Deccal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deccal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Aralık 21, 2025

Papa'nın ziyareti İznik Konsili Ne Anlama Geliyor

  Dünya genelindeki Hristiyanların gözü İznik'e çevrildi. Papa 14. Leo, 1700 yıl önce kilisede henüz hiçbir ayrışma yaşanmadan toplanan İznik Konsili'ni anmak için düzenlenen törene katıldı.

Papa 14. Leo Türkiye ziyaretinde İznik'e gidecek

Hristiyanlık için bir dönüm noktası niteliğinde olan İznik Konsili'nin 1700'üncü yıldönümü, kiliseler arasındaki birlik arayışı (ekümenizm) açısından bu yıla damga vurdu. İznik'te yapılan anma törenine Papa 14. Leo'nun da katılması, Hristiyan dünyası açısından konunun ne kadar önemli olduğunu açıkça gösteriyor. İlk yurt dışı ziyaretini Türkiye'ye yapan Papa, bugün İstanbul'dan helikopterle Bursa'ya bağlı İznik'e giderek özel ayine katıldı. 

Bugünkü İznik, antik çağda Nizäa adıyla biliniyordu. 1700 yıl önce, Roma İmparatoru Konstantin döneminde, 325 yılında burada düzenlenen İznik Konsili, kilise tarihinin en belirleyici dönüm noktalarından biri kabul ediliyor. Bu büyük toplantı, bugünkü Hristiyan inancının temel bölümlerini şekillendirdi. Aradan 1700 yıl geçse de Hristiyanlar hâlâ İznik'te yaklaşık 200 piskoposun kaleme aldığı inanç esaslarını okuyarak dua ediyor.

Ayrılıklardan önceki tek konsil

Konsilin toplandığı dönemde Hristiyanlarda büyük ölçüde "inanç birliği" söz konusuydu. Kiliseler arasındaki ayrışmalar daha sonraki yüzyıllarda ortaya çıktı. Paderbornlu Katolik teolog Christian Stoll, DW'ye yaptığı değerlendirmede şöyle diyor: "İznik, antik çağda kiliseyi yönlendiren tüm yetkili isimlerin, imparatorun başkanlığında bir araya geldiği tek konsildi."

İznik Konsili'ni gösteren gravürİznik Konsili'ni gösteren gravür

İznik Konsili 1700 yıl önce toplanmıştıFotoğraf: akg-images/picture alliance

42 yaşındaki Stoll, Katolik dünyasında ekümenik çalışmalar açısından önemli bir kurum olan Johann-Adam-Möhler Enstitüsü'nün direktörü ve Vatikan'ın ekümenizm danışmanlarından biri.

325 yılının tarihsel bağlamı ayrıca dikkat çekiciydi. Bu büyük toplantıyı kararlaştıran ve tertipleyen dinî otoriteler değil, bizzat dünyevi iktidarın kendisiydi. 270-288 yılları arasında doğduğu tahmin edilen Konstantin, 306'dan itibaren Roma İmparatoru, 324'ten sonra ise hem Batı Roma'nın hem Bizans'ın tek hâkimiydi. O yıl itibarıyla kendisini açık biçimde Hristiyan olarak tanımlıyordu.

Konsil iki temel konuya açıklık getirdi. İlki, uzun süren tartışmaların ardından Paskalya Yortusu'nun ortak bir tarihte kutlanmasıydı. Böylece en önemli Hristiyan bayramı, tüm dünyada aynı gün kutlanmaya başladı.

Tartışma: İsa Peygamber kimdi?

İkinci başlık, İsa Peygamber'in kimliğine dair anlayışın netleştirilmesiydi. "Yeni Ahit'in kendisinde bile bu konuda farklı bakışlar var" diyen Stoll, bu nedenle antik dönemde de "bir dizi teolojik tartışma" yaşandığını hatırlatıyor.

İznik'te varılan sonuç açıktı: Mesih'e "Tanrı" denebilecekti; hem de Hristiyanların "Baba Tanrı" için kullandıkları anlamda. Bu yorum bugün tüm Hristiyan geleneklerinde geçerliliğini koruyor. İnanç metninde İsa Peygamber için "gerçek Tanrı'dan gerçek Tanrı, doğurulmuş, yaratılmamış, Baba ile aynı özden" ifadeleri yer alıyor.

İznik'te altında kalıntılar bulunan gölİznik'te altında kalıntılar bulunan göl

İznik'te konsilin toplandığı yerin gölün altında kaldığı tahmin ediliyor

Konsilin 325 yılında tam olarak nerede toplandığı ise hâlâ kesin olarak bilinmiyor. İznik'te ayakta kalan yaklaşık bir düzine eski kilise kalıntısının hiçbiri büyük olasılıkla toplantı yeri değil. Bazı arkeologlara göre toplantı salonu, depremler nedeniyle bugün gölün altında kalmış olabilir. Burada yalnızca birkaç mezar taşı ve kısmi kalıntılar görülebiliyor.

Stoll, "Bu yıldönümüne gösterilen ilgi hem bilim dünyasında hem kiliselerde şaşırtıcı derecede büyüktü" diyor. Yıl boyunca birçok yerde, Hristiyan inancının merkezindeki unsur olan "Tanrı'nın Oğlu İsa'ya iman" yeniden tartışıldı.

Almanya'daki piskoposlukların çoğunda ve uluslararası kilise çevrelerinde yıl boyunca konferanslar ve tartışmalar düzenlendi. Stoll, bu yılki ekümenik etkinliklerde "farklı geleneklerden gelen Hristiyanların aynı inancı birlikte ifade edişini görmenin dokunaklı" olduğunu söylüyor. Stoll'a göre bu, "birlik ve dayanışmanın işareti" ve "kutuplaşma ile çatışmaların sarstığı toplumlarda çok gerekli."

Papa'nın yıllardır hazırlığını yaptığı anma

Nisan 2025'te 88 yaşında vefat eden Papa Françesko, 325 yılındaki olayların ortak anılması için yıllarca çaba göstermişti. Hristiyan birliği onun en önemli önceliklerindendi. Hayatını kaybetmeseydi Türkiye ve Lübnan'ı kapsayan bu ziyareti Mayıs 2025'te Papa Françesco yapacaktı. Şimdi bu görevi, halefi 14. Leo yerine getiriyor.

Papa 14. Leo, Mayıs ayında İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin ruhanî lideri Bartholomeos (85) ile Roma'daki göreve başlama töreni sonrasında bir araya gelmişti. Papa, Türkiye'ye yapacağı üç günlük ziyarette Bartholomeos ile görüşmeler gerçekleştirdi.

Stoll, Papa 14. Leo'nun armasındaki "In illo uno unum" (O bir olanda biz biriz) ifadesinin, Papa'nın Hristiyan birliğine ve Mesih inancındaki ortak temele verdiği önemi gösterdiğini söylüyor: "Papa, İznik Konsili'nin toplandığı yere giderken bu mesajı zaten yanında götürüyor ve orada elbette yeniden vurgulayacak."

Papalık makamı üzerine düşünceler

Papa'nın ziyareti öncesinde, Vatikan'ın ekümenizmden sorumlu kardinali Kurt Koch, Katolik Haber Ajansı'na (KNA) konuştu. Koch, Papa 14. Leo'nun İznik'teki törene katılımının "büyük ekümenik öneme sahip" olduğunu belirtti. Törenin daha geniş bir ekümenik çerçevede düzenlenmesi davetinin ise Patrik Bartholomeos'tan geldiği biliniyor.

İznik Konsili'ne ait bir gravürİznik Konsili'ne ait bir gravür

İznik Konsili, Hristiyanlık tarihi açısından büyük önem taşıyor

Bu buluşma, papalık makamına dair yeni bir anlayışın tartışılmasına da kapı aralayabileceğini vurgulayan Koch, makamın ekümenik bağlamda "birlik için hizmet" olarak yorumlanması gerektiğini savunuyor.

Ancak Papa 14. Leo ile Bartholomeos'un İznik'teki buluşmasına ve diğer kilise temsilcilerinin katılımına yönelik olumlu değerlendirmelere rağmen önemli bir eksik var: Yıllardır hem Vatikan'ın hem de Ekümenik Patrikhane'nin Rus Ortodoks Kilisesi ile diyaloğu neredeyse tamamen durmuş durumda.

Moskova Patriği Kirill, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'ya karşı yürüttüğü kanlı savaşı defalarca kutsadı ve destekledi. Patrik Kirill'in ekümenizme ilgi gösterdiğini söylemek ise bugün için pek mümkün görünmüyor.

3I/ATLAS ve Gizemi

 İnsanoğlu, teleskobun icadından önce Güneş sistemini çıplak gözle ve basit araçlarla gözlemlemiş, özellikle parlak olan nesnelerin hareketlerini ve görünürlüklerini inceleyerek onları anlamlandırmaya çalışmıştı. 1609 yılında Galileo’nun küçük mercekli bir tüpü gökyüzüne çevirmesiyle başlayan teleskop çağı, son yarım yüzyılda uzaya yerleştirilen teleskoplarla bambaşka bir boyuta taşındı. Günümüzde yüksek teknolojinin sunduğu imkânlarla Güneş’ten asteroitlere, kuyruklu yıldızlardan gezegenlere ve onların uydularına kadar pek çok gök cismi ayrıntılı biçimde gözlemlenebilmekte ve önemli keşifler yapılmaktadır. Özellikle Hubble Uzay Teleskobu (HUT) ve James Webb Uzay Teleskobu (JWUT), gözlem kapasitesini olağanüstü düzeyde geliştirdi. Yüksek optik sistemler ve hassas alıcı teknolojilerinin uzayda etkin biçimde kullanılması sayesinde Güneş sisteminin yapısı ve dinamikleri farklı dalga boylarında çok daha ayrıntılı olarak incelenebiliyor.

