Perşembe, Aralık 27, 2018

Abdullah Gürbüz (Abdullah Baba K.s) ve Hz Mehdi Hakkında Sohbeti

Peygamber Efendimizin (sav) İbn-i Abbas (ra)’dan rivayet edilmiş hadis-i şerifte;

“Nasıl helak olur! Bir ümmet ki; Evvelinde Ben, sonunda Meryem oğlu İsa (as) ve ortasında da Ehl-i Beyt’imden Mehdi Âli Resul vardır”

Mehdi kelime manası olarak hayrı şerri birbirinden ayıran demektir. Mehdi resul Cenabı Peygamber (sav)  ümmetinden olup gerek fenni gerek tefsir fıkıh gerekse manevi ilimlerle de tekâmül edip seyri süluk aşamasından geçtikten sonra Allaha vuslat olarak peygamber varisi makamına gelmiş olacak bir zattır.

Mehdi ve İsa (as)’ın Allah-ü Teâlâ’nın izni ile ahir zamanda zuhur edecekleri ve tüm âleme İslam-ı hâkim kılacakları kaçınılmaz bir gerçektir.   Bu gerçek, gerek Ayetlerle, gerekse hadislerle bizlere bildirilmiş ve kendimizi buna hazırlamamız için telkinlerde bulunulmuştur.



Efendi Hz.leri de bu gerçeğin üzerinde çok durmuş ve bunu kendisine tâbi olan dervişleri ile paylaşmıştır.

Öncelikle sorumuza “Ahir Zaman” kavramını, açıklamakla başlayalım.

Ahir Zaman“ Dünyanın son dönemi” anlamına gelmektedir. İslam’a göre ise “Kıyamete yakın bir zamanda yaşanacak dönemi” ifade etmektedir.

Kuran-ı Kerim’de ki işaretleri ve peygamber Efendimizin hadis-i şeriflerini, bir araya getirdiğimizde bu konu ile ilgili önemli sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

Ayet ve hadisler ışığında, ahir zaman iki safhalı olduğu görülmektedir. Birinci devre; dünyanın maddi ve manevi sorunlarla dolu olduğu dönem, bunun ardında gelecek ikinci devre ise; “ Altınçağ” olarak adlandırılan, Kuran ahlakının ve her alanda, üstün bir refahın yaşanacağı dönemdir. Dünyada Altınçağın da sona ermesi ile birlikte, çok hızlı sosyal ve ahlaki çöküş yaşanacak ve bundan sonra ki dönemde kıyamet saatinin gelişi beklenecektir. Ahir zamanın en önemli olaylarından birisi Hz. Mehdi’nin varlığı ve er geç zuhur edeceğidir.

Alâeddin Ali B.Hişam Muttaki Hindi “ Er-Reddü…” kitabında şöyle diyor:

“ Allah’ın rahmeti sana olsun bil ki; vaat edilen Mehdi’nin var oluşunda hiç kuşku yoktur. Üç yüz hadis ve birçok eserde hatta daha fazlası ile bu kanıtlanmıştır. ”

Ayrıca Şemseddin Muhammet B. Ahmet Sefareyni, bu konuda bir manzume yazmış ve bu manzumeye bir şerh (açıklama) yazmıştır. Aşağıda ki özet açıklaması bu şerhten alınmıştır.

Kıyamet gününün en büyük alametlerinden birisi de hakkında tevatür (kuvvetli haber) derecesini aşacak derecede hadis bulunan bir kişinin zuhur edeceğidir. Bu kişi imamların sonuncusudur. Hz. Peygamber’den sonra peygamber olmayacağı gibi, ondan sonra da imam olmayacaktır. Bu imam Fâtıma oğullarındandır. Birçok hadis hafızları Mehdi’nin Peygamber soyundan olduğu kabul etmişlerdir. Böyle mütevatır bir konuya sırt çevirmek yakışık olmaz. Hak ehlinin inancına göre, “Mehdi İsa Mesih’ten ayrıdır. Mehdi Mesih’ten önce zuhur edecektir”

Peygamber Efendimizin birçok hadis-i şerifi de bizlere Mehdi Âli Resul’ün mutlaka zuhur edeceğini müjdelemektedir.

Hz. İbni Mes’ud (ra) rivayetle; “Dünyanın ancak bir günlük ömrü kalsa Allah (cc) Hz.leri o bir günü uzatır ve Ehl-i Beyt’imden ismi ismime, babasının ismi babamın ismine uygun birini meydana çıkarır. (Mehdi a.s. ) O da dünyayı adalet ve nefasetle doldurur. Daha önce zulm ve cevir ile doldurulduğu gibi.”

Hz. Ümmü Seleme (ra) rivayet etmiştir; “ Mehdi benim Ehl-i Beyt’imden ve evladı Fâtıma’mdandır.”

Mehdi Alâ Resul Ne Zaman Ve Nasıl Zuhur Edecektir?

“ Ve istiyoruz ki yeryüzünde zayıflatılanlara lütfedelim, onları önderler yapalım, onları mirasçı kılalım” ( Kasas /5)

Bu Ayet-i Kerime ile ilgili İmam Muhammet Bâkır ve Cafer-i Sadık şöyle buyurmuşlardır;

“ Bu Ayet ahir zamanda zuhur edecek olan, zalim ve firavunları yok edip yeryüzünde doğudan batıya kadar hüküm sürecek, zulümle dolmuş iken adaletle doldurarak olan Emir sahibine aittir. (O’nun hakkında nazil olmuştur.)

Allah(cc) mümin kullarını hiçbir zaman mahzun ve kederli bırakmaz. Müminler sıkıntı ve zulm ile karşılaştıklarında onları feraha erdirecek ve refaha kavuşturacak kurtarıcılar yollamıştır. Mehdi Âli Resul’de bu kurtarıcılardan birisidir. O Peygamber olarak değil sadece Peygamberimizin (sav) vekili olarak gelecektir.

O’nun zuhur edeceği dönem ile ilgili İslam peygamberi (sav) Hz.leri şöyle buyurmuştur;

“Ne zaman, adaletsiz hakimlerin eliyle zulüm ve haksızlık, hile ve dolandırıcılık, tüm insanları ezmeye başlarsa, benim temiz ailemden, benim isim ve nişanımı taşıyan Semavi bir kurtarıcı kıyam edecek ve huzur her yere yayılacaktır.”

Amira bint-i Nufeyl der ki:

─  İmam Hüseyin (ra) şöyle buyurduğunu duydum;

“ Sizlere birbirinizden uzak olduğunuza söylemedikçe, birbirinizin yüzüne tükürmedikçe, birbirinize kâfir demedikçe ve bir birinize lanet okumadıkça, beklediğiniz (Hz. Mehdi’nin zuhuru) vuku bulmayacaktır.” Arz ettim ki:

─  Öyleyse o zamanda hiçbir hayır yoktur. Buyurdu ki:

─  Hayrın hepsi o zamandadır. Kaim kıyam edecek ve bunların hepsini ortadan kaldıracaktır.

Süleyman bin Bilâl der ki; Hz. Hüseyin (ra) şöyle buyurduğu nakledilmiştir;

Bir gün adamın biri Hz. Ali’nin yanına gelerek:

─  Ey Emirel Müminin! Bize Mehdi (as)’dan bahseder misiniz? Diye sordu. Hz Ali şöyle buyurdu:

─  Gitmesi gerekenler gidip de müminler azaldığında ve fitneler gittiğinde işte orada ( yani uzak bir yerde zuhur edecektir.)

Ahmet b. Muhammed b. Münzir rivayet ediyor:

Hz. Ali oğlu Hz. Hasan buyurdu:

─  Dedem Rasulullah’a (sav) sordum:

─  Ehl-i Beyt’ten olan Kaim ne zaman zuhur edecektir?

Buyurdu:

─  Ya Hasan! Kuşkusuz ki onun zuhuru kıyametin oluşuna benzer… O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir.

(Kıyametin aniden meydana geleceği gibi Mehdi(as)’da aniden zuhur edecektir)

Buraya kadar ki bölümde Mehdi Âli Resul’ün ne zaman zuhur edeceğine dair hadis ve rivayetleri nakletmeye çalıştık. Şimdi de nasıl zuhur edeceği konusuna değinmek istiyoruz.

“ Eğer istersek, onlara semadan bir mucize indiririz de ona boyunları eğilip kalır” (Şuara /4)

Bu Ayetin nazil oluşu ile ilgili olarak İmam-ı Cafer-i Sadık şöyle buyurmuştur;

“ Kaim (Mehdi) kıyam etmeden önce gökten biri seslenir. Bu sesi perde arkasındaki kadınlar, doğudaki ve batıdaki tüm insanlar duyar. Şu Ayet bu konuda nazil olmuştur. “ İstersek onlara… ve onların boyunları eğilip kalır”

Bu konuya işaret eden hadis-i şerifler şöyledir:

Naim Hz. Ali’den (ra) rivayet etmiştir;   

“ Semadan bir münadi “ Hak Al-i Muhammed’dedir” şeklinde bağırdığı zaman Mehdi zuhur eder, herkes sadece O’ndan konuşur, O’nun sevgisini içer ve O’ndan başka bir şeyden bahsedemezler.”

“ Çok yaygın ve sona ermesi mümkün görülmeyen bir fitne çıkacak ve bu fitne semadan üç kez “ Emir Mehdi’dir, gerçek O’dur”şeklindeki nidaya kadar sürecektir.

“ Gökten şöyle bir ses duyulacak; “ Ey insanlar, artık Allah cebbarları, münafık ve yardımcılarını sizden uzaklaştırdı. Ümmet-i Muhammed’in en hayırlısını başınıza getirdi.”

“ O günün alameti; Semadan bir el uzanacak ve insanlar ona bakacak ve göreceklerdir”

Esma binti Umeys’ten rivayet edilmiştir;

“ O günün alameti semadan uzatılmış ve insanların kendisine bakıp durduğu bir El’dir ”

Hadis-i şerifte gecen “El” keyfiyeti bilinmeyen bir gücü simgelemektedir. Bu “El’in” bizim bildiğimiz manada bir el olmadığını biliyoruz. Bu konuyu bir Ayeti Kerimenin meali ile açıklamaya çalışalım.       

“Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir…”

Yukarıda ki Ayet müteşabih yani Kuran-ı Kerim’in değişmeceli manalara gelen ayetlerindendir. Bu Ayetteki “El” Allah’ın kudreti, tasarrufu manasına gelmektedir. Aynı şekilde yukarıda ki hadislerle bahsedilen “El” de bunun gibi farklı manada kullanılmış mecazi bir ifadedir.

Allahuâlem semadan yayılan televizyon yayınına ait dalgalar bir nevi el gibi bir güç oluşturmaktadır. Bu el hemen her eve uzanır ve herkes tarafından görülebilir. “İnsanlar ona bakacak ve görecekler” cümlesi de bu hususa işret etmektedir.

Şunu belirtelim ki; Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri aynı manada şunları söylemektedir:

“ Rivayetlere göre, Deccal çıktığı gün de bütün dünya işitir. En iyisini Allah(cc) bilir. Bu rivayetler tamamen sahih olmak şartı ile açıklaması şudur: Bu rivayetler mucizâne haber verir ki, “Deccal zamanında haberleşme araçları… O derece terakki edecek ki, bir hadise bir günde umum dünyada işitilecek. Rayda ile bağırır, doğu-batı işitir ve gazeteler okunur… Diye zuhurundan on asır evvel telgraf, telefon, radyodan mucizâne haber verilmektedir.”

