kılıç dövüşü yapacaktır.

Sâhibuzzaman Mehdî a.s. zamanında bütün tarîkatlar durur, toplanır ve Nakşibendilerin izinden yürümeye başlar. Allah o günlere yetiştirsin. Beklenen gelir demişler.

TÜRKİYEDE BİR İNKILAP OLUR

 Şeyh nazım kıbrısi hzleri 101 olay olur mehdi çıkmadan diyordu. 99 u gerçekleşti buyurdu ve ve geriye iki tane kaldı dedi.

1) Türkiye de bir inkılap olur: bunun ne olacağını söylemedi. ben 3 sene içinde (2009+3: 2011) bir şey olacağı kanaatindeyim. Belki bu AKP hükümeti, belki de 2011 de olacak seçimde başa geçecek parti.

Buyurdu ki Türkiye’ye bir iktidar gelir ve sadece "bir" bölge komünist şekilde yönetilmeye başlar.

2) Armagedon: Bakalım görelim. 3 sene içinde olacak dedi şeyh Nazım Kıbrısi hazretleri.  Olmadan üç ay kadar öncesinde Türkiye- Suriye sınırı açılır dedi.

2011 yılında bir iktidar başa geçecek. (2011 Haziran seçimlerinde AKP üçüncü kez iktidara geldi.)
Bir bölgede komünist bir yönetim.
Armageddon 3 sene içinde olacak. (2009’a göre 2011 yılında savaş olmadı.)
Armageddon savaşından 3 ay önce Suriye sınırı açılır.

Güneş patlaması veya güneşten gelecek manyetik dalgalar. aslında bu ilk defa olacak bir olay değil daha öncede 1859 yılında olmuş. bu güneş patlamaları kısa süreli telsiz kesintileri radyo televizyon frekanslarını etkileyerek onların geçici süre işlevini yitirmesine neden olmuş. ancak nasa bu defa çok yüksek bir manyetik dalga bekliyor. ve olacak olan hasar: tüm elektrik sisteminin çökmesi hiç bir teknolojik aletin kullanımının mümkün olmaması ve bu hasarın düzeltiminin 20 yıl zaman alacağını belirtiyorlar. ve olacak olan tarih: 12 eylül 2012 olarak belirttiler. tam da Şeyh Nazım Kıbrısi hz. lerinin belirttiği tarih.

 Mehdi ( a.s ) gelmezden evvel Arap  kabileleri birbirine girecektir. 
Nazım Kıbrısi’nin: 23 Kasım 2010 tarihli  ve çeşitli zamanlardaki konuşmalarından...

Bu Muharremden gelen Muharreme kadar Türk çökecek, Şam çökecek, Bağdat çökecek, İran çökecek, Mısır çökecek, Libya çökecek, Hicaz çökecek, Yemen çökecek, Sudan çökecek, Somali çökecek, Pakistan çökecek, Afganistan çökecek, Kafkaslar çökecek...

Bütün bu rejimler yürümez. Bütün memleketlerde bu demokrasi denen berbat şey gidecek... Hiyerarşi yani saltanat gelecek. Yani bir kişi idare edecek.

Alman da çöker, Fransız sallanıyor, İspanya çöker. İngiliz imparatorluktur. Daha fazla salahiyetle gelir. Her Majesty’den sonra gelecek oğlu tam salahiyetle gelecek. Parlameni  silip süpürecek. Ruslar yıkılacak. Çin içinden kaynıyor. Japonya imparatorluktur. Hindistan tek olacak. Afganistan tek olacak. İran tek olacak. Yemendeki muzır gidecek, tek olacak.

Bu sene Haccül ekberdir. Vaktin sahibi Haccül ekberde bilinir. Bu Haccül ekber geçerse ondan sonra yedi sene geçmesi gerekir. Buna dünyanın tahammülü yok. Onun için kalbime rahat oldu. Bu sene Arafat vakfesi Cuma günü olur. Haccül ekber 70 hac değerindedir. Ümid ederim vaktin sahibi çıksın.

Dağda mı barınır, ovada mı barınır. Büyük şehirler boşalmalı... 1941 den bu yana 70 senedir Mehdi bekliyorum. Allah 70 sene bekletti. Gelsin artık.  Büyük şehirler kırılıyor, milyonlar gider.

 Kaddafinin işi dünyayı berbat edecek.

Filistinde Orta Şarka hükmedecek, 10 devlete yönetecek bir sultan gelecek.
Hicaz gelecek Muharreme kadar onun işi de belli olacak.
Sallanıyorlar, hepsi gidecek.
Recep ayında (Haziran 2011) çok acayipler görünecek.
Baş baş olacak, ayak ayak olacak. Demokrasi ayakları baş, başları ayak yaptı.