Güneş sistemindeki asteroitler ve kuyruklu yıldızlar gerek yapıları gerekse oluştukları ortamlar ve yörünge özellikleriyle sistemimizi anlamamız için önemli bilgiler sunar. Temelde buz, toz içeriğinde devasa kayaçlar olan bu yapıların Dünya’ya yakın konumda gözlenmesi ve izlenmesi için önemli projeler yürütülüyor. Dünya’ya yakın geçtiği için çarpma tehlikesi olan asteroitlerin takibi dışında yapısal özelliklerinin anlaşılması için de çeşitli çalışmalar yapılıyor. Bu cisimlerin çapları genellikle 1 km’den küçük olduğundan ve cisimler yalnızca Güneş ışığını yansıttığından oldukça sönüktür. Bu da gözlemlenmelerini zorlaştırıyor. Yine de asteroit ve kuyruklu yıldız gibi nesnelerin yıldızlara kıyasla çok daha hızlı hareket etmeleri, onları görüntülerde ayırt edilebilir kılıyor. Bu cisimler Güneş sistemi içinde oluşmuşlarsa yaşları, sahip oldukları kimyasal içerik ve yörünge özellikleri bu sistemin izlerini yansıtıyor.

Güneş sistemi ve içindeki tüm nesneler ile galaksimizdeki tüm cisimler, bu devasa yapının kütle merkezi etrafında çok büyük yörüngelerde dolanır. Bu dolanmalar sırasında zaman zaman birbirlerine yaklaşır ve hatta kütle çekim alanlarına yakalanır veya bulundukları kütle çekim alanından kurtulabilirler. Ayrıca başka sistemlerdeki gök cisimleri çarpışmalar ya da dinamik etkileşimler sonucu kendi sistemlerinden fırlatılarak farklı yönlerde ivmelenebilir. Yıldızlar veya yıldız-gezegen sistemleri arasındaki mesafeler çok büyük olsa da bu tür karşılaşmalar düşük olasılıklagerçekleşebilir.

2017 ve 2019 yıllarında, sırasıyla 1I/Oumuamua ve 2I/Borisov cisimleri, Güneş sistemine ait olmayıp galaksimizden gelen iki cisim olarak keşfedildi. Araştırmalara göre, tartışmalı da olsa, birkaç yüz metreyi geçmeyen çapa sahip 1I/Oumuamua dışarıdan gelen alışılmadık özellikler taşıyan bir kuyruklu yıldız adayı olabilir. Çünkü klasik kuyruklu yıldızlarda görülen koma ve kuyruk yapısına sahip değil.

İkinci ziyaretçi olması sebebiyle isminin önüne 2I (Interstellar 2) konulan 2I/Borisov, 2019’ da keşfedildi. Bu cismin o tarihe kadar gözlenen en bozulmamış kuyruklu yıldız olabileceği düşünüldü. Bu durum, 2I/Borisov’un Güneş sistemine ulaşana kadar başka bir yıldızın yakınından geçmediğini düşündürüyordu. 2I/Borisov’un yörüngesi ve hızı, yıldızlararası uzaydan gelen bir kuyruklu yıldız olduğunu kesin bir biçimde ortaya koyuyordu.

Araştırmalar, 2I/Borisov’un yoğun ve kayalık yapısının cismin ana yıldızına yakın bölgelerdeki kozmik çarpışmalar sırasında oluştuğunu gösteriyor. Daha sonra bu çarpışmalarla parçalanmış ve büyük olasılıkla aynı yıldızın çevresinde dolanan dev gezegenlerin kütle çekimi etkisiyle yıldızlararası ortama fırlatılmış olabilir.

Güneş sistemine yıldızlar arasından gelenler

Güneş sistemine yıldızlar arasından gelen ziyaretçiler: Solda 1I/Oumuamua, ortada 2I/Borisov ve sağda 3I/ATLAS.

Son ziyaretçi: 3I/ATLAS

NASA tarafından finanse edilen ve robotik teleskoplardan oluşan ATLAS (Asteroid Karasal Çarpma Son Uyarı Sistemi), Dünya’ya çarpma tehlikesi olan asteroitleri takip edip uyarı verebilen bir gözlemevi. Bu gözlemevinde yapılan gözlemler sırasında, 1 Temmuz 2025 tarihinde yıldızlararası uzaydan gelen yeni bir cisim keşfedildi. Gökyüzünde Yay Takımyıldızı bölgesinde görülen bu yeni cisme 3I/ATLAS ismi verildi.

Keşiften sonra, farklı gözlemevlerinde aynı bölgeye ait geçmiş gözlemler incelenerek cismin yörüngesi hesaplandı ve araştırmalar hız kazandı. Kuyruklu yıldız olduğu tahmin edilen cisim, yörünge özellikleri başta olmak üzere diğer iki ziyaretçi 1I/Oumuamua ve 2I/Borisov’dan oldukça farklıydı. Bu nedenle 3I/ATLAS için kimi araştırmacılar “uzaylılara ait bir nesne” olabilir şeklinde yorumlar dahi yaptı. Ancak cismin Güneş’e yaklaşmasıyla sırları çözülmeye başlandı.

3I/ATLAS, gökyüzünde çok sayıda cismin olduğu kalabalık bir alanda keşfedildi. İçteki kutunun ortasında oldukça sönük bir cisim olarak görülebilmektedir (NASA).

3I/ATLAS Neden İlgi Görüyor?

3I/ATLAS, diğer iki yıldızlararası ziyaretçiden oldukça farklı yörünge özelliklerine ve hıza sahip. Güneş sistemi dışından geldiği için başka bir yıldız-gezegen sisteminin üyesi olabileceği düşünülüyor. Bu da hem bilim insanlarının hem de gök bilim meraklılarının ilgisini artırıyor. Nesnenin başka yıldız-gezegen sistemlerinin nasıl oluşup geliştiği konusunda bilgi verebileceği düşünülüyor.

3I/ATLAS Dünya’ya Çarpabilir mi?

3I/ATLAS kuyruklu yıldızı Dünya için bir tehdit oluşturmuyor. Dünya’ya en fazla 19 Aralık 2025 tarihinde yaklaşık 270 milyon km kadar yaklaşacak. 29 Ekim 2025’te ise Güneş’e en yakın konumuna ulaşarak yıldızımıza yaklaşık 210 milyon km mesafeden geçecek.

19 Ağustos 2025 tarihi itibarıyla 3I/ATLAS’ın Dünya’ya uzaklığı yaklaşık 393 milyon km ve görsel parlaklığı yaklaşık 15,3 kadir olarak ölçüldü.

Cismin gökyüzündeki güncel konumu ve Güneş sistemi içinde izlediği yörünge buradan takip edilebilir.

3I/ATLAS’ın Güneş sisteminde izlediği yörünge, bazı gezegenlerin Güneş etrafındaki yörüngeleriyle birlikte gösteriliyor.

3I/ATLAS’ın Güneş Sistemi Dışından Geldiğini Nasıl Biliyoruz?

3I/ATLAS’ın Güneş sistemi dışından geldiğini anlamamızı sağlayan en önemli ipuçları, cismin hızı ve yörünge özellikleridir. Yapılan analizler, bu cismin Güneş’in kütle çekimine bağlı olmadığını ortaya koydu. Çünkü 3I/ATLAS 6,2 gibi oldukça yüksek bir basıklık değerine sahip hiperbolik bir yörüngede ilerliyor. Hatırlatmak gerekirse;

0 basıklık → çember yörünge,

0-1 arası basıklık → eliptik yörünge,

1 basıklık→ parabolik yörünge,

1’den büyük basıklık → hiperbolik yörüngeye karşılık gelir.

Hiperbolik yörüngelerde hareket eden cisimler, Güneş’in etrafında geri dönüşü olmayan bir yol izler ve bu, onların geldikleri yıldızlararası uzaya geri döneceğini gösterir. Daha önceki ziyaretçilerden 1I/Oumuamua yaklaşık 1,2’lik bir yörünge basıklığına sahipken 2I/Borisov’un basıklığı 3,6 değerindeydi. Bu nedenle 3I/ATLAS, diğer iki cisme göre oldukça farklı bir yörüngeye sahip.

Peki, bu üçüncü ziyaretçi nereden geliyor olabilir?

Bilim insanları 3I/ATLAS’ın henüz kesin olarak hangi yıldız ya da yıldız-gezegen sisteminden kopup geldiğini belirleyemedi. Ancak cismin Güneş’e göre yüksek hızı (saniyede yaklaşık 60 km) ve kinematik analizleri, onun galaksimizin “kalın disk” adı verilen bölgesinden gelmiş olabileceğini düşündürüyor. Bu bölge, galaksimizin ana düzleminin üzerinde ve altında yer alan, çoğunlukla yaşlı yıldızlardan oluşan şişkin bir yapı. Bu nedenle 3I/ATLAS’ın, 8 milyar yıldan daha yaşlı bir yıldız sisteminden kopmuş olabileceği öne sürülüyor. Hatta bazı araştırmacılar, ziyaretçi kuyruklu yıldızın kökeni için daha yaşlı yıldızlar öneriyorlar.

İlk gözlemler 3I/ATLAS’ın bir kuyruklu yıldız olabileceğini işaret etti. Ancak cisim belirgin bir kuyruk ve komaya sahip değil, yalnızca az miktarda toz salınım gösteriyor. Bu durum, cisim Güneşe daha fazla yaklaştığında değişebilir. Mars ve Jüpiter arasındaki asteroit kuşağından geçerken ısınma nedeniyle daha belirgin bir koma ve belki de kuyruk yapısı gösterebilir.

İlk tahminler, bu nesnenin 20 km kadar genişliğe sahip olacağını söylese de daha sonraları Vera Rubin Gözlemevi’nin verileri boyutunun 10 km civarında olabileceğini gösterdi. Son olarak Hubble Uzay Teleskobu’ndan elde edilen veriler, cismin çapının yaklaşık 5,6 km (belki de çok daha küçük) olabileceğine işaret etti.

Giderek gelişen teleskop teknolojileri ve analiz yöntemleri sayesinde gelecekte bu tür küçük ama önemli yıldızlararası cisimlerin daha sık keşfedilmesi bekleniyor. Bu keşiflerle yalnızca bu tür küçük cisimlerin yapıları hakkında değil, aynı zamanda farklı yıldız-gezegen sistemlerinin nasıl ve hangi yapısal özelliklerde oluştukları konusunda bilgiler alınabilir.