Yukarıdaki hadis ve rivayetlerden de anlaşılacağı gibi Mehdi Âli Resul halk tam zuhurundan ümidi kestiği anda zuhur edecektir. Onun zamanında yaşayıp ona yardım edenlere ne mutlu! Ona düşmanlık besleyip, ona ve onun emrine karşı çıkanlara ve onun düşmanlarından olanlara eyvahlar olsun!

Cennet Mekan Abdullah Baba (ks) Hz.leri ;

Şu anda Mehdi Âli Resul henüz kendisinin Mehdi Âli Resul olduğunu ve maneviyattaki derecesini bilmiyor. Ancak Allahu Teâlâ Hz.leri vakti geldiğinde, onun Mehdi Âli Resul olduğunu inanan, gerçek müminlerin kalbine bildirecektir.

İnanan insanlar olarak bizlerin üzerine düşen vazife nefsi hevai heveslerimizi bir kenara bırakıp, kendimize çeki düzen verip yolumuza sımsıkı bağlanarak, kendimizi o kutlu günlere hazırlamak olacaktır.

Elbette ki her şeyin en doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir…

Abdullah Gürbüz (Abdullah Baba K.s) ve Hz Mehdi Sohbeti

Mehdi (as) Resul'un zuhurunu Cennet Mekan Abdullah Baba (ks) Hz.lerinin sohbetlerinde defaten bizlere aktarmıştır. Mehdi (as) gelecek diye insanları kandırarak Hacca götürenler, Mehdi gelecek diyerek tesbihatlar çektirenler, Kur'an'ı Kerim okutanlar vb.diğer amelleri işleyenlerin yaptıklarıyla değil, Allahu Teâlâ’nın izniyle Rasulullah Efendimiz tarafından Mehdi Resul’e emrin tebliğ edilmesiyle mümkün olacaktır.

Mehdi (as) Resul şu an yaşamakta olup görev tevdi edilmediği için vazife almış değildir. Onun için bu şekilde tevhidler çekmek yada farklı bir takım işler yapmak Mehdi (as) zuhuruna sebep olacak davranışlar değildir.



Cennet Mekan Abdullah Baba (ks) Hz.leri

Şu anda Mehdi Âli Resul henüz kendisinin Mehdi Âli Resul olduğunu ve maneviyattaki derecesini bilmiyor. Ancak Allahu Teâlâ Hz.leri vakti geldiğinde, onun Mehdi Âli Resul olduğunu inanan, gerçek müminlerin kalbine bildirecektir.

Bu şekilde davranışları tavsiye edenlerin ya da ortaya koyanların yapmak istedikleri kendilerini öne çıkarmaktan başka bir şey olmasa gerek. Bu kişiler kendi hayallerini hakikat gibi göstererek çevresinde ki iyi niyetli insanlara empoze etmeye çalışan zavallı kişilerdir. Kaldı ki Cennet Mekan Abdullah Baba (ks) Hz.leri dervişlerine bu hak ve hakikati manevi olarak bizatihi bildirilecektir.

Bu davranışlar içinde olan kişilerin adı sanı konumu ne olursa olsun itibar edilmez. Bu davranışlar içinde olanların Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hz.leriyle ilgi ve alakası yoktur.

Bu tür davranışların karşılığını gayri Müslim topluluklar içinde bulunan evangelistler olarak görmekteyiz. Allah'ı kıyamete zorlamak için haritalarda belirledikleri yerlere içkihaneler, fuhuşhaneler yaparlar. Her türlü fenalıkları çekinmeden yaparak kıyametin kopuşunu öne almaya çalışırlar. Bu tür sapık fikirler Yahudiler tarafından ortaya atılmış olup şeytanın vesvesesiyle zayıf karakterli insanlarda yer bulabilmektedir.

Kıyametin vakti zamanı bellidir. Allahu Teâlâ nurunu tamamlayacaktır. Bunlar insanların sapık subuk hareketleriyle ne bir saniye önceye alınır ne de bir saniye sonraya. Allahu Teâlâ güç ve kudret sahibidir.

Müslüman feraset sahibi olmalıdır. Müslüman uyanık olmalıdır. Her söylenen sözü bir mihenk taşına vurmalıdır.

Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hz.lerinin hayatında biz böyle şeylere hiç rast gelmedik. Bu yüzden de itibar etmeyiz. Abdullah Baba Hazretleri günümüzde yaşanacak olayların her merhalesini kısım kısım dervişlerine anlatmıştır. Mehdi Resulün her adımını, hangi noktada ne olacağına dair bilgiler elimizde mevcuttur.

Mehdi (as) zuhuruyla alakalı olarak Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hz.lerinin bahsettiği merhalelerden hiçbiri daha gerçekleşmemiştir. Bizler İslam için mücadelemizi yapıp nefsi terbiye ederek Allaha vuslat yolculuğumuzda Mehdi (as) bekleyeceğiz. Yan gelip yatarak Mehdi (as) zuhurunu beklemek saflıktan öteye geçmeyecektir. Rasulullah (sav) İslam davasını yaymak için dişini bile kırdığını düşünürsek yan yatarak anca hayaller âleminde gezmiş oluruz.


Abdullah Gürbüz (Abdullah Baba K.s) Kimdir Kısaca Hayatı

HADİM'ÜL FUKARA ABDULLAH GÜRBÜZ (KS) HAZRETLERİ

İslam âleminin ve Tasavvuf yolunun müstesna bir ferdi, ilim, irfan, edep, tevazu, ask ve vecd hali ile, Islam'in rahmet kapılarını insanlığa açan Hadim-ül Fukara Nevşehirli Abdullah Gürbüz (KS) Hazretleri 5 Nisan 1933 yılında Nevşehir ilinin Herikli Mahallesinde Dünyaya teşrif etmişlerdir.

4 erkek, 1'i kız, 5 kardeş olan Abdullah Baba(KS) Hazretleri'nin Babası, Nevşehir eşrafından (Gubbasanogullari) lakabıyla tanınan Mahmut efendi, muhterem valideleri ise Feride hanımdır.

Abdullah Baba (KS) Hazretlerinin daha çocuk yaslarda iken, pek çok harikulade halleri ve rüyaları cereyan etmiştir. Emsalleri ile oynamaya ve eğlenmeye iltifat etmeyerek Allah-u Teâlâ Hazretlerine kul olmanın en büyük saadet olduğunu anlamış ve küçük yaslardan itibaren, Hak'k yolda mücadele etmeye başlamıştır. Bunun yanında da elinden geldiği kadar insanlara yardımcı olmaya çalışmıştır. Uçsuz bucaksız bir feyiz kaynağı olan Abdullah Baba (KS) Hazretleri, henüz 7 yaşlarında iken bebesi Mahmut Efendi, Kurşunlu Camii İmamı Saatçi Hafız Efendiye götürür ve ona Kur-an'i Kerimi öğretmesini söyler. O Camide, hem Kur-an' Kerim öğrenip, hem de Müezzinlik görevini sürdürür. Fatihayi Şerifi her okuduğunda “Bu ümmil kitaptır, bunun sırrına mahzar olalım Ya Rabbi” , diye ağlar, dualar eder.

Abdullah Baba (KS) Hazretleri genç yasta ticarete atılmış ve henüz 17 yaşında iken muhterem zevceleri, Âmine Hanim ile evlenmişlerdir. 3'ü kız, 3'ü erkek, 6 çocukları olmuştur. Fakat Züleyha ismindeki kızı ve Ebubekir ismindeki oğlu küçük yasta vefat etmişlerdir.

Bu ikisinden hariç, 1953 yılında büyük kızı Hatice dünyaya gelmiştir. Bundan sonra 7 yıl çocukları olmamış, 1960 yılında, ikinci çocuğu Hasan dünyaya gelmiştir. 1964 yılında ortanca kızı Aişe ve 1966 yılında da küçük oğlu Nuh Naci dünyaya gelmiştir.

1953 yılında askere giden Abdullah Baba (KS) Hazretleri 1956 da, askerlik vazifesini tamamlayarak memleketine döndükten sonra, bir yandan ailesinin nafakasını kazanmak ile uğraşırken, asil gayesi olan Allah'a kulluk görevini yerine getirmek için ibadetler yapıyor, ayni zamanda ilim kitapları okuyordu, bunlar arasında, Saidi Nursi Hz.lerinin risalei nur külliyatını büyük bir ihlas ve samimiyetle okumaya devam eder. Aradan bir müddet geçer ve o zamanda Said-i Nursi Bediüzzaman Hazretleri rüyasında ona risalesinin tamam olduğunu ve Kadir-i Tarikatından bir Mürsid-i Kamile intisap etmesini söyler. Rüyayı gördüğü günün sabahı Sih Aga isminde bir zat evlerine gelerek;



Sen, bugün ne rüya gördün?, diye sorar. Daha sonra Sih Aga cebinden bir kağıt çıkarır;

“Abdullah Efendi, bu ders, Abdülkadir Geylani Hz.'lerinin dersidir”, buna iyi çalış, diye nasihat eder. Bundan sonra, onun verdiği dersi çekmeye baslar, bir yandan da baba mesleği olan deri imalatçılığına devam ederek imal ettiği derileri, civar illere götürüp satar, bu şekilde geçimini sağlardı.

Bir gün İskilip’e deri satmaya gider ve asil tasavvuf yolundaki en önemli yolculuğu bu vesile ile baslar. Kendisi, Çorumda ki, Mürsid-i Kamil Hacı Mustafa Anaç (KS) Hz.'leri ile görüşüp 1960 yılında gördüğü rüyasını o zata anlatmış ve ondan da Rufai dersi almıştır.

Bu tarihten itibaren Abdullah Baba (KS) Hazretleri bir takim manevi haller yasamaya baslar ve içindeki yangını söndürecek, kendini Allah ve Resulüne vasıl edecek Hak dostu bir Mürsid-i Kamili, Cenabı Zülcelal Hazretlerinden niyaz eder ve bu yakarışı sonunda rüyasında 1965yilinda, Hızır (AS) ve Adem (AS)'in işareti ile Antep de bulunan Kadiri üstadı Muhammed Bilal Nadir (KS) Hazretlerine intisap etmiştir.

Bilal Nadir Hazretlerinin himmet ve feyzi ile kısa zamanda kendisinde büyük manevi değişimler zuhur etmiştir fakat Bilal babanın 1969 yılında vefat etmesinden dolayı durmayarak, kendisini Hakka vasıl edecek olan Mürsid-i Kamili istiharesinde Hızır (AS), İlyas (AS) ve Zekeriya (AS)'in işareti ile, Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine intisap etmiştir.

Bundan sonra Abdullah Baba (KS) Hazretleri gönlündeki volkanı bir nur seli halinde akıtacak, Ledünni İlminin anahtarını verecek, gayelerin gayesi olan Allah'a kavuşturacak, O'na teslim edecek zatı bulmuş ve üstadına tam bir teslimiyet göstererek manevi yolda ilerlemeye başlamıştır. Bununla beraber maddi yönden sıkıntılı ve çok meşakkatli günleri olmuş ama bir an dahi Hakk’ın rızasından ayrılmamıştır.

1971 yılında üstadı ayakkabı alıp satmasını söyler ve bu tarihten itibaren kundura isine baslar. Bir yandan ailesinin geçimi için çalışıyor diğer yandan Allah ve Resulüne olan bağlılığı, muhabbeti gün geçtikçe artıyordu.

Çorumlu Haci Mustafa Anaç Hazretleri, Abdullah Baba (KS) Hazretlerinde ki cevheri görmüş ve onun vuslata erebilecek kabiliyette birisi olduğunu anlayarak manen onun yetişmesi için çalışmıştır.