Vaktin sahibi sizden gelecek. (Türklerin içinden).
Melhametül-kübra (büyük savaş) ile Konstantiniyyenin fethi arasında 6 ay vardır. 7. ayda Deccal çıkar.

İstanbul iki defa fetholunacak. Tekbirle fethedeceklerdir.

 (Osmanlı) Sultanların en sonuncusu (Vahdettin) kuvvetini yitirir. Deniz yoluyla memleketten çıkar. Sonra o sultan neslinden bir kimse gelir. İstanbula sultan olur. Mehdi emanetleri ondan alacak.

Bir Selim emanetleri alır. Bir Selim’de Mehdiye teslim eder. (Yavuz Sultan Selim ve 5. Sultan Selim).. Sultanzadeler onu kabul etmiyor. Allah onu gizliyor. Suikast yapmasınlar diye... Heyeti (yüz şekli) Sultan Hamide benzer.

Ocak 2011 tarihli konuşma...

Bütün sistem değişecek. Ağaç içinden çürümüştür, yıkılacak. Devamı yoktur artık bunların...
Onun için bu Recep ayına kadar, şimdi 5 ay var, galiba sizin seçimlerin olduğu aya geliyor. Beşincisi seçimlerin olacağı ay Haziran Receptir. Bir şeyler olacak. Anormal bir hadisenin vukuu beklenmektedir.

Belki de bu meclis bir daha kurulmayacaktır. Belki de Türkiye’de tek kişinin hükümranlığı olacak. Buna Başkanlık sistemi dersiniz.  Yani her türlü bu milletin menfaatına uyan varsa onlar meydana çıkar. Ne kadar milletin, dinin, İslamın aleyhine olan komploları yapanların tuzak ve hileleri birden kaybolur.

Nazım Kıbrısi’den:

Zuhuriyet içinde iki mesele kalmıştır. Türkiye´de bir inkilap olur ve bir de Rus yıkılır.
Bu rus yani koministliğin yıkılmasına rayi olan bir hareket olacak bütün dünyada. Ki o Melhame-i Kübra denen büyük harbdir! Onun akabinde Mehdi Aleyhisselam çıkacaktır.

Hazreti Ali efendimiz Basra´da minbere çıktı. Basra´nın büyük camiisinde bir hutbe okudu, öğleden ikindine kadar. Hutbet-ul Beyan derler ona, ki herşeyi ayan beyan etti. Bize o hutbelerden beş on sayfası geldi. Ötekileri evliyaların kalblerinde gizli durur. Bazı bazı söyletirler onlara.

Ve onun biriside kendisinin Hazreti Mehdi aleyhisselam zamanında gelip o´nun veziri olacağına dair olan sözüdür. Ve şimdi o devirdeyiz. Ve Hazreti Ali efendimiz o mecliste o zülfikarla beraber oturmaktadır. ...

Re: Şeyh Nazım Kıbrısi Efendiden Haber Var

Muhyiddin ibn-i arabinin yazılarında belirttiği gibi, 3. dünya savaşı rusyanın Türkiye'nin üzerine yürümesi ile başlayacaktır. yani Türkiye ye saldıracaktır ruslar. aynı anda ruslar bir kanattanda doğu almanya nın içinden batı almanyaya ve berline aniden saldıracaklar. ama birdenbire durum değişicek ve batı, doğu ile birlikte olacaktır. rusların istediği gibi olmayacaktır. ve Muhyiddin arabi hz.lerinin dediği gibi Rusya: Türkiye ve İrana dalınca güneye doğru hareket edecekler(bir önceki sohbetlerde Abdullah dağıstaninin dediği gibi bu durum ABD nin Türkiyedeki üslerini tehdit edecek ve ABD Türkiye ile yanyana savaşacaklar) Allah da ruslara karşı almanların ve japonların kalplerine intikam tohumu serpmiş. ve üçüncüsü Türkiye. sonuç olarak sovyetler tarih olacak.

RUSYA NE İSTİYOR?

Şu deli Peter dedikleri rus imparatorun hedefi Rusya'yı dünya'da bir numara yapıp dünya'ya hüküm etmekti. Şimdi Avrupa ve Asya arasında tutulmuş durumdalar ama hayalleri sıcak denizlere varmak.

Ve Rusya çok iyi biliyor ki, kim orta doğu'yu kontrol ederse üç kıt'ayı Avrupa, Asya ve Afrika'yı kontrol eder. Orta doğu hem zahir hem batın güç merkezidir. Rusla'rın hayali oraya gelmektir. Tek engelleri Türkiye ve eskiden Osmanlı Imparatorluğu idi. Bu güçlü imparatorluk'u bertaraf etmeye calısıyorlardıki güney'e hint okyanusu'na ve orta doğu'ya yollar açılsın. O zamanlar Osmanlı Imparatorluğu vardı. Şimdi ise yolu kesen güçlü Türk devleti var.