Solda, yıldızlararası nesne Comet 3I/ATLAS, Hawaii’deki Gemini North teleskobu tarafından alınan görüntüde yoğun bir yıldız alanı boyunca çizdiği çizgi yapı görülüyor. Renkler, 3 filtre kullanılarak alınmıştır: kırmızı, yeşil ve mavi. Sağ tarafta ise kuyruklu yıldızın kompakt koması veya buzlu çekirdeğini çevreleyen gaz ve toz bulutu görülüyor (NSF NOIRLab).

Pazar, Ekim 12, 2025

Siloam (Silvan) Yazıtı Nedir

 Siloam Yazıtı, Kudüs’te yer alan ve M.Ö. 8. yüzyıla tarihlenen en önemli arkeolojik buluntulardan biridir. Yahudi tarihine ışık tutan bu yazıt, aynı zamanda İbrani dilinde günümüze ulaşan en eski metinlerden biri olma özelliğini taşır. Hezekiya Tüneli olarak bilinen su tünelinde keşfedilen Şiloah Yazıtı, dönemin mühendislik harikasını belgeleyen eşsiz bir tarihi kaynaktır. Yazıtta, Kudüs halkının suya erişimini sağlamak amacıyla inşa edilen tünelin tamamlanma süreci ayrıntılı şekilde anlatılmaktadır.



Siloam Yazıtı Nerede Bulundu?

Şiloah Yazıtı, 1880 yılında Kudüs’teki Hezekiya Tüneli’nde tesadüfen bulunmuştur. Tünelde oyun oynayan bir çocuğun keşfiyle ortaya çıkan yazıt, ilk kazılardan sonra bilim dünyasının ilgisini çekmiştir. Yazıt, tünelin kazı aşamalarını ve iki ekibin karşılıklı ilerleyerek ortada birleşme anını anlatır. Bu nedenle hem tarihi hem de arkeolojik açıdan büyük önem taşır. Bugün yazıtın orijinali İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

Şiloah Yazıtı’nın Tarihi Önemi

Siloam Yazıtı, yalnızca Kudüs tarihi açısından değil, tüm insanlık tarihi için değerli bir mirastır. Yazıt, Yahudi Kralı Hezekiya döneminde inşa edilen su tünelinin mühendislik başarısını gözler önüne serer. Ayrıca İbrani alfabesinin erken örneklerinden biri olması bakımından da büyük bir bilimsel değere sahiptir. Bu yönüyle yazıt, hem dil araştırmaları hem de arkeoloji için benzersiz bir kaynak niteliği taşımaktadır.

Pazar, Şubat 02, 2020

Koronavirüs nedir: Çin'de ortaya çıkan yeni virüs (corona virüs) hakkında neler biliniyor?

Çin'in Vuhan kentinde yeni bir tür virüs ortaya çıktı. Virüse yakalananlarda akut solunum yolu enfeksiyonu görülüyor. Birkaç hafta içerisinde hızla yayılan virüse, Çin'in dışındaki ülkelerde de rastlanmaya başlandı. Ölü sayısı da hızla yükseliyor.

İlk kez Aralık ayında görülen ve '2019-nCoV' olarak adlandırılan virüs, koronavirüs ya da corona virüsü adıyla biliniyor.

Virüs nedeniyle ölenlerin sayısı da 31 Ocak itibariyle 213'e çıkmış durumda. Vaka sayısının da 10 bine yaklaştığı belirtiliyor.

SARS virüsü sonucu dünya çapında 800 kişi hayatını kaybetmişti.

Virüs şimdiye kadar, Çin dahil toplam en az 23 ülkede görüldü. Virüsün Çin'in doğu bölgelerinin yanı sıra Japonya, Tayland, Güney Kore, ABD, Singapur, Vietnam, Almanya, Fransa, İtalya ve Tayvan'a da yayıldığı biliniyor.

Virüsün ortaya çıktığı Vuhan'da alınan karantina önlemleri kapsamında yaklaşık 50 milyon kişinin seyahat etmesine izin verilmiyor.

Zatürre belirtilerine yol açan virüs, dünya çapında sağlık uzmanlarını alarma geçirdi.

Peki henüz bir tedavisi olmayan yeni koronavirüs tipi kısa zamanda ortada kaybolan geçici bir salgın mı yoksa çok daha tehlikeli bir hastalığın ilk işaretleri mi?

Çin'de ortaya çıkan virüsün özellikleri neler?
Hastalardan alınan örneklerin laboratuvarlarda test edilmesi sonucu Çinli yetkililer ve Dünya Sağlık Örgütü, enfeksiyonun koronavirüs (corona virus) olduğu sonucuna vardı.

Koronavirüsler, büyük bir virüs ailesinin bir alt türü. Ancak yeni virüs dahil sadece yedisi insanlara bulaşabiliyor.

Bir koronavirüsün yol açtığı şiddetli akut solunum yolu sendromu (SARS), Çin'de 2002 yılında salgından etkilenen 8 bin 98 kişiden 774'ünün ölümüne yol açtı.

Doktor Josie Golding, "SARS'ın hatıraları hâlâ taze, korkunun çok büyük olmasının nedenlerinden biri bu, ancak bu tür hastalıklarla mücadele etmek için artık çok daha hazırlıklıyız" diyor.

Yeni virüsün de SARS gibi insandan insana bulaşabildiği teyit edilmiş durumda.

Virüse yakalananlarda hangi belirtilere rastlanıyor?
Virüse yakalananlarda önce yüksek ateş başlıyor. Ardından kuru öksürük şikayetleri gözleniyor. Bir haftanın sonunda ise nefes darlığı sorunları ortaya çıkıyor.

Çin'de bazı hastaların hastanede uzun süreli tedavi altına alınması gerekmişti.

Ancak şu an eldeki bilgiler sadece hastaneye kaldırılan ağır hastaların yaşadıklarıyla sınırlı. Virüse yakalanıp daha hafif bir şekide atlatan olup olmadığı konusunda detaylı bir bilgi henüz yok.

Koronavirüsler orta derece soğuk algınlığından ölüme varacak semptomlara yol açabiliyor.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Perşembe günü yeni koronavirüs hakkında "uluslararası kamu sağlığı acil durumu" ilan etti.

İsviçre'nin Cenevre kentinde yapılan basın toplantısında DSÖ Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus, küresel ölçekte acil durum ilan edilmesinin nedeninin "Çin'de değil, diğer ülkelerde yaşananlar" olduğunu söyledi ve asıl endişenin virüsün sağlık sistemleri zayıf ülkelere yayılması olduğunu belirtti



Ne kadar ölümcül?

Aralık ayında ortaya çıktığı sanılan virüs, şu ana kadar 170 kişinin ölümüne neden oldu. Yani virüse yakalandığı tespit edilenlerin yüzde 2,2'si hayatını kaybetti.

SARS salgınında hastalığa yakalananların yüzde 9'u hayatlarını kaybetmişti.

Ancak virüsün bulaşmasıyla başlayan hastalık sürecinin görece uzun olduğu ve ölü sayısının ilerleyen günlerde artabileceği uyarıları yapılıyor.

Henüz salgının boyutları da tam olarak bilinmediği için bu yeni virüsün yol açabileceği ölümlere dair bir tahmin yürütmek zorlaşıyor.

Virüsün kaynağı ne?
Hastalığın, Çin'in 11 milyon nüfuslu kenti Vuhan'daki Huanan deniz ürünleri pazarından kaynaklandığı tahmin ediliyor.

Çinli yetkililer Hubei bölgesinde toplam 50 milyon kişinin yaşadığı kentlere seyahat kısıtlaması uyguluyor. Vuhan şehri karantinaya alınmış durumda.

Çin genelinde yüz maskesi kullanmak zorunlu hale getirildi, Çin'e bağlı yarı özerk Hong Kong yönetimi de bir dizi önlem açıkladı ve iki ülke arasındaki geçişleri sınırladı.

Uluslararası pek çok havayolu da Çin'e uçuşlarını askıya aldı.

Neden Çin?
Profesör Woolhouse, nüfusun çokluğu ve yoğunluğu ile virüsleri taşıyan hayvanlarla insanların yakın temasının neden olduğunu söylüyor:

"Yeni salgının Çin'de ya da dünyanın bu bölgesinde olmasına kimse şaşırmadı."

Salgının ortaya çıkmasının ardından Wuhan'daki Huanan balık pazarı kapatıldı.
Hangi hayvandan kaynaklanıyor?
Koronavirüsler, önce hayvandan insana bulaşıyor. Ancak virüsleri kitlesel bir salgın tehdidi haline getiren, mutasyona uğrayıp insandan insana bulaşmaya başlamaları.

2019-nCoV virüsünün ilk olarak Vuhan'daki Huanan balık pazarında ortaya çıkmış olabileceği üzerinde duruluyor.

Bazı deniz canlıları koronavirüs taşıyor olabilseler de, pazarda tavuk, yarasa, tavşan, yılan gibi başka hayvanlar da bulunuyor ve bunlardan birinin virüsün kaynağı olması çok daha mümkün görünüyor.

Virüsün kaynaklandığı belirlendiğinde, sorunla baş etmek çok daha kolay olacak.

2003 yılında 800'e yakın kişinin hayatını kaybetmesine neden olan SARS virüsünün yarasalardan yayıldığı düşünülüyordu.

Çinli yetkililer, Vuhan havalimanında uçuşları geçici süreyle askıya aldı.
İnsandan insana nasıl bulaşıyor?
Başta virüsün sadece hayvandan insana bulaşabildiği açıklanmıştı. Ancak daha sonra virüsün, insandan insana da bulaştığı anlaşıldı.

SARS, insandan insana çok kolay bulaşabiliyordu. Virüse yakalanmış bir kişinin kalabalık bir ortamda öksürmesi dahi SARS'ın yayılması için yeterli olabiliyordu.

MERS ise insandan insana daha zor bulaşan bir koronavirüstü.

Yeni virüs solunum yollarını etkiliyor. O nedenle öksürük ve temas yoluyla bulaşıyor olması yüksek bir ihtimal olarak görülüyor.