1978 yılına gelindiğinde Abdullah Baba (KS) Hazretleri Konya ya Mevlana Celaleddin-i Rumi (KS) Hazretlerini ziyarete geldiklerinde, türbenin hizmetinde bulunan bir zat kendisine iltifat göstererek;

Efendim, bu gece dîvan burada toplandı. Size manevi görev verilmesi için işaret ettiler. Mevlana hazretleri sizin için çok hoş şeyler söyledi. Bütün piranlar tasdik ettiler ancak Muhammet Nakşibendî hazretleri daha erken olduğunu söyledi ve ileri bir zamana tehir ettiler. Sizinle tanışmak istedim, bizlere duacı olun, der.

Yıl 1980'e geldiğinde ise Abdullah Baba (KS) Hazretleri rüyasında kırklar divaninin toplandığını ve orada bir takim sorular sorup o hali müşahede ettiğini görür. Ertesi gün üstadı çorumla Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine giderek gördüğü rüyasını anlatır. O zat da kendisine;

Masaallah, Sübhanallah evladım kırklar divanına girmişsin. Sen hayret makamında görmüşsün. İbrahim Hakki hazretleri de böyle hayret etmişti de hayret makamında su dizeyi söylemişti.

Hak serleri hayr eyler

Zannetme ki gayr eyler

Arif ani seyr eyler

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Ancak gece ve gündüz çalışmamız lazım, köy köy, kasaba kasaba, kaza kaza dolaşıp, Allah’ı unutan bu millete, Allah’ı sevdirmeyi ona kul olmayı öğretmeliyiz, der.

1982 yılında üstadının işareti ile itikâfa girmiş, Nefsin yedi makamını aşarak Seyri sülûkunu tamamlamıştır. Artık Abdullah Baba (KS) Hazretleri, denizlerin kendisine aktığı bir umman olur.

Yaşadıkları dönemde, insin ve cinnin en hayırlısı ve en şereflisi olan Mürsid-i Kamil zatlar, Hakk'a arz olunduktan sonra yer ehli, gök ehli, bütün alemler bu zatları tanırlar. Onlar için;

Peygamber Efendimiz (s.a.v) söyle buyurmuşlardır:

- Allah bir kulunu sevdiği zaman Cebrail'e (a.s.) ;

- Ben onu seviyorum. Sende sev der.

Cebrail'de o kulu sever. Gök halkı arasında Allah ( c.c ) filan kulu seviyor sizde seviniz diye haber verir. Onlarda onu severler, sonrada yeryüzünde müminlerin kalbine onun sevgisi yerleştirilir .”(R.Salihin C:2/S:327)

Allah'u Teâlâ Hazretleri onlar hürmetine yağmur verir, onların hürmetine zor işler kolay olur. Onların duaları ret olunmaz. Çünkü onlar halkın içinde Hak ile bir olmuşlar, Cenabı Zülcelâl Hazretlerinin zatında değil, sıfatlarında fani olmuşlardır. O zatlar için hiçbir zorluk yoktur. Onlar, yeryüzünde ki seçilmişlerin seçilmişidir. Onlar, Allah-u Teâlâ Hazretleri tarafından hem bu dünya da, hem ahret de müjdelenmişlerdir

İtikâftan çıktıktan sonra, Çorum'a Üstadının yanına Nevşehirlilerle beraber gider ve Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri orada bulunan cemaate;

-“Oğlum Abdullah ile bu fakirin sekline suretine, şeytan giremez, rüyada kendisini görürseniz sahihtir.” der.

Yine 1982 yılında üstadımız Abdullah Baba (KS) Hazretleri bir rüya görür rüyasında;

Büyük bir caminin içerisinde, bütün peygamberlerin, sahabelerin ve piranların ve evliyanın olduğu halde kendisine vaaz etmesi söylenir ve o mübarek topluluğa sohbet etme şerefine nail olur. Bu haleti ruhiye içerisinde uyandıktan sonra ertesi gün üst adinin yanına giderek yaşadığı hadiseyi anlatır. Çorumlu Hacı Mustafa Hz.leri; Maşallah evladım, zaten Bilal Nadiri hazretleri, sana çok teveccüh etmiş, çok sevmiş. Nakib-i Nukaba makamına kadar getirmiş, bundan sonra her yere ders verebilirsin, çavuş, nakip yapabilirsin. Üç tane hilafet yazdım, piranlar mühürledi, ama Rasulullah Efendimiz mühürlemedi. İnşallah ölmeden önce açıklayacağım, bir bayram yapacağız der.

Abdullah Baba (KS) Hazretleri ise;

Aman efendim bir şey istemiyorum, “Ilahi Ente Maksudi ve Rizake Matlubi Ya Hazreti Allah” der.

Çorumlu Haci Mustafa Efendi Hazretleri kısa bir süre sonra Nevşehir’e ziyarete geldiğinde, orada bulunan talebelerine Nevşehir den bir güneş doğacak bütün cihanı aydınlatacak, diye söyler.

Bu arada Abdullah Baba (KS) Hazretleri adım adım maksadına doğru ilerliyor, insanları Hak yola davet ediyordu.

1984 yılı içerisinde mana âleminde kendisinin, Peygamberlerin, piranların, mezhep imamlarının ve büyük bir cemaatin Cuma Namazı kılmak için toplandıklarını müşahede eder ve yine orada kendisine vaaz etmesi telkin edilir ve orada vaaz eder.

Ertesi gün Çorum'a üstadının yanına gider ve rüyasını anlatir.

- “Masaallah! Evladım, sen irşat ile vazifelendirileceksin! Böylece insanlara Hakkı anlatıp onları doğru yola getireceksin” buyurur.

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri sağlığında emanetleri teslim edecek bir Mürsid-i Kamil yetiştirmenin sevk ve muhabbeti ile Muharrem ayında, 29 Eylül 1984 tarihinde, kendi fakirhanesinde, Abdullah Baba (KS). Hz.'leri ile birlikte Nevşehir den gelen bir grup ihvanın olduğu zikir halakasinda, çok sevdiği Rabbisine kavuşmuştur.

Abdullah Baba (KS) Hz.'leri, üstadının vefatından sonra insanlara vaaz ve nasihatlerde bulunarak her dem Hakk’ın rızasını gözetmiştir. Üstadının vefatından 1 yıl sonra 1985 yılının 20 Şubat’ında bir rüya görür.

Rüyasında;

Rasulullah (SAV), evliyaullah ve 12 Piran hazretlerinin bulunduğu bir mecliste Abdulkadir Geylani Hz.'leri bir beyaz kâğıt uzatır ve;

Bu senin irşat icazetindir, der.

Efendi Hazretleri;

Efendim ben ümmiyim, vazife istemiyorum. Derviş olayım, bana kâfidir der. 3 defa bu teklif kendisine yapılır. Efendi Hazretleri reddeder. O esnada Mevlana (KS) Hazretleri de;

“Evladım, herkes ben şeyh olayım, Mürsid-i Kamil olayım diye ağlayıp sızlanırken, sana teklif edildiği halde, sen reddediyorsun” diye söyler.

Bunun üzerine Abdullah Baba (KS) Hazretleri;

“Bu çok mesuliyetli, veballi bir vazifedir. Ben ümmiyim. Üstelik piranlardan vazife alanların helak olduklarını çok gördük”. Eğer bana Rasulullah (SAV) efendimiz vazife verirse, bende bunu kabul ederim, buyururlar. Böyle söyleyince, Rasulullah (SAV) efendimiz memnun olur ve tebessüm ederek;

Evladım Abdullah, senin istediğin 5 Nisan da verilecek, buyurur.

Nihayet 5 Nisan 1985 mübarek Cuma gecesi Efendi Hazretleri ümmeti Muhammedi irşat ile vazifeye getirildiği günü mana âleminde seyreder.

O gece Çorum da, bütün geçmiş Peygamberler (AS) bir yerde, piranlar bir yerde, mezhep sahipleri bir yerde, velhasıl herkes intizamla yerlerinde toplu bir halde iken Rasulullah (SAV) efendimiz, mübarek parmağındaki mührü önünde duran süslü bir icazete basar. Sarı renkli bir mühür daha alarak aynı kâğıda tekrar basar ve ardından mübarek ağzından şu kelimeler dökülür;

“Bunu mu istiyordun, evladım Abdullah”

İşte bu esnada Efendi Hazretlerinde bir takim haller meydana gelir ve kendisine talebe olacak insanların hepsini gösterirler. Efendi Hazretleri sayısını ancak Allah’ın bildiği, kendisine talebe olacak bu topluluğu görünce;

Ya Rasulallah! Bu insanlara nasıl yetişeyim ve nerede bulayım der.

Rasulullah (SAV) Hazretleri de;

Bazen onlar senin ayağına, bazen de sen onların ayağına gideceksin. Hakkı ve Sabri tavsiye et. Kalpler Allah’ın elindedir, bundan sonra ismin Hadim-ül Fukara dir, evladım, buyururlar.

Abdullah Baba (KS) Hazretleri 1985 yılında irşat vazifesine başlayarak Yurtiçinden ve Yurtdışından binlerce talebesine Allah ve Resulünün sevgisini aşılamaya ve bu gaye ile hayatlarını sürdürmeleri için önlerinde her zaman ışık olmuştur.

O tarihten itibaren memleketinden ziyade Yurtiçi ve Yurtdışı seyahatlerinde bulunarak gittiği her beldede insanlara vaaz ve nasihat ederdi. Mübarek zatin pek çok kerametlerini bizatihi gören insan sayısı oldukça fazladır. Sohbetlerinde her zaman Allah ve Resulünün söylediklerini düstur edinmemizi ve hayatımızı bu ölçüde yaşamamızı öğütlerdi. Âlim, ilim adamı ve çeşitli meslek gruplarından feyiz ve sohbetinden istifade eden pek çok kişi var idi.

Kendisi ayni zamanda Mevlevi üstadı olup Mevlana ve Şems Hazretlerinin çağlar üstü açtıkları aşk ve muhabbet yolunun mürebbisi ve önderi idi. Gerek Yurtiçinde ve gerekse yurtdışında sema gösterileri tertip ederek insanlara;

‘‘Gel, gel yine de gel, bin kere tövbe şişesini kırsan da yine gel. Bu dergâh ümitsizlik dergâhı değildir'' sözü ile kucak açmış, şefkat ve merhamet ile yaklaşmıştır.

Âlemlerin efendisi Hz. Muhammed Mustafa (SAV)'in her hal ve hareketini hayatinin her zerresinde tatbik ederek, Ümmet-i Muhammed'e ışık tutmuştur.

Büyük mürşidin, ilim ve irfan neşri, güzel âleme kavuşmasına sebep olan hastalığına kadar devam etmiş, 19 yıl irşat seccadesinde oturmuşlardır.

Sureti ve sireti şeriatı mudahharaya ve sünnet-i seniyyeye uygun, güzel tabiatlı, zahit, cömertliği ve elinin açıklığı herkese şamil, kutsi nefesleri ve açık kerametleri ile tanınmış kâmil bir mürşit idiler.

Vefatlarına sebep olan hastalığına 15 gün kala talebelerine haber göndererek, kendisinin Hakk yolcusu olduğunu ve görmek isteyenleri kabul edeceğini duyurmuş ve binlerce insan onu son kez dünya gözü ile görmek ve helalleşmek için Nevşehir’e gelmişlerdir.