Türk ordusu Kuzey Irak'a girince, Irak bölgelerine girmek uluslar arası yasalara karşı diyecekler, niye girdiniz diyecekler Ruslar. Çünkü Bağdad ile Rusya arasında bir karşılıklı askeri yardım anlaşması var. Ve Rusya şimdi tüm gücünü topluyor ve hazırlanıyor. Türk ordusu Irak'a girdiği vakit, Ruslar kuzey'den gelecekler.

Bu Rusya'nın son şansı yüz yüzyıllarca sürdürdükleri hayali gerçekleştirmeye. Bu fırsatı kaçırırlarsa biliyorlarki Rusya yerine Amerika dünya'ya hüküm sürüp orta doğu'yu tamamen kontrol altına alacak – son fırsat Ruslara. Ve şimdi aniden gelmeye hazırlanıyorlar.

Amerikalılar Bağdad'ın işini hızlı bitirip Suudi Arabistan'a gidecekler, çünkü oradaki yönetimden mutlu değiller. Emir 'Abdullâh ve yardımcıları Amerika'ya karşılar. O yüzden Amerika Suudi Arabistan'ı zamanı gelince üç parçaya bölecek. Birinci bölge kutsal yerler. Bu yerler Haşimilere verilecektir. Aynı eskiden olduĝu gibi. Ehlu sünne ve l-Cemaat Mekke ve Riyad yerlerini kontrol altına alacak. Diğer bölgeler anlamsız.

Sonra Amerikalılar Iran'a geçip işini bitirecek. Suriye ellerini havaya kaldıracak. Amerika'ya karşı gücü yok. Suriye, Lübnan ve Mısır Amerika'ya karşı savaşmaya güçleri yok.

O bölgede en önemli ve en tehlikeli hareket Rusların hareketi olacak. Kendilerini hazırlıyorlar. Asya ve Avrupa'danda destek bekliyorlar. Avrupa'nın solcularından bekliyorlar. Chirac ve akılsız Alman başbakan'ın günleri sayılmışdır. Chirac Ingiltere'yede karşı bir tehlike. Ak denizde bulunan Amerikan gemilerini ateşe tutabilir. O yüzden buradan oraya gidiyorlar…

Ama X. Söyledi ki bana Rus ordusu Türkiye'nin sınırlarına gelmiş. 800 000 Rus askeri Karabağ bölgesinde toplanıyor. Güçlü bir ordu topluyorlar ve bekliyorlar. Türk ordusu ise Trakya'dan birlikler alıp güneye gönderiyor. Böylece Ruslara Istanbul'a girmek kolay olacaktır.

Istanbul boş olacak. Askerlerin çoğu Amik denilen bölgede olacaklar. Burası Aleppo'nun kuzey'inde bir yer. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) bir hadisine göre bu bölge büyük savaşın olacağı yer. Amerikan Hava Kuvvet'lerin Üstü bulunduğu Incirlik şehirin altında bulunuyor bu Amik ovası. Bu ova beklenen büyük harbin yeri olacak.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.s.) derki „beni asfar" yani kırmızı başlılar (komünistler) Amik ovasına gelecekler. 80 birlik olacak ve her birinde 12000 asker. X'in haberine göre şimdi 800 000 asker Türkiye sınırlarında bekliyor. Gelecekler. Amerika böyle gelince, bunlar böyle gelecek ve bölge kilitlenecek.

O yüzden Amerika Irak'ın işini çabuk bitirmeye bakacak. Onlar da Rusları bekliyor. Çok asker dolu uçak gemileri geliyor. İskenderun'a. Ordular toplanıyor o bölgede. Ve Allah biliyor doğru sayıları ne kadar…

Büyük şeyh hep bana anlatıyordu. Şam'dan da Amik ovasına Ruslara karşı savaşacak bir güç gelecek diye. Bu ordu üç bölümden olacak: Birinci birlik kaçacak çünkü savaşmaya halleri yok. İkinci birlik savaşacak ve şehit düşecek. Sonra üçüncü birlik çıkacak yola. Allah'dan manevi destek yetişecek ve bu birlik Rus ordusunu darmadağın edecek. Türkiye'ye yollar açılacak. Ruslar bu bölgeden düşecekler.

O sırada Alman'lar Avrupa'dan Rusya'ya ve Japon'lar Asya'dan Çin'lere saldıracak… Ve yine bir hadis derki „Al-Malhame ü-kürâ" (büyük savaş) ve Konstantinopl'in ikinci fethi 6 ay içinde olacak diye. Yedinci ayda Deccal çıkar.