Çin, virüse yakalananların belirti göstermeye başlamadan hastalığı bulaştırabildiğini açıklamıştı.

Çin hükümeti halktan kalabalık yerlerde maske takmalarını istiyor.
Ne kadar hızlı yayılıyor?

Vakaların sayısı hızla 40'tan 7711'e yükselmiş gibi gözükebilir.

Ancak Çinli yetkililerin testleri yoğunlaştırmasıyla birlikte zaten virüse yakalanmış olan birçok kişi tespit edildi ve bu da virüse yakalan kişi sayısının hızlı biçimde yükselmesine yol açtı.

Salgının ne kadar hızlı yayıldığı konusunda henüz net bir bilgi bulunmuyor.

Virüs mutasyona uğrayabilir mi?
Evet virüsün mutasyon geçirmesi olasılıklar dahilinde. Ancak bunun salgın açısından ne anlama geleceğini söylemek zor.

Mutasyon sonucu insandan insana bulaşma ihtimali artabilir ya da virüse yakalananların yaşadığı semptomlar ağırlaşabilir.

Dünya Sağlık Örgütü ve diğer sağlık uzmanlarının yakından takip edeceği bir konu da ilerleyen günlerde ve haftalarda virüsün mutasyon geçirip geçirmediği olacak.

Son 10 gün içerisinde virüsün insandan insana bulaşma hızının arttığı belirtildi. Bu durumun bir mutasyon sonucu olup olmadığı ise bilinmiyor.

Salgın nasıl durdurulabilir?
Şu an için 2019-nCoV virüsüne karşı bir aşı bulunmuyor. Aşının geliştirilmesi ise en az bir yılı bulabilir.

Eldeki tek seçenek, virüse yakalanmış kişileri tespit edip karantinaya almak.

Hastalarla temas halinde olan kişilerin izlenmesi ve sağlık durumlarının kontrol altında tutulması da uygulanan yöntemler arasında.

Salgını önlemek için seyahat sınırlamaları seçeneği de yürürlüğe konmuş durumda.

Çinli yetkililer yeni virüsün genetik kodunu hızla açığa çıkardı. Bu bilgi, virüsün nereden geldiğini, yayıldıkça ne gibi değişimlere uğradığını ve insanların korunması için ne gibi adımlar atması gerektiğini anlamaya yardımcı oldu.

San Diego'daki Inovio adlı laboratuvarda çalışan bilim insanları yeni virüse karşı aşı geliştirebilmek için yeni tür bir DNA teknolojisi kullanıyor. Şimdilik adı "INO-4800". İnsanlar üzerinde deneme planlarına yaz başında başlayacaklar.

Bilim insanları koronavirüse karşı aşı geliştirmek için zamanla yarışıyor
Inovio, insanlar üzerinde yapılacak denemelerin başarılı olması durumunda daha geniş çaplı denemeler yapılabileceğini, "yılsonuna kadar Çin'deki salgında kullanılabileceğini" söylüyor.

O zamana kadar salgının sona erip ermeyeceğini tahmin etmek imkânsız. Ama Inovio'nun zamanlaması planlar doğrultusunda ilerlerse şirket, yeni aşının bir salgın durumunda en hızlı geliştirilmiş aşı olacağını söylüyor.

Pazar, Şubat 10, 2019

Hz. Peygamber (a.s.) Neden Cami Yıktırdı?

Peygamberimiz Neden Cami Yıktırdı?

"İslam Peygamberi hiç cami yıktırır mı?" demeyin lütfen.  Yıktırmış, hem de Allah'ın emriyle.

Hicretten sonra Medine'de Müslümanlar güçlü hale gelince görünüşte Müslüman göründükleri halde kalben İslam'ı inkâr eden münafık (nifak ehli) denilen bir grup ortaya çıkmıştı. Dış görünüşlerinde Müslüman olan bu kişiler dine, Hazreti Peygambere ve Müslümanlara düşmandı.

Münafıklar Kuba köyünde Peygamberimizin daha önce temelini atmış olduğu Kuba Mescidi'nden başka bir mescid yaptılar. Onların maksadı Resûlüllah'ın sahabelerini birbirine düşürmekti. Bu sebeple bu mescid 'Mescid-i Dırâr' yani zararlı ve kötüniyetle yapılan cami olarak adlandırılmıştır.

Kur'an-ı Kerim'in Tevbe Suresi'nin 107-110. Ayetlerinde bu olay anlatılmakta.

107 - Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü'minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, "Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok" diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar. (Diyanet İ.B. Meali)

Resûl-i Ekrem'in, bu ayetlerle Allah tarafından uyarılmasından sonra, "Halkı zâlim olan şu mescide gidin, onu yıkın ve enkazını da ateşe verin!" buyurduğu bilinmektedir. Günümüzde bile dırâr mescidinin arsası, çöplük olarak kullanılmaktadır.



Hazret-i Mevlana'nın bu olayı anlatırken söyledikleri ilginçtir:

"Münafıkların bu mescidi yapışları, avcının tuzağa taneler saçması gibi avlamak içindi. Cömertlik eseri değildi. Balıkçının oltasına taktığı et parçası, balıklara bir ikram, bir bahşiş, bir cömertlik değildir."
"Kubalıların Mescidi de taştan kerpiçten yapılmıştı ama münafıkların mescidine benzemiyordu."
"Yaptığın işi ve kendi halini mihenge vur da, sen de bir Mescid-i Dırâr yapmış, bir fitne çıkarmış olmayasın!"

Bu kıssayı hatırlatmamın sebebi son zamanlarda tartışma konusu yapılan Ataşehir'deki Mimar Sinan Camii, Taksim ve Çamlıca'ya yapılması planlanan diğer büyük cami projeleri değil.

Cami yaptırırken birinci önceliğin samimi bir inanç olması gerektiği açıktır. Eğer niyetiniz samimi/ ihlâslı değil, şahsi ikbalinize yardımcı bir unsur olarak kullanmak ise yapılan camilerin istenen hizmeti sağlaması mümkün olamaz.

Bizim vahiy yolu ile yapanların niyetini öğrenmek gibi bir imkânımız olmadığına göre, camileri yapanların iyiniyetli olduğunu kabul etmek ve teşekkür ederken uyarmak durumundayız.

Taksim'e yapılacak camiyi hem ihtiyaç oluşu ve hem de orijinal projesi sebebiyle desteklediğimi, ancak Çamlıca projesi konusunda yerleşim alanından uzak oluşu ve mimari proje yarışmasına katılımı azaltacak şartnamesi sebebiyle tedirgin olduğumu ifade ederek esas konuya geçelim.

Mescidi Dırâr kıssasından Mevlana'nın çıkardığı dair sonuç çok önemli: Hayırlı görünüşlü bazı işler fitne sebebi / besleyicisi olabilir.

"İyi şeyler olacak" müjdesi ve arkasından "analar artık ağlamasın" sloganlarıyla "Kürt/Terör Meselesini"  "çözmek" için "açılım" yapmak hayırlı görünen iş gibi idi.

"Ana dilde eğitim hakkı bir insan hakkıdır. Kürtlere Kürtçe eğitim dili sağlamak devletin görevidir" gibi sözler de haktan yana görünüşlü fitneyi / ayrılıkçılığı besleyen bir politik harekâttan ibaretti.

"Çözüm niyetini" gösteren siyasi iradenin, gerekirse terör örgütüyle müzakere etmesi gerektiği her gün mahut zümreler tarafından beynimize kazındı. Özel görevlendirilen devlet yetkililerinin Oslo müzakerelerindeki utanç verici tavırları da, Habur rezaleti gibi hoşgörüyle karşılandı.

Geldiğimiz nokta ne?  Şemdinli'yi ele geçirmeye çalışan PKK'lı teröristlerle 15 gündür çatışmalar devam ediyor. PKK'lılar kaçmadığı gibi devletin uçaklı, helikopterli tam teçhizatlı ordusuyla cephe savaşına girecek cesareti göstermekte. Bu çatışmalar devam ederken PKK Hakkâri'de 4 karakolumuza eş zamanlı saldırabildi ve 8 şehit verdik. Bunların sebebi ister terör örgütünün güçlenmesi olsun, isterse terörle mücadelede hizmet vermiş kahraman subayların hapiste tutulmasının TSK'da yarattığı moralsizlik olsun, durum iç karartıcı.

Kürt halkı içinde PKK sempatisinin ve bağımsızlık talebinin hızla artması fitnenin geldiği boyutun vahametini göstermekte.

2012 yazında yapılan bir ankete göre Kürtlerin % 46'sı BDP'ye destek veriyor. % 48'i PKK'nın terör örgütü olmadığını düşünüyor. Üç sene önce Kürtlerin % 6'sı bağımsız Kürt devleti isterken bugün, % 23'ü bağımsız devlet talebinde bulunuyor.

Dış siyasette ise "Osmanlı politikası izlemek", "suni sınırlarımız yerine tabii coğrafyamızdaki halklara liderlik yapmak", "mazlum Suriye halkının yanında olmak" gibi her Türk'ün göğsünü kabartan sloganlar eşliğinde yürütülen politikalar, Türkiye'deki fitneyi beslemekten başka işe yaramadı. Diğer taraftan Suriye bir iç savaş, bölge bir mezhep savaşı batağına doğru sürüklenmekte. Bunda Türkiye'nin rolü ve vebali az değil.

Fitnenin büyümeden önünün kesilmesi lazım(dı). Fitne sebebini veya besleyen tavırları ayırt etmek için vahiy beklemenin faydası yok. Yapılan işleri ve halimizi mihenge vurmak kâfidir.

"İlâhî bir bilgi iletim tarzı olan Vahiy" bizler için söz konusu olamayacağına göre, buna karşılık "beşerî bir bilgi edinim tarzı olan Akl'a" müracaat etmek zorundayız. Zira "vahy'e ve taşıdığı bilgilerin doğruluğuna iman etmek de, aklını kullanmak da farzdır."

Hazreti Peygamber'in uygulaması göstermektedir ki, Aklını kullanan Müslümanlar için fitne kaynağının (Mescid-i Dırâr'ların) bir an evvel yıkılıp yok edilmesi lazımdır.