Nihayet (Külli nefsin zaikatül mevt) ayeti celilesi fehvasınca, fena diyarından beka diyarına, 2004 Muharrem ayinin 23.günü Pazar sabahı sayılı nefeslerini ikmal ederek, hayati boyunca hasreti ile yanıp tutuştuğu Resuller Resulüne kavuştu.

Vefat haberi duyulunca sanki yer yerinden oynadı, binlerce insan o büyük mürşidin cenazesine katılmak ve salına dokunmak için bir birleri ile yarıştı.

Daha sonra Nevşehir Kurşunlu Camiine eller üzerinde gelen mübarek naasi, öğle namazına müteakip kılınan Cenaze Namazından sonra tekrar eller üzerinde ve Tevhid-i Serifler okuyarak, cemaati kübra halinde Kaldırım Mezarlığında o büyük mürsidi ebedi âleme uğurladılar. (Kaddesallahü Esrarehül Âliye)

Abdullah Baba Hazretlerinin maddi varlığı gözler önünden çekilmiş fakat manevi varlığı gönüllerde idi ve gönüllerde kalacaktı.

Allah-u Teâlâ Hazretleri, o mübarek zati rahmeti ile kuşatsın, sevenlerinin üzerinde himmet ve feyzini daim kilsin.

Pazar, Aralık 23, 2018

Dâbbetü'l-arz Nedir? (Dâbbetü'l-arz Çıkış Zamanı)

 (Yer ve gökteki ayetler karşısında iman etmediklerinden) O söz (azap) başlarına gel­diği zaman, onlara yerden (harikulade bir ayet/mucize olarak) bir canlı çıkarırız. O da insanların bizim ayetlerimize kesin bir bilgiyle inanmadıklarını onlara söyler.(Neml Suresi/82)

Kur'an'da Dâbbe

"Dâbbe" kelimesi Kur'anda ondört defa geçer. Bu kelimenin çoğulu olan "devâbb" ise dört defa kullanılır. Örnek olarak bunlardan bazılarına bakalım:

"Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir." (Hûd, 11/6)

"Her canlının (dâbbenin) dizgini Allahın elindedir." (Hud, 11/56)

"Allah her canlıyı (dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah, şüphesiz her şeye kadirdir." (Nûr, 24/45)

Neml suresi 82. ayette geçen "dâbbetü'l- arz" ise, müfessirlerce genelde kıyamet alameti olarak açıklanır:

"Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler."

Kıyamet alametlerinden biri "dâbbetü'l - arz"ın çıkışıdır. Peygamber efendimiz şöyle bildirir:

"Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir." (Müslim, Fiten, 118)

"Dâbbe, yanında Hz. Musa'nın asâsı ve Hz. Süleyman'ın mührü olduğu halde çıkar. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle damgalayacak. O zamanda yaşayan insanlar bir araya geldiklerinde mü'min- kâfir belli olacaktır." (Ahmed b. Hanbel, "Müsned", II/491)



Dabbetü’l-arz kiyamet alametlerinden biri olarak bilinmektedir. Kelime anlamı olarak canlı ve hareket eden varlık olarak bilinen Dabbe kelimesinden gelmektedir. Kur’an içerisinde toplamda 14 defa Dabbe kelimesi geçmektedir. Kur’an içerisinde genel olarak Dabbe’nin anlamı yeryüzünde yürüyen varlıklardır. Kur’an içerisinde 2 farklı ayet içerisinde dabbetü’l arz geçmektedir. Bunlardan birincisinde hak karşısında gözü körelmiş kişiler için yerden çıkarılacak olan dabbetü’l arz’ın onlara hakka ve Allah’a inanmamalarının çok büyük bir dalalet olduğunu gösterecektir.

Dabbetü’l arz’ın çıkışı kıyamet alametlerinin en büyüğüdür diyebiliriz. Yüce Allah bir ayetinde mealen şu şekilde buyurmaktadır. ‘’ Söz verdiğimiz gün gelip çattığında onlar için yeniden bir canlı çıkarırız ki kendilerine insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını hatırlatır’’. Bu ayeti kelimede de belirtildiği gibi dabbetü’l arz bir hayvan cinsidir. Çıkacak olan hayvan cinsi inananlarla inanmayanları ayırt edecektir. Özellikle son zamanlarda dabbetü’l arz ile çeşitli söylentiler ortaya çıkmış durumdadır. Dabbetü’l Arz’ın ortaya çıktığı ya da yakın zamanda çıkacağı ile ilgili olarak farklı alimlerden söylentiler halk arasında dolaşmaktadır. Bu konuda kesin ifadelerle vaaz vermek çok doğru olmayacaktır.



Dabbetü’l Arz Ne Zaman Çıkacak?

Dabbetü’l arz’ın ne zaman çıkacağı ile ilgili kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Peygamber Efendimiz Dabbetü’l arz ile ilgili şöyle buyurmuştur. ‘’Onun alametlerinden biri güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine dabbe’nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecek ve gerçekleşecektir. Farklı ayet ve söylemlerde değişik tanımlar yapılmıştır. Dabbe’nin çıkmasıyle birlikte insanlara konuşacağı bilinmektedir. Bir hayvan olarak bilinse de, bir deprem, kasırga ya da benzer bir felaket de olabilecektir.

Ayetlere genel olarak baktığımızda dabbe ile ilgili çok kesin ifadeler bulunmamaktadır. Günümüzde yaşadığımız doğal afetler bilimsel olarak açıklanabilmektedir. Ancak, bunların neden ne hangi güçle ortaya çıktığı çoğu zaman unutulmaktadır. Bu nedenle dabbe’nin ortaya çıkacak olması, ne şekilde ve ne şiddetle çıkacağı kesin olarak bilinmemektedir. Zamanlama olarak da herhangi bir süre verebilmek dabbe’nin çıkışı ile ilgili son derece yanlış olacaktır.

Masonluk ve Hiram Usta (Mimar Hiram Usta'nın Ölümü)

Hiram Abi Efsanesi ve Masonluğun Başlangıcı

Hem operatif hem de hür ve kabul edilmiş masonluğun öne çıkan figürlerinin başında şüphesiz; “dul kadının çocuğu” yani Hiram Abif bulunmaktadır.

Operatif masonluğu başlatan kişi olarak kabul edilen Hiram Abif hakkında, çırak ve kalfa derecesindeki masonların bilgileri oldukça sınırlıdır. Üstat mason seviyesine gelen kardeşlik üyelerinin Abif’in meslek sırlarına vakıf hale geldiğine inanılmaktadır.

Günümüzde operatif masonluk kalmasa da Hiram Abif’in başlattığı masonluk anlayışı sembolik olarak devam etmektedir. Bunun en büyük göstergesi masonluğun temel derecelerinin aynı kalması ve kullanılan sembollerin geçerliliğini korumasıdır.



Elbette Abif’in masonluk anlayışıyla birçok açıdan farklılıklar bulunmaktadır; ancak temel öğreti ve nihai amaç aynıdır.

Operatif masonlukta bulunan çıraklık, kalfalık ve üstatlık dereceleri spekülatif masonlukta insan hayatının manevi evreleri olarak düşünülmelidir.

Kardeşlikte çırak seviyesindeki bir kişinin henüz genç ve tecrübesiz olduğu kabul edilir. Nihai amaç olan ülkü mabedi inşası için gerekli malzemeleri toplamakla yükümlüdür.

Masonluğa girerek yeniden doğduğu gerçeğinden yola çıkılır. Kalfalık derecesindeki masonlar ülkü mabedi inşası için gerekli malzemelere sahiptir ve bu malzemeleri doğru bir şekilde bir araya getirmeli ve inşaya başlamalıdır.

Bu evre kişinin hayatında olgunluk dönemine işaret etmektedir. Son seviye olan üstatlıkta ise, mabet inşası için gerekli malzemeler toplanmış, doğru şekilde bir araya getirilmiştir ancak eksik olan bir şeyler vardır; o da tüm bu materyallerin bir araya getirilmesi ve yapının kusursuzlaştırılmasıdır.

Üstat mason hayatın sırlarına bir başka deyişle Hiram’ın meslek sırlarına sahip olarak ülkü mabedi inşasını tamamlayacaktır ki bu operatif masonlukta harç ile yapıyı sağlamlaştırmak ve düzleştirmekle aynı anlama gelmektedir.

Masonluk kardeşliğinin kökeninin Hiram Abif’e dayanması ve ritüellerde Hiram Abif’in uğradığı ihanetin canlandırılması bu kişiyle ilgili merak edilenleri de bir hayli arttırmıştır. Bu sebeple bu yazımızda Hiram Abif ile ilgili efsaneyi sizlerle paylaşıyoruz.

Hiram Abif Efsanesi

Hiram Abif efsanesini Hz. Süleyman Tapınağı’ndan ayırmak mümkün değildir. Kısaca açıklamak gerekirse, Hz. Süleyman Tapınağı’nın baş ustasının Hiram Abif’in olduğu bilinmektedir.

Hiram Abif tapınak inşasının başında bulunan en yetkili kişiydi ve emrinde binlerce çalışan bulunuyordu.



Ancak çalışanların sayısı bu kadar çok olduğu için; yaklaşık 85 bin işçi çalıştığı düşünülüyor, Abif onları meslek bilgilerine göre sınıflandırıp o sınıflara özel bazı parolalar, işaretler ve semboller belirledi.

Her sınıf kendilerine verilen bu bilgileri saklamakla yükümlüydü; bunun sebebi maaşlarını da bu sınıflara göre alacak olmalarıydı.

İşçiler arasındaki düzen kurulmuş ancak bu sefer aldıkları ücreti arttırmak isteyen kişiler usta olmak için çalışmalara başlamışlardı.

Bu taş ve duvar işçilerinden 3 tanesi, ustalığa geçiş yapmak istemiş ancak gerekli yeterliliği gösteremedikleri için başvuruları kabul edilmemişti.

Bunun üzerine usta seviyesinin parolasını öğrenmek için Hiram Abif’e bir komplo hazırladılar.

Tapınağın doğu, kuzey ve güneyine dağıldılar ve batı kanadından giriş yapan Hiram Usta’yı beklemeye başladılar. Amaçları öncelikle parolayı öğrenmekti ancak öğrenemezlerse Hiram’ı öldürmeye karar vermişlerdi.

Hiram batı kapısından girip güney kapısına yönelince; güneyde pusuya yatan çırak seviyesindeki işçi ona parolayı sordu fakat cevap alamayınca kendisine cetvelle vurdu.

Hiram ölmedi ve kuzey kapısına yöneldi. Bu kapıda da kalfa seviyesinde bir işçi vardı ve tekrar kendisine parolayı sordu.

Hiram cevap vermediği için bu işçi de ona duvar işçiliğinde kullanılan diğer bir alet olan gönye ile vurdu ancak yine onu öldürmeyi başaramadı.

Son olarak doğu kapısından kaçmaya çalışan Hiram, usta seviyesindeki işçiyle karşı karşıya geldi ve bu sefer şansı diğer seferlerdeki gibi yaver gitmedi.

Ustalık parolasını almayı başaramayan son işçi, Hiram’ı çekiç yardımıyla öldürdü. Ancak bu cinayet işçiler için kurtuluş anlamına gelmiyordu; çünkü Hiram’ın cesedinin ortalıkta görülmemesi gerekiyordu.

Gece olmasını bekleyen işçiler, Hiram Abif’i dağlık bir alana götürüp gömdüler. Yerini bulabilmek için de akasya dallarını kullanarak Hiram’ın gömüldüğü yere akasya dalları koydular.