Deccal ordusunu yahudiler ve şerefsiz kadınlar'dan toplar. Sonra Mehdi aleyhisselam ve Seyyidina Isa çıkarlar ve Deccal ve inanmıyanların işlerini bitirirler… 40 gün sürer Deccal'ın hükmü. Horasan'dan çıkar. Şu an kendisi hint okyanusun'da bir görünmeyen adada (melekler tarafın'dan) tutuluyor. Zamanı vakti gelince Hindistan'dan gelip, Iran'a ve Horasan'a yürüyecek. Tüm dünyayı gezecek. Gezisi Şam kapılarında son bulacak. Seyyidina Isa gelip Deccal'ı öldürecek. Başka kimse deĝil.

06.05.2011 İhtar!

Türkiye o zaman, ikiye ayrılır ordu. Biri Rus tarafıdır. Biri Müslüman tarafıdır.

Kıbrıs’taki ahaliye de pişmiş tavuğun başına gelmeyen gelecektir!

Bundan sonra Rus galip gelecek, koministler galip gelecek, Baasîler galip gelecek, Kaddafi galip gelecek… İmkanı yok! Kapandı o! Buraya kadardır. 70 Rus, 100 Çin imdat verse onlar galip gelemez!

Şam bize aittir. Bitti. Ayağa kalktı Şam madem, mağlup olarak oturamaz! Şam Allah’ın has bir merkezidir. İslam’ın intişar edeceği yayılacağı yerdir. Binaenaleyh zannolunmasın ki zahiri kuvvet her işi halleder. Manevi kuvvetle bunları yıkacaklardır. Değil mi ayet? “Kalplerine korku salındı” diyor. Kalplerine o korku verildi mi bitti onların işi, elindekini atıp kaçacak.

Tükenir burası. Burada üç yüz bin Türk mü var? Elli bin kalır. İki yüz elli bin denize. Rum bir milyon mudur? Yüz bin kalır. Dokuz yüz bini denize.

Beşten iki kalır. Öyle dedi değil mi? Beşten iki kalır. Beş milyarsa dünya nüfusu üç milyarı… boşalacak dünya.

Amerika Islam olacaktir

Hazreti Muhammed s.a.v. in istediği Evliyaların istediği Amerika'nın islam olmasıdır.
Onun gayreti ile beraber İslam ayağa kalkacaktır. Ve Amerika tarafından İslam kabul
edilecektir. Amerika islam olacaktır. Bu yakındır.

Büyük evliya Muhiddin ibni Arabi hazretleri; „Kıyamet gelmeden önce bütün ingilizler
müslüman olacaktır“ diye haber vermistir. Amerika da aynıdır. Kılıçları İslam'a karşı olan milletlere çevrilecektir.

MEHDİ’DEN ÖNCEKİ SON FETRET

Nazım Kıbrısi’nin Berlin hutbesinden alıntıdır:

O fetret devri de gelecektir ahirinde dünyanın, bütün müslümanların başında başı kalmayacak ve İslam' a karşı olanlar, münkir olanlar, kafir olanlar, onlar müslümanlara etmedik eziyeti zulmü bırakmayacaklar, bununla beraber: ‘Sonra benim ehli beytimden Cenab-ı Allah bir kimseyi gönderecektir ki; o gelecek olan zat sahibul keramet, sahibul adalettir, tam adalet, tam insan, tam keramet üzerine olan bir zat-i ali kadirdir, kadri yüce bir kimsedir, benim nesli pakimdendir, 40. torunumdur, o gelecektir İslam’ın başına, emanetleri teslim alacaktır.

Yine en sonunda Yavuz Sultan Selim Emanetleri teslim aldığı gibi en sonunda gene Osmanlı’dan bir Sultan Selim gelse gerektir, ondan da vaktin sahibi olacak Mehdi aleyhisselam emanetleri teslim alsa gerektir. İşte önümüzde bu var şimdi. Bu zahmetli günler ilelebet değildir, gözleri aydın değil kara olsun İslam düşmanlarının.

Ondan sonra dediler ki o islam düşmanları: "bu böyle gidecek."

Biz diyoruz ki: Hayır gidemez! Bosna düşecek değildir. İstanbul' da düşecek değildir. Anadolu' da düşecek değildir. Kosava´ da, Sancak' ta düşecek değildir. Makedonya´ da düşecek değildir. İslam Alemi düşecek değildir. Hepsi ayağa kalkacaktır.

Şark-i Roma' yı alan ve Peygamber efendimizin methine mazhar olan Fatih Sultan Mehmed Han gibi bir başka Sultan gelecek ve Garb-i Roma' yı fetih edecektir. Bu da müjdemizdir.