Pazartesi, Ocak 14, 2019

Kubbetu’s Sahra’nın Kapıları Kapatıldı



Mescid-i Aksa’nın içindeki Kubbetu’s Sahra’nın kapıları, Yahudilerin dini takkesi Kippa ile girmeye çalışan İsrail polisini engellemek için kapatıldı.

Kudüs İslami Vakıflar İdaresi Basın Sözcüsü Firas Dibs yaptığı yazılı açıklamada, “Mescid-i Aksa korumaları, başında Kippa ile girme girişiminin ardından Kubbetu’s Sahra’nın kapılarını kapattı.” ifadelerine yer verdi.

Dibs açıklamasında, iki İsrail polisinin günlük iki defa Kubbetu’s Sahra’ya girdiğine ve hızlı şekilde “güvenlik kontrolü” yaptığına dikkati çekerek, “Kubbetu’s Sahra görevlileri, polisten başındaki Kippa’yı çıkarması talebinde bulundu. Ancak polis ısrarla gireceğini gerekirse güç kullanacağını söyledi. Bunun üzerine de görevliler mescidin kapılarını kapattı.” dedi.

İsrail polisinin Kubbetu’s Sahra’nın etrafını kuşattığını ve Müslümanların mescide girişine izin vermediğini belirten Dibs, görevliler ile namaz için gelen Müslümanların mescidin içinde olduğunu söyledi.

Harem-i Şerif’e baskın
Öte yandan, Dibs, İsrail Tarım Bakanı Uri Ariel ile beraberindeki 15 fanatik Yahudi’nin Harem-i Şerif’e baskın düzenlediğini söyledi.

Dibs, İsrailli Bakan ve beraberindeki Yahudilerin İsrail polisi eşliğinde Mescid-i Aksa’nın avlularında tur attığını kaydetti.

İsrail’deki koalisyon hükümetinde Yahudi Evi Partisi’nden bakan olan Ariel, daha önce de beraberindeki fanatik Yahudilerle birçok defa Harem-i Şerif’in avlusuna girmişti.

Fanatik Yahudiler, İsrail polisi eşliğinde zaman zaman sabah ve öğleden sonraki vakitlerde Mescid-i Aksa’nın avlusuna giriyor. Bu durum sık sık bölgede gerginliğin tırmanmasına ve Filistinliler ile İsrail polisi arasında arbede yaşanmasına neden oluyor.

İşgal altındaki Doğu Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinde bulunan Mescid-i Aksa, Müslümanların ilk kıblesi olma özelliğini taşıyor.

“Yahudiler, içinde Kıble Mescidi ile Kubbetu’s Sahra Camisi’nin yanı sıra müze, medreseler ve büyük avlunun yer aldığı Mescid-i Aksa Külliyesi altında, sözde “Süleyman Mabedi kalıntılarının bulunduğu” iddiasıyla kazı çalışmaları yapıyor, Mescid-i Aksa’da kendilerinin de ibadet etme hakları olduğunu savunuyor. KAYNAK: AA

Çarşamba, Ocak 09, 2019

Vehabilerin Yıkılış Habercisi Çekirğe İstilası

İslam dünyasının kutsal mekanı olan ve hac vazifesinin yerine getirildiği (Kabe'nin de içinde yer aldığı) Mescid-i Haram'da, ilk defa böyle bir olayla karşılaşıldı.

Burası Mekke'.Çekirge istilaası...ve bundan dolayı namaz kılınmamıştır.
ALLAH ,bir yeri helak etmeden önce oraya işaret gönderir..
tıpkı şu ayette olduğu gibi.

“Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler olarak üzerlerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gönderdik. Yine büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular. (Araf Suresi: 133)





Pazar, Aralık 23, 2018

Dâbbetü'l-arz Nedir? (Dâbbetü'l-arz Çıkış Zamanı)

 (Yer ve gökteki ayetler karşısında iman etmediklerinden) O söz (azap) başlarına gel­diği zaman, onlara yerden (harikulade bir ayet/mucize olarak) bir canlı çıkarırız. O da insanların bizim ayetlerimize kesin bir bilgiyle inanmadıklarını onlara söyler.(Neml Suresi/82)

Kur'an'da Dâbbe

"Dâbbe" kelimesi Kur'anda ondört defa geçer. Bu kelimenin çoğulu olan "devâbb" ise dört defa kullanılır. Örnek olarak bunlardan bazılarına bakalım:

"Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir." (Hûd, 11/6)

"Her canlının (dâbbenin) dizgini Allahın elindedir." (Hud, 11/56)

"Allah her canlıyı (dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah, şüphesiz her şeye kadirdir." (Nûr, 24/45)

Neml suresi 82. ayette geçen "dâbbetü'l- arz" ise, müfessirlerce genelde kıyamet alameti olarak açıklanır:

"Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler."

Kıyamet alametlerinden biri "dâbbetü'l - arz"ın çıkışıdır. Peygamber efendimiz şöyle bildirir:

"Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir." (Müslim, Fiten, 118)

"Dâbbe, yanında Hz. Musa'nın asâsı ve Hz. Süleyman'ın mührü olduğu halde çıkar. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle damgalayacak. O zamanda yaşayan insanlar bir araya geldiklerinde mü'min- kâfir belli olacaktır." (Ahmed b. Hanbel, "Müsned", II/491)



Dabbetü’l-arz kiyamet alametlerinden biri olarak bilinmektedir. Kelime anlamı olarak canlı ve hareket eden varlık olarak bilinen Dabbe kelimesinden gelmektedir. Kur’an içerisinde toplamda 14 defa Dabbe kelimesi geçmektedir. Kur’an içerisinde genel olarak Dabbe’nin anlamı yeryüzünde yürüyen varlıklardır. Kur’an içerisinde 2 farklı ayet içerisinde dabbetü’l arz geçmektedir. Bunlardan birincisinde hak karşısında gözü körelmiş kişiler için yerden çıkarılacak olan dabbetü’l arz’ın onlara hakka ve Allah’a inanmamalarının çok büyük bir dalalet olduğunu gösterecektir.

Dabbetü’l arz’ın çıkışı kıyamet alametlerinin en büyüğüdür diyebiliriz. Yüce Allah bir ayetinde mealen şu şekilde buyurmaktadır. ‘’ Söz verdiğimiz gün gelip çattığında onlar için yeniden bir canlı çıkarırız ki kendilerine insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını hatırlatır’’. Bu ayeti kelimede de belirtildiği gibi dabbetü’l arz bir hayvan cinsidir. Çıkacak olan hayvan cinsi inananlarla inanmayanları ayırt edecektir. Özellikle son zamanlarda dabbetü’l arz ile çeşitli söylentiler ortaya çıkmış durumdadır. Dabbetü’l Arz’ın ortaya çıktığı ya da yakın zamanda çıkacağı ile ilgili olarak farklı alimlerden söylentiler halk arasında dolaşmaktadır. Bu konuda kesin ifadelerle vaaz vermek çok doğru olmayacaktır.



Dabbetü’l Arz Ne Zaman Çıkacak?

Dabbetü’l arz’ın ne zaman çıkacağı ile ilgili kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Peygamber Efendimiz Dabbetü’l arz ile ilgili şöyle buyurmuştur. ‘’Onun alametlerinden biri güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine dabbe’nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecek ve gerçekleşecektir. Farklı ayet ve söylemlerde değişik tanımlar yapılmıştır. Dabbe’nin çıkmasıyle birlikte insanlara konuşacağı bilinmektedir. Bir hayvan olarak bilinse de, bir deprem, kasırga ya da benzer bir felaket de olabilecektir.

Ayetlere genel olarak baktığımızda dabbe ile ilgili çok kesin ifadeler bulunmamaktadır. Günümüzde yaşadığımız doğal afetler bilimsel olarak açıklanabilmektedir. Ancak, bunların neden ne hangi güçle ortaya çıktığı çoğu zaman unutulmaktadır. Bu nedenle dabbe’nin ortaya çıkacak olması, ne şekilde ve ne şiddetle çıkacağı kesin olarak bilinmemektedir. Zamanlama olarak da herhangi bir süre verebilmek dabbe’nin çıkışı ile ilgili son derece yanlış olacaktır.

Masonluk ve Hiram Usta (Mimar Hiram Usta'nın Ölümü)

Hiram Abi Efsanesi ve Masonluğun Başlangıcı

Hem operatif hem de hür ve kabul edilmiş masonluğun öne çıkan figürlerinin başında şüphesiz; “dul kadının çocuğu” yani Hiram Abif bulunmaktadır.

Operatif masonluğu başlatan kişi olarak kabul edilen Hiram Abif hakkında, çırak ve kalfa derecesindeki masonların bilgileri oldukça sınırlıdır. Üstat mason seviyesine gelen kardeşlik üyelerinin Abif’in meslek sırlarına vakıf hale geldiğine inanılmaktadır.

Günümüzde operatif masonluk kalmasa da Hiram Abif’in başlattığı masonluk anlayışı sembolik olarak devam etmektedir. Bunun en büyük göstergesi masonluğun temel derecelerinin aynı kalması ve kullanılan sembollerin geçerliliğini korumasıdır.



Elbette Abif’in masonluk anlayışıyla birçok açıdan farklılıklar bulunmaktadır; ancak temel öğreti ve nihai amaç aynıdır.

Operatif masonlukta bulunan çıraklık, kalfalık ve üstatlık dereceleri spekülatif masonlukta insan hayatının manevi evreleri olarak düşünülmelidir.

Kardeşlikte çırak seviyesindeki bir kişinin henüz genç ve tecrübesiz olduğu kabul edilir. Nihai amaç olan ülkü mabedi inşası için gerekli malzemeleri toplamakla yükümlüdür.

Masonluğa girerek yeniden doğduğu gerçeğinden yola çıkılır. Kalfalık derecesindeki masonlar ülkü mabedi inşası için gerekli malzemelere sahiptir ve bu malzemeleri doğru bir şekilde bir araya getirmeli ve inşaya başlamalıdır.