Efsanenin bundan sonraki dönemi çok can alıcı değil, Kral Süleyman Hiram’ın yokluğunu fark ediyor, işçilerine onu bulmalarını söylüyor. İşçiler arama çalışmalarının sonucunda yorulunca Abif’in gömülü olduğu yere gelip dinleniyorlar.

Dinlendikleri esnada akasya dallarına tutunduklarında dallar saplandıkları yerden çıkıyor ve Abif’in cesedine ulaşıyorlar.



Buradaki önemli nokta şu, işçiler Hiram Abif’i bulduklarında “et kemikten ayrılıyor” anlamına gelen Mac Benah kelimelerini söylüyorlar ve ilk söylenen kelimeler bunlar olduğu için Kral Süleyman’ın öncesinde verdiği direktifler doğrultusunda yeni parola olarak “Mac Benah” kabul ediliyor.

Hiram bulunduktan sonra, Kral Süleyman’ın buyruğuna uygun olarak tapınağa getiriliyor ve buraya gömülüyor. İşçiler ustalarının kanı ellerine bulaşmadığını belli etmek için beyaz eldiven giyiyorlar.

Efsane anlatıldığı kadarıyla bu kadar…

İlgi çekici olan konu; bugün spekülatif masonlukta kullanılan simgelerin ve en önemli sembollerin bu efsane içinde geçiyor olmasıdır.

Ölümsüzlüğün sembolü olarak kabul edilen akasya dallarının Hiram Abif’in mezarı üzerine konması, Hiram Abif’in emrindeki işçileri sınıflandırması, yetilerine göre her sınıf ile paylaşılan bilgilerin gizliliğinin esas olması ve Hiram’ın çırak, kalfa ve ustalar tarafından duvar işçiliğinde kullanılan aletler ile öldürülmesi bugün de önemini koruyan sembolik olaylar arasında görülmektedir.

Diğer bir konu da Hiram’ın Süleyman Tapınağı’na defnedilmesi sırasında masumiyetlerinin ispatı olarak işçilerin beyaz eldiven giymeleridir; masonlukta kullanılan renkler içinde önemli bir yere sahip olan “beyaz” böylelikle ritüellere girmiştir.


Hiram Abif Efsanesinden Çıkarılanlar

Akasya dalları masonların en önemli sembollerinden biridir. Her zaman yeşil kalan yaprakların, Evrenin Ulu Mimarı’nın kudretini ve ruhun ölümsüzlüğünü yansıttığı hür masonlar tarafından kabul edilmektedir. Bu sebeple masonik sembollerde kullanımı oldukça yaygındır.

Hiram Abif’in meslek sırlarını paylaşmak ve işçilerin paralarını doğru verebilmek adına yaptığı sınıflandırma günümüzde de operatif masonluğun temel dereceleri olarak bilinmektedir. Çıraklık, kalfalık ve ustalık dereceleri kişinin manevi yolculuğunu ifade eder; her derecenin kendine ait sırları vardır ve bu sırların gizliliği esastır.
Sadece en üst seviyeye gelme başarısı gösteren usta masonlar Hiram Abif’in sırlarına sahip olabilir.

Hiram Abif, hak etmediği halde ustalık sırlarını ele geçirmek isteyen hırslı 3 işçi tarafından öldürülmüştür; Suikasti düzenleyenlerden çırak seviyesindeki işçi onu cetvelle yaralamış, kalfa derecesindeki işçi gönye ile onu etkisiz hale getirmiş ve usta derecesindeki işçi ise Hiram Usta’yı çekiçle öldürmüştür. Cinayet sırasında kullanılan bu duvar işçiliği aletleri masonluktaki seviyelerin simgeleri haline gelmiştir ve hepsine sembolik anlamlar yüklenmiştir.

Beyaz eldiven giyilme konusu da oldukça önemlidir. İlki Masonik törenlerde beyaz eldivenlerin giyildiği bilinmektedir. Bazı mason seviyelerindeki ritüellerde beyaz renk kullanılmaktadır çünkü masumiyeti ve saflığı ifade ettiği düşünülmektedir. Mason kardeşliğinin kullandığı sekiz renkten biridir (mavi, mor, eflatun, kırmızı, yeşil, sarı, siyah).

Hiram Abif’in öldürülmesinin mason ritüellerinde canlandırılmasının yapıldığı bilinen bir gerçektir. Usta mason seviyesine yükselmek isteyen aday, sembolik olarak Abif’in yaşadıklarını yaşamalı ve sırlarına hakim olmalıdır.

Yazımızın başına dönersek üzerinde durulması gereken bir konu daha bulunmaktadır. O da Hiram Abif’in dul kadının çocuğu olarak tasvir edilmesidir.

Öncelikle bu konu mason felsefinin dayandığı temel noktayı oluşturmaktadır. Nedenlerine gelirsek; bu topluluk kardeşlik topluluğudur ve kurucusu ya da bir başka deyişle masonların atası; Hiram Abif kabul edilmektedir.

Tüm masonlar birbirlerini kardeş olarak görürler ve Hiram Abif’in de kardeşi olduklarına inanırlar. Bu sebeple eğer Hiram Abif dul bir kadının oğluysa, tüm mason kardeşliği üyelerinin de manevi olarak dul kadının oğlu olduğu görüşünü benimserler.

Dul kadının oğluna yardım edilmesi kavramı da burada devreye girmektedir.

Mason kardeşliği üyelerinin birbirlerini kolladıklarından, aynı ülküye hizmet ettikleri kişilere yardımcı olduklarından daha önceki yazılarımızda bahsedilmişti.

Birbirlerine yaptıkları yardımın temelinde de bu görüş yatmaktadır. Hepsi kardeştir, hepsi Hiram Abif’tir ve Hiram Abif’in sırlarına vakıftır; bu yüzden yardıma ihtiyacı olan kardeşlik üyesi desteklenmelidir.

Mason ve Dul Kadının Çocuğu Nedir (Dul Kadının Çocuğu) Yardım Edin

Masonluğun ne olduğunu bilmeyenlerin sıkça gündeme getirdikleri konulardan biri de ''dul kesesi''dir.

Dul kesesi Operatif Masonluğun çok eski zamanlarından kalma bir geleneği olup günümüzde uygulama şekli, eskiye nazaran değişmiş bulunmaktadır.

15.asırda Operatif Mason Localarının nasıl yönetildiklerine dair belgelerden anlaşıldığı üzere günümüzde uygulanan 3 derece yerine 2 dereceli bir sistem yürürlükteydi. Bu uygulama belki de daha eski tarihlerde de böyleydi ama elimizde mevcut en eski geçerli belgeler 15. asırdan kalma olduklarından en azından bu tarihte uygulananlar bilgi olarak aktarılabilmektedir. O tarihte meslek localarına üyeler ''çırak'' derecesinde girerler, belli bir hizmet ve olgunlaşma döneminden sonra da ''kalfa'' derecesini alırlardı.



 Locayı yöneten başkan ise ömür boyu Üstat sıfatını taşımaktaydı. Kalfa dereceli bir masonun üstat olabilmesi için, ya loca üstadının ölümü halinde üyesi bulunduğu locanın üstatlığına seçilmesi suretiyle olurdu veya yeni kurulan bir locayı yönetmeye memur edilmesiyle gerçekleşiyordu. Görüldüğü üzere, locayı yönetmekle görevli üstadın ömür boyu seçilmiş olması, Üstadın loca üzerindeki mutlak hakimiyetini göstermektedir.

Ancak üstadın hakları yanı sıra sorumlulukları da vardı. Özellikle genç yaşta hayatını kaybetmiş üyelerin eş ve çocukların geçim ihtiyaçlarının temini loca üstadının sorumluluğundaydı. İşte bu sorumluluğun aşılabilmesi amacıyla ''dul kesesi'' fonu yaratılmıştır. Buna göre: genelde ayda bir yapılan toplantıların sonunda üyelerden biri boş bir torbayı diğer üyelerin önünden geçirir, herkes de gönlünden kopan bir parayı miktarını belli etmeden torbaya atardı. Toplanan bu para, torbasıyla Loca Üstadına verilir, o da ihtiyaç sahiplerine gereken yardımı kendi vicdani kıstasları içinde yapardı. Loca Üstadının bu paraların miktarı ve nasıl harcandığı konusunda hiç kimseye hesap verme durumu da yoktu.



Geçmiş zamanlarda tamamen ekonomik bir işlevi olan ''dul kesesi'', modern zamanların Spekülatif Masonluk döneminde ekonomik olmaktan ziyade sembolik bir amaca yönelmiştir. Günümüzde artık, dul kalmış eş ve çocuklarının yaşamında Mason Localarının yüklendikleri sorumluluklar Operatif dönemlere oranla çok düşük boyutlarda kalmaktadır. Çünkü Spekülatif Masonluk mesleki bir örgütlenmeden çok entelektüel hedefleri olan bir örgütlenmedir.

Nitekim Fransızca bir terim olan ''tronc de la veuve=dul kesesi'' ibaresi, 1950 yılından itibaren ''hasenat kesesi'' olarak tercüme edilmesi tercih edilmiştir. Arapça kökenli olup ''hayırlı bir iş'' anlamını taşımaktadır. Günümüz Masonik terminolojide ''dul kesesi''nden ziyade ''hasenat kesesi'' terimi kullanılmaktadır.

Loca toplantıları sonunda hasenat kesesi yine bir kardeş tarafından diğer kardeşlerin önünden geçirilir, isteyen de sembolik boyutta bir yardımı bu keseye atar. Bu torbaya yardım parası atıldığı gibi, dileyen kardeşlerin torbanın içinden ihtiyaçları kadar almaları da serbesttir. Yılda ortalama 20 toplantı yapan Mason localarının başkanları, toplanan bu parayı bir hayır işinde ve genelde bir üniversite talebesine burs olarak kullanmakta ve çoğu zaman girilen taahhüdün yerine getirilmesi için cebinden cüzi miktarda para koyma mecburiyetinde kaldığı da bilinmektedir.

Hal böylesine masum iken, bazı yazarların dul kesesinde toplanan paraların miktarlarını kitaplarında öylesine abartmakta ve öylesine dramatik faaliyetlere çekmektedirler ki bunları okuyan masonlar çoğu zaman hayretler içinde kalmaktadır. Bu yayınlarda masonların gerçekten üzücü buldukları, konu hakkında bilgisi olmayanların, sırf heyecan yaratma ve maddi gelir sağlama uğruna böylesine yanlış bilgilerin okurlara sorumsuzca aktarılması olayıdır.



Dul kesesinin masonlukta asıl önemi, üyelerine verdiği sembolik mesajdır. Dul kesesine atılan paranın miktarı gizli ve sadece parayı alan tarafından bilindiğinden, yardımda bulunan kimse ancak vicdanen tatmin olabilmektedir. Yardımı alan kimse işe müştereken toplanan bu paranın kimden geldiğini çoğu zaman bilmediğinden kendini daha rahat hissetmektedir. Netice olarak masonluğun ''dul kesesi'' sembolünden üyelerine vermek istediği mesaj, bir yardım yapılırken verenin mağrur, alanın mağdur edilmemesi prensibinin benimsenmesine yöneliktir.

Albert Pike'nin Mazzini'ye Mektubu ve Dünya Savaşı

Mason Albert Pike'in kehanet mektubu! ve 3. Dünya savaşı

Albert Pike. 1809-1891 arasında yaşamış ABD’li general. 1850 yılında mason oldu,  Independent Order of Odd Fellows’a katıldı. 1859 yılında 33. derece (büyük üstad) oldu. Halen ABD’nin en etkili/bilinen masonu olarak kabul edilir.

Meksika-Amerika Savaşı’nda Tuğgeneral olarak görev yaptı. Savaştan sonra asilik ve vatana ihanet suçuyla tutuklandı ve hapse girdi. Hapisten kurtulması kendisi gibi mason olan Başkan Andrew Johnson’un affıyla mümkün oldu. Ertesi gün Beyaz Saray’da birlikteydiler. Bu aftan sonra Başkan Johnson, İskoç Riti tarafından 4. dereceden 32. dereceye terfi ettirildi.



Albert Pike’ın 15 Ağustos 1871 tarihinde, kendisi gibi mason olan İtalyan Giuseppe Mazzini’ye yazdığı mektup Kanada Kraliyet Donanmasından emekli olan eski bir İstihbarat Subayı olan William Guy Carr tarafından Londra’daki British Museum kütüphanesinde keşfedildi. Ve bu mektubu Quoted in Satan: Prince of This World adlı kitabında yayınladı.

1871 tarihli bu mektup sadece 1’nci ve 2’nci dünya savaşları için yapılması gerekenlerden bahsetmiyor bugün itibariyle önemi daha da artan 3. Dünya savaşına dair planlara/hesaplara da yer veriyor. Şöyle ki:



“15 Ağustos 1871, Washington DC

İlluminati‘nin amacına ulaşması için öncelikle bir dünya savaşı çıkarmalıyız.

Bu sebeple Rusya‘da Çarlığı zayıflatıp, ateizmi ve komünizmi hakim kılmalıyız.

Ajanlarımız vasıtasıyla Britanya İmparatorluğu (İngiltere) ve Alman İmparatorluğu (Almanya) arasında gerginliği körükleyerek savaşa zemin hazırlamalıyız.

Ve 1.Dünya Savaşı sonrası, komünist düzeni iyice inşa etmeliyiz ki, tüm hükûmetleri yıkabilelim ve tüm dini düzenleri zayıflatabilelim.

Ardından İkinci Dünya Savaşı‘nı çıkarmalıyız ve bunu gerçekleştirmemiz için;

faşistler ve siyonistler arasında savaşla sonuçlanacak bir gerginlik oluşturmalıyız.

İsimleri Nazi olacak olan faşistleri, savaş sonunda yok etmeli ve savaş sonrası Filistin‘de israil devletini kurmalıyız.

İkinci dünya savaşı sürecinde uluslararası komünizm mutlaka hristiyanlığı dengeleyecek bir güce ulaştırılmalı.

Toplumlara ölçülü bir şekilde “Son Çöküş”ü yaşatacağımız zamana kadar bu denge bizim için gereklidir.

Üçüncü Dünya Savaşı‘nı çıkarmamız için;

İslam Aleminin liderleri ve siyonistler arasında ajanlarımız vasıtasıyla, ayrı düştükleri konular üzerinden gerginlik çıkarmalıyız.

Ve bu savaş, Müslüman Arap Dünyası ve israil devletinin birbirlerini yok edecekleri şekilde dizayn edilmeli.

Ve bu hengâme içinde diğer milletleri bu konuda, fiziksel, ahlaki, ruhsal ve ekonomik olarak çökmeleri için mücadeleye zorlamalıyız.

Nihilistlerin ve ateistlerin önlerini açmalıyız ve müthiş bir sosyal çöküş provoke etmeliyiz ki böylece bu kanlı kargaşa ve vahşetin doğurduğu korku içinde mutlak ateizm etkisi ortaya çıksın.

Ve insanlar her yerde vahşi devrimci azınlığa karşı kendilerini savunmak zorunda kalacak.

Daha sonra insanlık medeniyeti, bu vahşi yok edicileri imha edecek.

Ve birçok kişi hristiyanlıkta hayal kırıklığı yaşayacak.

Ve kimileri hayatta herhangi bir pusulası veya istikameti olmaksızın deizmi seçecek.

Ama bir düşünceden ötürü endişe duyacaklar.

Bu endişelerinin sebebi; nereye itaat edecekleri, neye yönelecekleri konusu.

Ve sonunda evrensel bildiriler, evrensel kurallar, evrensel mesajlar yoluyla Lucifer‘ın Saf Doktrininin ışığını almaya başlayacaklar.

Ve bu doktrin, sonunda tüm insanlık içinde genel dünya görüşü haline gelecek ve ona teslimiyet içinde olacaklar.

Hristiyanlık ve ateizmin fethedilmesi ve aynı zamanda yok edilmesinden sonra ortaya çıkacak olan bu genel dünya görüşü, dünya genelinde Muhafazakar hareketlere de sebep olacaktır…”

Görüldüğü üzere 1871 tarihli mektupta sadece kaçıncı savaşta hangi ülkelerin savaşacağı yazılmamış aynı zamanda bu savaşların temelinde ve ardından hangi ideolojilerin ve hangi toplumsal/dini akımların ne şekilde yaygınlaşacağı/yok olacağı da planlanmıştır.

1’nci ve 2’nci dünya savaşı yaşandı ve ağır acılarıyla birlikte tarihteki yerini aldı. Mektuba bakınca planların ne kadarının gerçekleştiği açıkça ortada durduğu için izahtan varestedir.

Gelelim 3’ncü dünya savaşı planlarına.

3’ncü dünya savaşı ile ilgili olarak;

— Savaşın ‘İslam ülkeleri ile siyonistler arasında’ yaşanacağı,

— diğer milletlerin ise fiziksel, ahlaki, ruhsal ve ekonomik olarak çökmeleri için mücadeleye zorlanacağı,

— nihilistlerin ve ateistlerin önlerinin açılarak müthiş bir sosyal çöküşün provoke edileceği,

— böylece bu kanlı kargaşanın/vahşetin-kaosun doğurduğu korkunun ortasında kalakalan insanoğlu arasında mutlak ateizm etkisinin yükseleceği,

— böylece birçok kişinin hristiyanlıkta hayal kırıklığı yaşayacağı,

— ve birçok kişinin de hayatta herhangi bir pusulası/istikameti kalmayacağı için deizmi seçeceği,

— ama nereye itaat edecekleri/neye yönelecekleri konusunda endişe duyacakları,

— Ve sonunda evrensel bildiriler/kurallar/mesajlar yoluyla Lucifer’ın Saf Doktrininin ışığını almaya başlayacakları

Şeklinde bir tasarım söz konusu.

Peki bu planda ne kadar yol alınmıştır bir bakalım;

— Günlük haberleri dahi takip eden herkes Müslüman & Siyonist savaşı ile ilgili olarak bölgemizde/çevremizde yaşananlara dair zaten fazlasıyla bilgi sahibidir.

— Peki ‘müthiş bir sosyal çöküş’ ve ‘dinsizlik/yeni din’ hususlarında son durum ne seviyede?

Cevap Mayıs/2016 tarihinde yayınlanan bir makalede:

“Pitzer Fakültesi Sosyoloji ve Seküler Çalışmaları Profesörü Phil Zuckerman’ın açıklamasına göre yerküre çapında insanlar zihinlerinde ve kalplerindeki dinsel inanışları terk etmeye başladılar.

Dünyanın Yeni Dini: Dinsizlik!

Zuckerman açıklamalarının National Geographics’in son yayınlanan raporu ile doğrulandığını belirtti.

Akademisyenlerin belirttiğine göre dünya çapında yapılan araştırmalara göre dinsizlik en hızlı ve geniş ölçekli yayılan düşünce biçimi haline geldi.

Zuckerman’ın Huffington Post’ta yayınlanan makalesinde şu sözler yer alıyor; ”Dünya genelinde kiliseler kapanıyor, dinler yavaşça yok olurken erkekler ve kadınlar seküler anlayışa göre yaşamaya ve hümanist değerleri benimsemeye başladılar. Bu kişilerin sayısı günden güne artıyor.”

Gezegende yaşayan 7.4 milyar insan geçmiştekine göre dinsel ibadetlerini daha az yerine getirmekle kalmıyorlar, aynı zamanda ateist ve agnostik düşünce biçimlerinden etkileniyorlar.

Bu trend açıkça göstermektedir ki çok sayıda Avrupa toplumu hızlı bir şekilde Tanrı inancından her geçen gün daha fazla uzaklaşmaktadırlar.

İzlanda’da Dünyayı Tanrının Yarattığına İnanan Yok

Kuzey Avrupa uluslarından örneğin Büyük Britanya (nüfusu:63 milyon) ve Norveç (nüfusu:5 milyon) gibi ülkelerde ateist ve agnostiklerin oranı inanç sahibi olanlara göre şimdiden daha fazla durumda.

Hollanda’nın 17 milyon olan nüfusunun %70’i herhangi bir dini inançları olmadıklarını söylüyor, İzlanda’nın 300.000 kadar olan nüfusunda dünyayı Tanrı’nın yarattığına inananların oranı %0 (sıfır).

Asya kıtasının başkentlerinde benzer bir trend yayılım gösteriyor, Rusya ve Çin gibi ateist yönetim tarzının hakim olduğu baskın ülkeler dini inançları dışlayan oluşumlar arasında yalnız değiller.

Bugün Japonya Budizm ve öteki uzak-doğu inanç sistemlerini benimsemiş durumda ama buna rağmen 130 milyonluk nüfusunun sadece %20’si dini inanca sahip olduklarını söylüyor.

Seküler hümanizm yeni bir ”din” olarak ABD’de yayılım gösteriyor, eğitim müfredatının da etkisi ile çok sayıda öğrenci inançlarını terk ederek ateist bir yaşam tarzını benimsiyorlar, buna rağmen istatistikler gösteriyor ki ABD nüfusunun %80’den fazlası halen kendilerini Hristiyan ya da öteki inanç sistemlerine sempati duyan kimseler olarak tanımlamaya devam ediyorlar.

Dünya genelinde dini inançlara yönelen insanların sayılarının düşüş göstermesi Zuckerman’a göre kendi kendisini yenileyebilen bir trend.

Oregon Universitesi’nden felsefe doktorasını alan bir bilim insanı, günümüzde dinsel inançlarını kaybeden kişilerin gelecekte çocuklarının da aynı eğilimi sürdüreceklerini öngörüyor…”

1871 tarihli bir mektuptan yola çıkarak günümüzü anlamaya çalıştık ve bir kez daha müzmin düşmanlarımızın/şeytan evlatlarının 100’lerce yıllık planlar yaptıklarını görmüş olduk.

Daha önce de dediğimiz gibi:

Düşmanlarımız/Küresel Sistem güçlü olabilir/çok etkin araçları olabilir, dünya üzerinde söz/hâkimiyet sahibi de olabilir ama bu bizi yeise düşürmemeli. Biz sadece ecdadıyla kuru kuru övünen/ahlaktan-edepten uzak, bilim ve teknolojiyi insanlığa hizmet için araç kılamayan, milli-manevi değerlerden bihaber, düşünmeyen, dertlenmeyen, dava sahibi olmayan bir topluluk olmaktan kurtulalım yeter.

Düşmanlarımız/Küresel Sistem güçlü olabilir/çok etkin araçları olabilir, dünya üzerinde söz/hâkimiyet sahibi de olabilir ama biz Al-i İmran:139 parolasını unutmayalım yeter: “O hâlde gevşemeyin ve mahzun olmayın. Eğer gerçekten inanmışsanız muhakkak üstün olanlar sizsiniz!”