Bu evre kişinin hayatında olgunluk dönemine işaret etmektedir. Son seviye olan üstatlıkta ise, mabet inşası için gerekli malzemeler toplanmış, doğru şekilde bir araya getirilmiştir ancak eksik olan bir şeyler vardır; o da tüm bu materyallerin bir araya getirilmesi ve yapının kusursuzlaştırılmasıdır.

Üstat mason hayatın sırlarına bir başka deyişle Hiram’ın meslek sırlarına sahip olarak ülkü mabedi inşasını tamamlayacaktır ki bu operatif masonlukta harç ile yapıyı sağlamlaştırmak ve düzleştirmekle aynı anlama gelmektedir.

Masonluk kardeşliğinin kökeninin Hiram Abif’e dayanması ve ritüellerde Hiram Abif’in uğradığı ihanetin canlandırılması bu kişiyle ilgili merak edilenleri de bir hayli arttırmıştır. Bu sebeple bu yazımızda Hiram Abif ile ilgili efsaneyi sizlerle paylaşıyoruz.

Hiram Abif Efsanesi

Hiram Abif efsanesini Hz. Süleyman Tapınağı’ndan ayırmak mümkün değildir. Kısaca açıklamak gerekirse, Hz. Süleyman Tapınağı’nın baş ustasının Hiram Abif’in olduğu bilinmektedir.

Hiram Abif tapınak inşasının başında bulunan en yetkili kişiydi ve emrinde binlerce çalışan bulunuyordu.



Ancak çalışanların sayısı bu kadar çok olduğu için; yaklaşık 85 bin işçi çalıştığı düşünülüyor, Abif onları meslek bilgilerine göre sınıflandırıp o sınıflara özel bazı parolalar, işaretler ve semboller belirledi.

Her sınıf kendilerine verilen bu bilgileri saklamakla yükümlüydü; bunun sebebi maaşlarını da bu sınıflara göre alacak olmalarıydı.

İşçiler arasındaki düzen kurulmuş ancak bu sefer aldıkları ücreti arttırmak isteyen kişiler usta olmak için çalışmalara başlamışlardı.

Bu taş ve duvar işçilerinden 3 tanesi, ustalığa geçiş yapmak istemiş ancak gerekli yeterliliği gösteremedikleri için başvuruları kabul edilmemişti.

Bunun üzerine usta seviyesinin parolasını öğrenmek için Hiram Abif’e bir komplo hazırladılar.

Tapınağın doğu, kuzey ve güneyine dağıldılar ve batı kanadından giriş yapan Hiram Usta’yı beklemeye başladılar. Amaçları öncelikle parolayı öğrenmekti ancak öğrenemezlerse Hiram’ı öldürmeye karar vermişlerdi.

Hiram batı kapısından girip güney kapısına yönelince; güneyde pusuya yatan çırak seviyesindeki işçi ona parolayı sordu fakat cevap alamayınca kendisine cetvelle vurdu.

Hiram ölmedi ve kuzey kapısına yöneldi. Bu kapıda da kalfa seviyesinde bir işçi vardı ve tekrar kendisine parolayı sordu.

Hiram cevap vermediği için bu işçi de ona duvar işçiliğinde kullanılan diğer bir alet olan gönye ile vurdu ancak yine onu öldürmeyi başaramadı.

Son olarak doğu kapısından kaçmaya çalışan Hiram, usta seviyesindeki işçiyle karşı karşıya geldi ve bu sefer şansı diğer seferlerdeki gibi yaver gitmedi.

Ustalık parolasını almayı başaramayan son işçi, Hiram’ı çekiç yardımıyla öldürdü. Ancak bu cinayet işçiler için kurtuluş anlamına gelmiyordu; çünkü Hiram’ın cesedinin ortalıkta görülmemesi gerekiyordu.

Gece olmasını bekleyen işçiler, Hiram Abif’i dağlık bir alana götürüp gömdüler. Yerini bulabilmek için de akasya dallarını kullanarak Hiram’ın gömüldüğü yere akasya dalları koydular.

Efsanenin bundan sonraki dönemi çok can alıcı değil, Kral Süleyman Hiram’ın yokluğunu fark ediyor, işçilerine onu bulmalarını söylüyor. İşçiler arama çalışmalarının sonucunda yorulunca Abif’in gömülü olduğu yere gelip dinleniyorlar.

Dinlendikleri esnada akasya dallarına tutunduklarında dallar saplandıkları yerden çıkıyor ve Abif’in cesedine ulaşıyorlar.



Buradaki önemli nokta şu, işçiler Hiram Abif’i bulduklarında “et kemikten ayrılıyor” anlamına gelen Mac Benah kelimelerini söylüyorlar ve ilk söylenen kelimeler bunlar olduğu için Kral Süleyman’ın öncesinde verdiği direktifler doğrultusunda yeni parola olarak “Mac Benah” kabul ediliyor.

Hiram bulunduktan sonra, Kral Süleyman’ın buyruğuna uygun olarak tapınağa getiriliyor ve buraya gömülüyor. İşçiler ustalarının kanı ellerine bulaşmadığını belli etmek için beyaz eldiven giyiyorlar.

Efsane anlatıldığı kadarıyla bu kadar…

İlgi çekici olan konu; bugün spekülatif masonlukta kullanılan simgelerin ve en önemli sembollerin bu efsane içinde geçiyor olmasıdır.

Ölümsüzlüğün sembolü olarak kabul edilen akasya dallarının Hiram Abif’in mezarı üzerine konması, Hiram Abif’in emrindeki işçileri sınıflandırması, yetilerine göre her sınıf ile paylaşılan bilgilerin gizliliğinin esas olması ve Hiram’ın çırak, kalfa ve ustalar tarafından duvar işçiliğinde kullanılan aletler ile öldürülmesi bugün de önemini koruyan sembolik olaylar arasında görülmektedir.

Diğer bir konu da Hiram’ın Süleyman Tapınağı’na defnedilmesi sırasında masumiyetlerinin ispatı olarak işçilerin beyaz eldiven giymeleridir; masonlukta kullanılan renkler içinde önemli bir yere sahip olan “beyaz” böylelikle ritüellere girmiştir.


Hiram Abif Efsanesinden Çıkarılanlar

Akasya dalları masonların en önemli sembollerinden biridir. Her zaman yeşil kalan yaprakların, Evrenin Ulu Mimarı’nın kudretini ve ruhun ölümsüzlüğünü yansıttığı hür masonlar tarafından kabul edilmektedir. Bu sebeple masonik sembollerde kullanımı oldukça yaygındır.

Hiram Abif’in meslek sırlarını paylaşmak ve işçilerin paralarını doğru verebilmek adına yaptığı sınıflandırma günümüzde de operatif masonluğun temel dereceleri olarak bilinmektedir. Çıraklık, kalfalık ve ustalık dereceleri kişinin manevi yolculuğunu ifade eder; her derecenin kendine ait sırları vardır ve bu sırların gizliliği esastır.
Sadece en üst seviyeye gelme başarısı gösteren usta masonlar Hiram Abif’in sırlarına sahip olabilir.

Hiram Abif, hak etmediği halde ustalık sırlarını ele geçirmek isteyen hırslı 3 işçi tarafından öldürülmüştür; Suikasti düzenleyenlerden çırak seviyesindeki işçi onu cetvelle yaralamış, kalfa derecesindeki işçi gönye ile onu etkisiz hale getirmiş ve usta derecesindeki işçi ise Hiram Usta’yı çekiçle öldürmüştür. Cinayet sırasında kullanılan bu duvar işçiliği aletleri masonluktaki seviyelerin simgeleri haline gelmiştir ve hepsine sembolik anlamlar yüklenmiştir.

Beyaz eldiven giyilme konusu da oldukça önemlidir. İlki Masonik törenlerde beyaz eldivenlerin giyildiği bilinmektedir. Bazı mason seviyelerindeki ritüellerde beyaz renk kullanılmaktadır çünkü masumiyeti ve saflığı ifade ettiği düşünülmektedir. Mason kardeşliğinin kullandığı sekiz renkten biridir (mavi, mor, eflatun, kırmızı, yeşil, sarı, siyah).

Hiram Abif’in öldürülmesinin mason ritüellerinde canlandırılmasının yapıldığı bilinen bir gerçektir. Usta mason seviyesine yükselmek isteyen aday, sembolik olarak Abif’in yaşadıklarını yaşamalı ve sırlarına hakim olmalıdır.

Yazımızın başına dönersek üzerinde durulması gereken bir konu daha bulunmaktadır. O da Hiram Abif’in dul kadının çocuğu olarak tasvir edilmesidir.

Öncelikle bu konu mason felsefinin dayandığı temel noktayı oluşturmaktadır. Nedenlerine gelirsek; bu topluluk kardeşlik topluluğudur ve kurucusu ya da bir başka deyişle masonların atası; Hiram Abif kabul edilmektedir.

Tüm masonlar birbirlerini kardeş olarak görürler ve Hiram Abif’in de kardeşi olduklarına inanırlar. Bu sebeple eğer Hiram Abif dul bir kadının oğluysa, tüm mason kardeşliği üyelerinin de manevi olarak dul kadının oğlu olduğu görüşünü benimserler.

Dul kadının oğluna yardım edilmesi kavramı da burada devreye girmektedir.

Mason kardeşliği üyelerinin birbirlerini kolladıklarından, aynı ülküye hizmet ettikleri kişilere yardımcı olduklarından daha önceki yazılarımızda bahsedilmişti.

Birbirlerine yaptıkları yardımın temelinde de bu görüş yatmaktadır. Hepsi kardeştir, hepsi Hiram Abif’tir ve Hiram Abif’in sırlarına vakıftır; bu yüzden yardıma ihtiyacı olan kardeşlik üyesi desteklenmelidir.

Mason ve Dul Kadının Çocuğu Nedir (Dul Kadının Çocuğu) Yardım Edin

Masonluğun ne olduğunu bilmeyenlerin sıkça gündeme getirdikleri konulardan biri de ''dul kesesi''dir.

Dul kesesi Operatif Masonluğun çok eski zamanlarından kalma bir geleneği olup günümüzde uygulama şekli, eskiye nazaran değişmiş bulunmaktadır.