Pitzer Fakültesi Sosyoloji ve Seküler Çalışmaları Profesörü Phil Zuckerman’ın Huffington Post’ta yayınlanan makalesinin sürpriz kısmını ise sona sakladık:

“…2050 gibi İslam inancına sahip toplumların gezegendeki en büyük inanan nüfus olacağı ve Hristiyanlığı geçeceği tahmin ediliyor, Müslümanların Asya ve Afrika’da yıllar içerisindeki hızlı yayılımı bu konuda etkili olduğu gibi, mülteci alımları ve asker toplama faaliyetleri nedeniyle Avrupa ve Kuzey Amerika’da son yıllarda Müslüman nüfusun artış gösterdiğine tanık oluyoruz…”


Cumartesi, Aralık 22, 2018

Vatikan'ın Kanlı Tarihi (Vatikan Tarihi)

M.s. 5 yüzyıldan başlayan ve Fransız devrimine kadar süren ortaçağda papalar kedilere hiç iyi gözle bakmamışlardı. Bir kısmı  kedilerin şeytanımsı uğursuzluk getiren varlıklar olduğunu söylemişlerdi.
Eski Mısırlıların kedilere doğa üstü güçler, eski avrupa paganlarının ise asalet ve güzellik imgeleri vermeleri katolikliğe karşı yapılmış sapkın anlayış olduğuna inanılmasından dolayı kedilerin tamamen yok edilmesi amaçlanmıştı.

Kilisenin bu eski inanç tanımlamalarını tamamen başka türlü yorumlamaları sonucunda bir kısmı şeytanın kediye hulul ettiğine, bir kısmı ise siyah kedilerin şeytanın yardımcıları olduklarına inanmışlardı !!!



Hala günümüzde bile siyah kedinin uğursuzluk imgesi olduğuna inanılmasının altında 1233'de başlayan Vatikan fetvaları yatar.

Bu tarihlerde kilise, eski pagan yerel inanç ve ananevi olguları yok etmek için siyah kedilerin şeytanın hizmetkarları oldukları gibi söylentileri yaymaya başlamıştı.

Katolik ve ortodokslukdan ayrı mezhepler olan Khatar, Vaudois ve bogomil gibi mezhep inananlarının sapkınlar oldukları suçlamaları sonucunda, soykırımlarla yok edildikleri bir çağda, vatikanın paganizm olarak adlandırılan inanç ve anlayışların gözlerinin yaşına bakacağı düşünülemez bile.

Bu çağlarda sapkınlar çemberini iyice genişleten kilise, 12'ci yüzyılda baştan cadılarla mücadele ettiği iddiasindan sonra başlatılan cadı avında yüzde doksanı kadınların oluşturduğu yüzbinlerce kişi diri diri yakılarak veya işkenceyle yok edilmişti.

Bu tür konu açıldığında İtalyan filozof Giordano Bruno gelir hep akla.
Katolik inancını eleştirmesinden dolayı sapkın suçlamasıyla Venedikte yargılanırken, konsile "itiraf edin siz benden daha çok korkuyorsunuz" sözünden gerçekten de çok korkan konsil, Bruno'yu meydanda yakılmaya göndermeden önce dilini kestirmişti !!!

13'cü yüzyılda papaz ve evekler kedilerin tamamen cadılık ve sapkınlıkla eşdeğer hayvanlar olduklarını söylemeye başlıyorlar.

Bu söylemleri onaylayan papa VII İnnocent'in (1336-1415) kedilerin katledilmesi emriyle o dönem milyonlarca kedi katlediliyor.

Papa VIII İnnocent (1432-1492) daha da sertleşerek verdiği fetvanın vahşet boyutunu dahada yükseklere çekmişti.

Papa, hiristiyanlığın kesin emri olarak cadıların kedileriyle birlikte diri diri yakılmasını fetvasında emrediyordu.

Bu dönemde insanlar vatikan önderliğinde kedilere karşı vahşette sınır tanımıyor, horoz ve domuzlarda kediler kadar olmasa da onlarda katliamdan nasiplerini alıyordular. Genellikle kadınlardan oluşan kurbanlar, kedileri geceleri şeytanımsı varlıklara dönüştürerek eski pagan inanç geleneklerini şeytanla beraber kutluyorlar iddiasıyla, yüzbinlercesi ya boğularak veya kedileriyle birlikte odun üstünde yakılarak katledilmişti.



Bu dönemde siyah kediye sahip olan her insan diri diri yakılma tehlikesi taşıyordu.
Tanrı parmağının degmesinden oluştuğuna inanılan beyaz bir leke siyah kedinin üzerinde varsa, bu beyaz leke hem kediyi hemde sahibini kurtarıyordu.

Bu dönem ortaçağ avrupasında şeytanın kediye hulul ettiği ve cadılarla işbirliği yapmalarına inanılmasından dolayı kediler, mahkemelerde aynı bir insan gibi yargılanıyorlardı da.
Bazende bir insanı suçlama ve idam edilme nedeni de olabiliyordular !
Templiye şövalyeleri yargılamaları buna örnektir.

Şöylekine; Templiyeler yargılanırken şeytana saygı gösteriyorlar suçlamalarına kanıt ise kedilere iyi davranarak seviyor olmalarıydı sadece !!! Asırlarca süren kedi katliamları Fransız devriminden sonra başlayan insancıllar hareketinin yükselişi sonrası devrimcilerin vatikan sapkınlıklarına karşı tavır almaları sonucu ancak son bulmuş, yasayla yasaklanmıştı.

14'cü asırda  kara veba veya büyük veba salgını avrupayı kasıp kavuruyordu.
1347 -1352 arası avrupa nüfusunun %30 ile %50 arası bu salgın sonucu yok olmuştu.
Bu yıllarda verilen 50 milyona yakın kurbanla beraber verilen maddi ve manevi zararlarlarla veba mikrobu ancak 3 asır sonra tamamen yok edilebilmişti.

Fare bitinden gecen bu salgında hiç bir suçu olmamasına rağmen kediler de aynı kadınlar gibi şeytanın işbirikçileri olduklarına inanılmasından dolayı onlar da vebaya neden olan şeytanımsı varlıklar olarak kilise tarafından suçlu bulunmuşlardı.

Oysa vatikan fetvaları sonucunda farelerin doğal düşmanları olan kedi sayısının neredeyse yok olma noktasına gelmesiyle artan fare nüfusu veba salgınının yayılarak etkisinin asırlarca sürmesine neden olmuştu.

Kediler vatikan saçmalıklarıyla katledilmiş olmasalardı, veba salgınına bu kadar kurban da verilmeyecekti.



Londra lordu vatikan önerisiyle Londradaki bütün kedilerin katledilme emriyle farkında olmadan salgının daha kolay yayılmasını sağlamıştı.

Avrupada veba ile ilgili şüphelenmeyen tek hayvanın fare olması ise daha düşündürücü !!!
Çünkü ortadoğu ve asyada veba mikrobunu farelerin taşıdığı bilinmesinden dolayı kedilere fareleri yok etmeleri için daha iyi bakılıyordu. Doğal düşmanları kedilerin yoğun olduğu ortamlarda farelerin bu yerlerde yaşam alanları bulamamaları sonucu veba çok az hasarlarla atlatılıyordu.

Şeytani fetvalarıyla milyonlarca insanın vebadan ölmesine neden olan, yüzbinlercesini vebanın sorumluları diye köy ve kent meydanlarında diri diri yakan, milyonlarca kedinin katledilme emrini veren ,tarihin her sayfasında kanlı,kirli eli olan vatikan mı yoksa kediler mi şeytanın işbirikcileri diye insan sormadan da edemiyor.

25 aralık 800 yılında sevgi inançlı vatikan papa'sı III Leon tarafından imparator ilan edilerek kutsanan şarlman(charlemagne) avrupada katolik inancını zorunlu tek inanç ilan etmiş, karşı koyan pagan ve diğer inançtan olan insanların tamamını çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirtmişti.
Avrupada rakip gördükleri pagan ve diger mezhep inananlarını tamamen soykırımla katledilmesi sonucu tek hakim inanç kalan katolikler, katledecek cadı,kedi bulamadıkları için bu defa vebanın sorumlusu olarak yahudileri hedef almışlardı.

1348'de yahudi karşıtlığı Fransa taşrasında baş göstermeye başlamıştı.
İlk olarak 13 nisanı 14 nisana bağlayan gece 1348 Toulonda, 40 yahudi katlediliyor, evleri ve dükkanları yağmalanıyordu.

Bu başlangıçtan sonra Toulon çevresinde yahudi katliam haberleri ard arda geliyordu. Apt, forcalquier, Monask'ta katliamlar engellenemiyordu.
Saint Remy de provence'de sinagog ateşe verilmişti.

Languedoc,Narbon ve Cassonne kentlerinde yahudiler toplu olarak katliama tabi tutulmuşlardı.
Dauphine'de katoliklerin eline geçen yahudilerin tamamı lanetli oldukları için diri diri yakılmıştı.
Katliamları durdurmakta zorlanan Dauphine valisi Humbert II kalan yahudileri tutuklayarak ancak canlarını kurtarabilmişti.



Genişleyerek yayılan saldırılarda Buis les baronies, Valence, Le tour de pin, Saint saturin'de katliamlar yapılmış, Pont de beauvois'da yahudiler içme sularına veba bulaşıcısını karıştırdılar suçlamasıyla su kuyularına atılmışlardı.
İspanya'nın bask eyaleti olan Navarre ve Castille eyaletlerinde de bu tür katliamlar yapılmaya başlanmıştı.

13 mayıs 1348'de Barselona yahudi mahallesi tamamen yağmalanıyor, kaçamayanlar ise katlediliyordu.
Fransa kralı Philippe VI katliamları durdurmak yerine içme suyu kuyularını zehirleyen yahudilerin öldürülmesi yasasını çıkarması sonucu ilk baştan Orleans'da 6 yahudi idam edilerek öldürülüyordu.
Ağustos 1348 Savoi kenti yahudi katliamlarına sahne oluyordu.

Baştan yahudileri korumak isteyen Chambery kontu daha sonra katoliklerin yahudi katliamına ses çıkaramamıştı.

Kasım 1348 bugey, miribel ve franc compt'ta katliamlar baş gösteriyordu.
Vebaya neden olduğuna inanılan yahudi ashkenazler bu defa Almanya da  katlediliyor, malları yağmalanıyordu.
İsviçre, Chilon ve Leman gölü bölgesindeki yahudilerden 15 kişiye işkenceler sonucu, zorla kuyuları zehirleyenler oldukları itiraf ettirilmesi sonucunda, vebanın sorumluluları olarak bölge yahudileri katlediliyordu.

Mayence'de ise bir gecede 6 bin yahudi katledilmişti.
Bu dönemde avrupa genelinde 300 yahudi cemaati tamamen yok edilmişti .
Kıyımdan canlarını kurtaranlar aynı akibete uğramamak için Litvanya ve Polonya ya göç etmek zorunda kalmışlardı.
Strasburg'da yahudi saldırı ve yağmasında yüzlerce yahudi diri diri kent meydanında vahşice yakılmıştı.

14 şubat 1349 Viyana'da vebanın sorumluları olarak katolikler tarafından yahudilerin bir kısmı katlediliyor, bir kısmı ise  göçe zorlanıyordu.
Bu katliamları yapanlar ise sevgi ve barış dini olduğunu söyleyen vatikan önderliğindeki katolik kiliseleriydi.

Hz.Davud'un Kılıcı (Hz.Davud'un Kılıcı Kitabesi)

Kılıç kıyamet günü Mesih’in olacak

Hz. Davud’un sır dolu kılıcı bugün Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Saadet dairesinde. Üzerinde çok sayıda hiyeroglif yazı bulunan kılıcın tek bir şifreyi barındırdığı iddia ediliyor: Kıyametin kopacağı tarih.