15.asırda Operatif Mason Localarının nasıl yönetildiklerine dair belgelerden anlaşıldığı üzere günümüzde uygulanan 3 derece yerine 2 dereceli bir sistem yürürlükteydi. Bu uygulama belki de daha eski tarihlerde de böyleydi ama elimizde mevcut en eski geçerli belgeler 15. asırdan kalma olduklarından en azından bu tarihte uygulananlar bilgi olarak aktarılabilmektedir. O tarihte meslek localarına üyeler ''çırak'' derecesinde girerler, belli bir hizmet ve olgunlaşma döneminden sonra da ''kalfa'' derecesini alırlardı.



 Locayı yöneten başkan ise ömür boyu Üstat sıfatını taşımaktaydı. Kalfa dereceli bir masonun üstat olabilmesi için, ya loca üstadının ölümü halinde üyesi bulunduğu locanın üstatlığına seçilmesi suretiyle olurdu veya yeni kurulan bir locayı yönetmeye memur edilmesiyle gerçekleşiyordu. Görüldüğü üzere, locayı yönetmekle görevli üstadın ömür boyu seçilmiş olması, Üstadın loca üzerindeki mutlak hakimiyetini göstermektedir.

Ancak üstadın hakları yanı sıra sorumlulukları da vardı. Özellikle genç yaşta hayatını kaybetmiş üyelerin eş ve çocukların geçim ihtiyaçlarının temini loca üstadının sorumluluğundaydı. İşte bu sorumluluğun aşılabilmesi amacıyla ''dul kesesi'' fonu yaratılmıştır. Buna göre: genelde ayda bir yapılan toplantıların sonunda üyelerden biri boş bir torbayı diğer üyelerin önünden geçirir, herkes de gönlünden kopan bir parayı miktarını belli etmeden torbaya atardı. Toplanan bu para, torbasıyla Loca Üstadına verilir, o da ihtiyaç sahiplerine gereken yardımı kendi vicdani kıstasları içinde yapardı. Loca Üstadının bu paraların miktarı ve nasıl harcandığı konusunda hiç kimseye hesap verme durumu da yoktu.



Geçmiş zamanlarda tamamen ekonomik bir işlevi olan ''dul kesesi'', modern zamanların Spekülatif Masonluk döneminde ekonomik olmaktan ziyade sembolik bir amaca yönelmiştir. Günümüzde artık, dul kalmış eş ve çocuklarının yaşamında Mason Localarının yüklendikleri sorumluluklar Operatif dönemlere oranla çok düşük boyutlarda kalmaktadır. Çünkü Spekülatif Masonluk mesleki bir örgütlenmeden çok entelektüel hedefleri olan bir örgütlenmedir.

Nitekim Fransızca bir terim olan ''tronc de la veuve=dul kesesi'' ibaresi, 1950 yılından itibaren ''hasenat kesesi'' olarak tercüme edilmesi tercih edilmiştir. Arapça kökenli olup ''hayırlı bir iş'' anlamını taşımaktadır. Günümüz Masonik terminolojide ''dul kesesi''nden ziyade ''hasenat kesesi'' terimi kullanılmaktadır.

Loca toplantıları sonunda hasenat kesesi yine bir kardeş tarafından diğer kardeşlerin önünden geçirilir, isteyen de sembolik boyutta bir yardımı bu keseye atar. Bu torbaya yardım parası atıldığı gibi, dileyen kardeşlerin torbanın içinden ihtiyaçları kadar almaları da serbesttir. Yılda ortalama 20 toplantı yapan Mason localarının başkanları, toplanan bu parayı bir hayır işinde ve genelde bir üniversite talebesine burs olarak kullanmakta ve çoğu zaman girilen taahhüdün yerine getirilmesi için cebinden cüzi miktarda para koyma mecburiyetinde kaldığı da bilinmektedir.

Hal böylesine masum iken, bazı yazarların dul kesesinde toplanan paraların miktarlarını kitaplarında öylesine abartmakta ve öylesine dramatik faaliyetlere çekmektedirler ki bunları okuyan masonlar çoğu zaman hayretler içinde kalmaktadır. Bu yayınlarda masonların gerçekten üzücü buldukları, konu hakkında bilgisi olmayanların, sırf heyecan yaratma ve maddi gelir sağlama uğruna böylesine yanlış bilgilerin okurlara sorumsuzca aktarılması olayıdır.



Dul kesesinin masonlukta asıl önemi, üyelerine verdiği sembolik mesajdır. Dul kesesine atılan paranın miktarı gizli ve sadece parayı alan tarafından bilindiğinden, yardımda bulunan kimse ancak vicdanen tatmin olabilmektedir. Yardımı alan kimse işe müştereken toplanan bu paranın kimden geldiğini çoğu zaman bilmediğinden kendini daha rahat hissetmektedir. Netice olarak masonluğun ''dul kesesi'' sembolünden üyelerine vermek istediği mesaj, bir yardım yapılırken verenin mağrur, alanın mağdur edilmemesi prensibinin benimsenmesine yöneliktir.

Albert Pike'nin Mazzini'ye Mektubu ve Dünya Savaşı

Mason Albert Pike'in kehanet mektubu! ve 3. Dünya savaşı

Albert Pike. 1809-1891 arasında yaşamış ABD’li general. 1850 yılında mason oldu,  Independent Order of Odd Fellows’a katıldı. 1859 yılında 33. derece (büyük üstad) oldu. Halen ABD’nin en etkili/bilinen masonu olarak kabul edilir.

Meksika-Amerika Savaşı’nda Tuğgeneral olarak görev yaptı. Savaştan sonra asilik ve vatana ihanet suçuyla tutuklandı ve hapse girdi. Hapisten kurtulması kendisi gibi mason olan Başkan Andrew Johnson’un affıyla mümkün oldu. Ertesi gün Beyaz Saray’da birlikteydiler. Bu aftan sonra Başkan Johnson, İskoç Riti tarafından 4. dereceden 32. dereceye terfi ettirildi.



Albert Pike’ın 15 Ağustos 1871 tarihinde, kendisi gibi mason olan İtalyan Giuseppe Mazzini’ye yazdığı mektup Kanada Kraliyet Donanmasından emekli olan eski bir İstihbarat Subayı olan William Guy Carr tarafından Londra’daki British Museum kütüphanesinde keşfedildi. Ve bu mektubu Quoted in Satan: Prince of This World adlı kitabında yayınladı.

1871 tarihli bu mektup sadece 1’nci ve 2’nci dünya savaşları için yapılması gerekenlerden bahsetmiyor bugün itibariyle önemi daha da artan 3. Dünya savaşına dair planlara/hesaplara da yer veriyor. Şöyle ki:



“15 Ağustos 1871, Washington DC

İlluminati‘nin amacına ulaşması için öncelikle bir dünya savaşı çıkarmalıyız.

Bu sebeple Rusya‘da Çarlığı zayıflatıp, ateizmi ve komünizmi hakim kılmalıyız.

Ajanlarımız vasıtasıyla Britanya İmparatorluğu (İngiltere) ve Alman İmparatorluğu (Almanya) arasında gerginliği körükleyerek savaşa zemin hazırlamalıyız.

Ve 1.Dünya Savaşı sonrası, komünist düzeni iyice inşa etmeliyiz ki, tüm hükûmetleri yıkabilelim ve tüm dini düzenleri zayıflatabilelim.

Ardından İkinci Dünya Savaşı‘nı çıkarmalıyız ve bunu gerçekleştirmemiz için;

faşistler ve siyonistler arasında savaşla sonuçlanacak bir gerginlik oluşturmalıyız.

İsimleri Nazi olacak olan faşistleri, savaş sonunda yok etmeli ve savaş sonrası Filistin‘de israil devletini kurmalıyız.

İkinci dünya savaşı sürecinde uluslararası komünizm mutlaka hristiyanlığı dengeleyecek bir güce ulaştırılmalı.

Toplumlara ölçülü bir şekilde “Son Çöküş”ü yaşatacağımız zamana kadar bu denge bizim için gereklidir.

Üçüncü Dünya Savaşı‘nı çıkarmamız için;

İslam Aleminin liderleri ve siyonistler arasında ajanlarımız vasıtasıyla, ayrı düştükleri konular üzerinden gerginlik çıkarmalıyız.

Ve bu savaş, Müslüman Arap Dünyası ve israil devletinin birbirlerini yok edecekleri şekilde dizayn edilmeli.

Ve bu hengâme içinde diğer milletleri bu konuda, fiziksel, ahlaki, ruhsal ve ekonomik olarak çökmeleri için mücadeleye zorlamalıyız.

Nihilistlerin ve ateistlerin önlerini açmalıyız ve müthiş bir sosyal çöküş provoke etmeliyiz ki böylece bu kanlı kargaşa ve vahşetin doğurduğu korku içinde mutlak ateizm etkisi ortaya çıksın.

Ve insanlar her yerde vahşi devrimci azınlığa karşı kendilerini savunmak zorunda kalacak.

Daha sonra insanlık medeniyeti, bu vahşi yok edicileri imha edecek.

Ve birçok kişi hristiyanlıkta hayal kırıklığı yaşayacak.

Ve kimileri hayatta herhangi bir pusulası veya istikameti olmaksızın deizmi seçecek.

Ama bir düşünceden ötürü endişe duyacaklar.

Bu endişelerinin sebebi; nereye itaat edecekleri, neye yönelecekleri konusu.

Ve sonunda evrensel bildiriler, evrensel kurallar, evrensel mesajlar yoluyla Lucifer‘ın Saf Doktrininin ışığını almaya başlayacaklar.

Ve bu doktrin, sonunda tüm insanlık içinde genel dünya görüşü haline gelecek ve ona teslimiyet içinde olacaklar.

Hristiyanlık ve ateizmin fethedilmesi ve aynı zamanda yok edilmesinden sonra ortaya çıkacak olan bu genel dünya görüşü, dünya genelinde Muhafazakar hareketlere de sebep olacaktır…”

Görüldüğü üzere 1871 tarihli mektupta sadece kaçıncı savaşta hangi ülkelerin savaşacağı yazılmamış aynı zamanda bu savaşların temelinde ve ardından hangi ideolojilerin ve hangi toplumsal/dini akımların ne şekilde yaygınlaşacağı/yok olacağı da planlanmıştır.