Hz. Davud zamanında en parlak dönemlerini yaşayan İsrailoğulları daha sonra Kudüs’ü fethettiler. Ve Kuran’ı Kerim’in, “(Her taraftan) gelen kuşlar da ona icabet ederler, hepsi onun nağmesine katılırlardı, O’nun mülkünü kuvvetlendirmiştik. Kendisine hikmet ve açık konuşma, güzel konuşma vermiştik” (Sad, 38/19-20) dediği Hz. Davud’a 150 sureden oluşan kutsal kitap, Zebur indirildi. Doğada insanoğlunun idrakinin ötesinde geçen olayları kavrama yeteneği, tüm canlı varlıklarla konuşabilmesi ve hatta onlarla beraber metafizik aleminde sohbetler ettiği rivayet edilen Hz. Davud, kılıcıyla zalimliğin hüküm sürdüğü bir devri değiştiren peygamber oldu. Hz. Davud’un bir başka özelliği de diğer peygamberler peygamberliklerini kanıtlamak için mucizeler göstermiş olmalarına rağmen kendisinin mucizelerini, daha çok Allah’ın bir lütfu ve armağanı olarak göstermesiydi. Mucizeyi sadece kılıcıyla gösterdi.


Hz. Davud öldükten sonra kılıcı elden ele, peygamberlerden peygamberlere ve hükümdarlardan hükümdarlara geçti. Ve en sonunda kılıç mukaddes emanetlerle birlikte Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra İstanbul’a, Topkapı Sarayı’na getirildi.

Bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nin 21/137 numaralı envanterine kayıtlı olan bu kılıcın yolculuğu şöyle gelişti: “Çoğu geceleri uyumayan Yavuz Sultan Selim, hep nedimi Hasan Can ile kitap okuyup ilim konuşurlardı. Hasan Can’ın uyuyakalıp padişahın hizmetine gidemediği gecenin sabahında Yavuz, Hasan Can’a sordu: İmdi ne düş gördün beyan eyle.” Fakat sonradan anlaşıldı ki söz konusu rüyayı Hasan Can değil, Kapı Ağası Hasan Ağa görmüştü. Rüyasını hemen padişahına anlatan Hasan Ağa, “Padişahım, rüyamda gecenin bir vakti kapı çalındı, kalabalık halde gelenler Arap elbiseli ve Arap şimali şahıslardı. Kapının yanında dört kişi durmaktaydı.



Kapıyı vuranın elinde ise sizin ak sancağınız bulunmaktaydı. O bana dedi ki; ‘Bu gördüğün Resul’ün Ashabıdır. Bizi gönderip buyurdu ki; Kalkıp gelsin! Haremeyn (Mekke ve Medine) hizmeti ona verildi. Bu gördüğün dört kimseden bu Ebu Bekr-i Sıddık, bu Ömerü-l Faruk, bu Osman-ı Zinnureyn’dir.


Seninle konuşan ben ise Ali bin Ebu Talib’im. Var Selim Han’a selam söyle'” dedi. Yavuz Sultan Selim ise bu rüyayı yüzü kızararak ve gözyaşları içinde dinledi. Bu hadiseden sonra hazırlıklar tamamlandı ve Mısır seferine çıkıldı. 20 Şubat 1517 Cuma günü Kahire’de Yavuz Sultan Selim adına hutbe okunmasıyla ise Mısır ve Hicaz artık Osmanlı padişahının yönetimi altına girdi.

İçlerinde Hz. Muhammed’in Hırka-i Şerif’i, nalını, oku, Kabe’nin altın oluğu, Yusuf peygamberin sarığı ve Hz. Davud’un kılıcının da bulunduğu bir çok kutsal emanet de Yavuz tarafından Mısır dönüşü İstanbul’a getirildi. Bu sayede Hz. Davud’un kılıcı ve üzerinde kılıcın son sahibi İsa Mesih olacak yazan kılıcın bakır kitabesi de İstanbul’a getirilmiş oldu.




KİTABEDEKİ ARAPÇA METNİNİN TERCÜMESİ

“Muvaffâkiyet ancak Allah’tandır. Ali buyuruyor ki: Bu kılıcı ve levhâyı Mısır’ın sâhibi Melik Mukavkıs’ın hazînesinde buldum. Onda Süryânice ve İbrânice olarak Dâvud’dan bir rivâyet vardı. (Hz. Dâvud) buyuruyor ki: Câlut bana düşmanlığa kalkıştığında, Rabbimin bana öğrettiği şekilde bir kılıç ve ok yaptım.

Ve Allah bana nusret ve zafer nasip etti. Bu kılıcın alâmetlerinden biri de şudur ki: Bir yüzünde, elinde kılıç ve baş olan bir şahıs, diğer yüzünde de taht üstünde bir başka şahıs bulunuyor. O kesik baş Câlut’undur ki benim Câlut’u öldürmemi, tahtta oturan da Süleyman’ı ve her şeye hâkimiyetini remzediyor. Bu mübârek kılıç Yusuf’a ondan sonra da Melik Sancar’a intikâl edecek. Melik Sancar vefât ettiğinde mülkü istilâ edilecek.

Ondan sonra Firavun gelecek ve Mısır’a hâkim olup zulmedecek. Allah ondan bu kılıcı gizleyecek. Kılıcı Firavun’un hanımı Âsiye bulacak. Ve Âsiye îmân edecek. Âsiye’den Hz. Musa’ya, O’ndan kardeşi Hârun’a, Hârun’dan Yûşâ’ya, ondan Melik Şem’un’a, sonra Melik Helbum’a, sonra Melik Melmum’a, Hubr’a, Ehram’a, Melik Defnu’ya, Melik Lahud’a, Melik Meymun’a, Melik Darut’a, Melik Melc’e, Melik Ranan’a, ve Melik Şid’e ulaşır. Daha sonra melikten meliğe, nihâyet Peygamber Zekeriyyâ ve Yahyâ’ya, geçer. Daha sonra da İsa’ya ulaşır. Sonra Nebî’ye arz olunur. Ve o da savaşlarda bu kılıcı kuşanır. Rasûlullah’ın vefâtından sonra kılıç, Hz. Ebû Bekir’e kalır. O da oğlu Muhammed’e mîras bırakır.

Ali bin Ebû Tâlip, Muhammed bin Ebû Bekir’i Mısır’a vâli tâyin edince, kılıç da onunla beraber gider. Vefâtında da kılıç, Yusuf’unn hazînesine geri döner. Ali bin Ebû Tâlip buyuruyor ki: Dâvud’un hükmü burada sona erdi. Ve bu benim, Allah’ın ve Rasûlü’nün gizli ilimlerden bana ihsân buyurduğu cifir ile çıkarttıklarımdır. Ali bin Ebû Tâlip buyuruyor ki: Bu kılıcın üzerinde İbranice isimler ile “Âhiyyen şerâhiyyen, Edvenay, Asbavût, Eleşday” Necrânî olarak “Yâ Kâhir, Yâ Ze’l-batşiş Şedîd, Entellelezî lâ yutâku intikâmuhû” (Ey Kahreden, Ey intikâmına tâkat getirilemeyecek şekilde şiddetle yakalayan) yazılı idi.

Sonra Ömer bin Akîl’e, sonra da Ahmed bin Tolun’a ulaşır bu kılıç. Sonra Muâviye, kılıcı istediğini ifâde eden bir mektup gönderir. Ahmed bin Tolun doğudan batıya cenk eder. Kılıç, Emevî ve Abbâsî devletleri ortadan kalkıncaya kadar batıdaki Fas şehrinde gizli kalır. Sonra kılıç Hâkim bi-emrilllâh’a kalır. O da bu kılıçla Mısır’ın sâhibi olur. Ve kılıç, Yusuf (AS)’ın hazînesine geri döner. Sonra mağrip devleti de yok olur.

Ve bu kılıç Kalavun devletine, sonra da Melik Zâhir Baybars Sicî’ye kalır. Bu melik zamânında mecûsîler, Rasûlüllâh’ın kabrinde hırsızlık için süratle hazırlık yaparlar. Melik rüyâsında Nebî’yi görür. Rasûlüllah, mecûsîler hakkında bilgi verir ve kılıcın yerinden haberdâr eder. Melik uyanınca Yusuf Sıddîk’ın hazînesine girer. Mukaddes kılıcı bulur ve kuşanır. Sonra bir gece Nebî’ye gider. Mecûsîler onunla savaşırlar. Daha sonra Zâhir, Mısır’a geri döner ve nihâyetinde vefât eder. Kılıç da Yusuf’un hazînesine geri döner. Hicrî 880 senesine kadar da gizli kalır. Sâlihlerden bir zât rüyâsında Derfîl Kapısı’nda durduğunu görür. Kapının üstünde uyuyan Osmanlı askerleri fethe kâdir olamamaktadırlar.

Lâkin aslı Rum olan Ahmed ismindeki bir adam bunu başarır ve kapıyı onlar için açar. Sabah olunca (rüyâyı gören) sâlih zât ve Ahmed (ismindeki zât) buluşurlar. (Sâlih zât) rüyâsını Ahmed isimli şahsa anlatır. Ahmed de: “Yâ şeyh, senin rüyânın tâbiri şudur ki: Osmanlı Devleti Mısır’a girecek ve ben de kapının açılışında orada bulunacağım” deyince Sâlih zât ona “doğru söyledin” der. Bahsedilen bu Ahmed isimli şahıs, Osmanlı askerinin Mısır’a gelmesi şeklinde tâbir ettiği rüyâdan sonra kendisi de bir rüyâ görür ve bu rüyâda “ayın yeryüzünde yürüdüğünü, kendisini de atına binmiş, ayla birlikte yürürken” görür. Akın eden Osmanlı askerleri de geçip gittikten sonra ikinci ve üçüncü ay gelir. Birinci ayın kalbinde mim harfi, ikincide bâ harfi, üçüncüde elif harfi gizlidir. (Daha sonra) Ahmed rüyâsında

Hz. Ali’yi gördüğünü ve Hz. Ali’nin ona bakarak “Ey Ahmed” diye hitâp edip, Davud (AS) ın kendi yaptığı kılıcının yerini haber verdiğini ve şöyle devâm ettiğini söyler: “Allah sana kolaylık sağlayacaktır. Kuzeye Bafan’a git. Benî Asfar’ın çıkışı yaklaştı. Elif, Mısır’a intikâl edecek. Benî Asfar’ın çıkışı Osmanlılardan ilk ismi Baykünta olan bir hükümdar zamânında olacak. Benî Asfar’ı bu mübârek kılıçla katledecek. Ve bu savaş Rüsten diyârında olacak. Sonra Elif, Mısır’dan gelecek. Allah onlara nusret nasîp edecek.

Sonra Mısır, Hicaz, Şam, Irakeyn, Fars, Rüşt, Benî Asfar diyarlarına, Efrenc diyârının yarısına mâlik olacak. Osmanoğulları devleti tamâma erdikten sonra, Mehdî (AS) zamanına kadar kâfirlerle mücâhede edecekler. Allah onlardan râzı olsun. Sonra bu kılıç, zamânın sâhibi Mehdî’ye intikâl edecek ve İsa (AS) da bu kılıçla tek gözlü Deccal olan münâfık ibni Siyat’ı öldürecek. Allah ve Rasûlü gizli ilimlerden bunları bana bildirdi. Gaybı ancak Allahü Teâlâ bilir. Hamd, bir olan Allah’a mahsustur. Efendimiz Muhammed’e, âile ve ashâbına salât ve selâm olsun.”