1’nci ve 2’nci dünya savaşı yaşandı ve ağır acılarıyla birlikte tarihteki yerini aldı. Mektuba bakınca planların ne kadarının gerçekleştiği açıkça ortada durduğu için izahtan varestedir.

Gelelim 3’ncü dünya savaşı planlarına.

3’ncü dünya savaşı ile ilgili olarak;

— Savaşın ‘İslam ülkeleri ile siyonistler arasında’ yaşanacağı,

— diğer milletlerin ise fiziksel, ahlaki, ruhsal ve ekonomik olarak çökmeleri için mücadeleye zorlanacağı,

— nihilistlerin ve ateistlerin önlerinin açılarak müthiş bir sosyal çöküşün provoke edileceği,

— böylece bu kanlı kargaşanın/vahşetin-kaosun doğurduğu korkunun ortasında kalakalan insanoğlu arasında mutlak ateizm etkisinin yükseleceği,

— böylece birçok kişinin hristiyanlıkta hayal kırıklığı yaşayacağı,

— ve birçok kişinin de hayatta herhangi bir pusulası/istikameti kalmayacağı için deizmi seçeceği,

— ama nereye itaat edecekleri/neye yönelecekleri konusunda endişe duyacakları,

— Ve sonunda evrensel bildiriler/kurallar/mesajlar yoluyla Lucifer’ın Saf Doktrininin ışığını almaya başlayacakları

Şeklinde bir tasarım söz konusu.

Peki bu planda ne kadar yol alınmıştır bir bakalım;

— Günlük haberleri dahi takip eden herkes Müslüman & Siyonist savaşı ile ilgili olarak bölgemizde/çevremizde yaşananlara dair zaten fazlasıyla bilgi sahibidir.

— Peki ‘müthiş bir sosyal çöküş’ ve ‘dinsizlik/yeni din’ hususlarında son durum ne seviyede?

Cevap Mayıs/2016 tarihinde yayınlanan bir makalede:

“Pitzer Fakültesi Sosyoloji ve Seküler Çalışmaları Profesörü Phil Zuckerman’ın açıklamasına göre yerküre çapında insanlar zihinlerinde ve kalplerindeki dinsel inanışları terk etmeye başladılar.

Dünyanın Yeni Dini: Dinsizlik!

Zuckerman açıklamalarının National Geographics’in son yayınlanan raporu ile doğrulandığını belirtti.

Akademisyenlerin belirttiğine göre dünya çapında yapılan araştırmalara göre dinsizlik en hızlı ve geniş ölçekli yayılan düşünce biçimi haline geldi.

Zuckerman’ın Huffington Post’ta yayınlanan makalesinde şu sözler yer alıyor; ”Dünya genelinde kiliseler kapanıyor, dinler yavaşça yok olurken erkekler ve kadınlar seküler anlayışa göre yaşamaya ve hümanist değerleri benimsemeye başladılar. Bu kişilerin sayısı günden güne artıyor.”

Gezegende yaşayan 7.4 milyar insan geçmiştekine göre dinsel ibadetlerini daha az yerine getirmekle kalmıyorlar, aynı zamanda ateist ve agnostik düşünce biçimlerinden etkileniyorlar.

Bu trend açıkça göstermektedir ki çok sayıda Avrupa toplumu hızlı bir şekilde Tanrı inancından her geçen gün daha fazla uzaklaşmaktadırlar.

İzlanda’da Dünyayı Tanrının Yarattığına İnanan Yok

Kuzey Avrupa uluslarından örneğin Büyük Britanya (nüfusu:63 milyon) ve Norveç (nüfusu:5 milyon) gibi ülkelerde ateist ve agnostiklerin oranı inanç sahibi olanlara göre şimdiden daha fazla durumda.

Hollanda’nın 17 milyon olan nüfusunun %70’i herhangi bir dini inançları olmadıklarını söylüyor, İzlanda’nın 300.000 kadar olan nüfusunda dünyayı Tanrı’nın yarattığına inananların oranı %0 (sıfır).

Asya kıtasının başkentlerinde benzer bir trend yayılım gösteriyor, Rusya ve Çin gibi ateist yönetim tarzının hakim olduğu baskın ülkeler dini inançları dışlayan oluşumlar arasında yalnız değiller.

Bugün Japonya Budizm ve öteki uzak-doğu inanç sistemlerini benimsemiş durumda ama buna rağmen 130 milyonluk nüfusunun sadece %20’si dini inanca sahip olduklarını söylüyor.

Seküler hümanizm yeni bir ”din” olarak ABD’de yayılım gösteriyor, eğitim müfredatının da etkisi ile çok sayıda öğrenci inançlarını terk ederek ateist bir yaşam tarzını benimsiyorlar, buna rağmen istatistikler gösteriyor ki ABD nüfusunun %80’den fazlası halen kendilerini Hristiyan ya da öteki inanç sistemlerine sempati duyan kimseler olarak tanımlamaya devam ediyorlar.

Dünya genelinde dini inançlara yönelen insanların sayılarının düşüş göstermesi Zuckerman’a göre kendi kendisini yenileyebilen bir trend.

Oregon Universitesi’nden felsefe doktorasını alan bir bilim insanı, günümüzde dinsel inançlarını kaybeden kişilerin gelecekte çocuklarının da aynı eğilimi sürdüreceklerini öngörüyor…”

1871 tarihli bir mektuptan yola çıkarak günümüzü anlamaya çalıştık ve bir kez daha müzmin düşmanlarımızın/şeytan evlatlarının 100’lerce yıllık planlar yaptıklarını görmüş olduk.

Daha önce de dediğimiz gibi:

Düşmanlarımız/Küresel Sistem güçlü olabilir/çok etkin araçları olabilir, dünya üzerinde söz/hâkimiyet sahibi de olabilir ama bu bizi yeise düşürmemeli. Biz sadece ecdadıyla kuru kuru övünen/ahlaktan-edepten uzak, bilim ve teknolojiyi insanlığa hizmet için araç kılamayan, milli-manevi değerlerden bihaber, düşünmeyen, dertlenmeyen, dava sahibi olmayan bir topluluk olmaktan kurtulalım yeter.

Düşmanlarımız/Küresel Sistem güçlü olabilir/çok etkin araçları olabilir, dünya üzerinde söz/hâkimiyet sahibi de olabilir ama biz Al-i İmran:139 parolasını unutmayalım yeter: “O hâlde gevşemeyin ve mahzun olmayın. Eğer gerçekten inanmışsanız muhakkak üstün olanlar sizsiniz!”

Pitzer Fakültesi Sosyoloji ve Seküler Çalışmaları Profesörü Phil Zuckerman’ın Huffington Post’ta yayınlanan makalesinin sürpriz kısmını ise sona sakladık:

“…2050 gibi İslam inancına sahip toplumların gezegendeki en büyük inanan nüfus olacağı ve Hristiyanlığı geçeceği tahmin ediliyor, Müslümanların Asya ve Afrika’da yıllar içerisindeki hızlı yayılımı bu konuda etkili olduğu gibi, mülteci alımları ve asker toplama faaliyetleri nedeniyle Avrupa ve Kuzey Amerika’da son yıllarda Müslüman nüfusun artış gösterdiğine tanık oluyoruz…”


Cumartesi, Aralık 22, 2018

Vatikan'ın Kanlı Tarihi (Vatikan Tarihi)

M.s. 5 yüzyıldan başlayan ve Fransız devrimine kadar süren ortaçağda papalar kedilere hiç iyi gözle bakmamışlardı. Bir kısmı  kedilerin şeytanımsı uğursuzluk getiren varlıklar olduğunu söylemişlerdi.
Eski Mısırlıların kedilere doğa üstü güçler, eski avrupa paganlarının ise asalet ve güzellik imgeleri vermeleri katolikliğe karşı yapılmış sapkın anlayış olduğuna inanılmasından dolayı kedilerin tamamen yok edilmesi amaçlanmıştı.

Kilisenin bu eski inanç tanımlamalarını tamamen başka türlü yorumlamaları sonucunda bir kısmı şeytanın kediye hulul ettiğine, bir kısmı ise siyah kedilerin şeytanın yardımcıları olduklarına inanmışlardı !!!



Hala günümüzde bile siyah kedinin uğursuzluk imgesi olduğuna inanılmasının altında 1233'de başlayan Vatikan fetvaları yatar.

Bu tarihlerde kilise, eski pagan yerel inanç ve ananevi olguları yok etmek için siyah kedilerin şeytanın hizmetkarları oldukları gibi söylentileri yaymaya başlamıştı.

Katolik ve ortodokslukdan ayrı mezhepler olan Khatar, Vaudois ve bogomil gibi mezhep inananlarının sapkınlar oldukları suçlamaları sonucunda, soykırımlarla yok edildikleri bir çağda, vatikanın paganizm olarak adlandırılan inanç ve anlayışların gözlerinin yaşına bakacağı düşünülemez bile.

Bu çağlarda sapkınlar çemberini iyice genişleten kilise, 12'ci yüzyılda baştan cadılarla mücadele ettiği iddiasindan sonra başlatılan cadı avında yüzde doksanı kadınların oluşturduğu yüzbinlerce kişi diri diri yakılarak veya işkenceyle yok edilmişti.

Bu tür konu açıldığında İtalyan filozof Giordano Bruno gelir hep akla.
Katolik inancını eleştirmesinden dolayı sapkın suçlamasıyla Venedikte yargılanırken, konsile "itiraf edin siz benden daha çok korkuyorsunuz" sözünden gerçekten de çok korkan konsil, Bruno'yu meydanda yakılmaya göndermeden önce dilini kestirmişti !!!

13'cü yüzyılda papaz ve evekler kedilerin tamamen cadılık ve sapkınlıkla eşdeğer hayvanlar olduklarını söylemeye başlıyorlar.

Bu söylemleri onaylayan papa VII İnnocent'in (1336-1415) kedilerin katledilmesi emriyle o dönem milyonlarca kedi katlediliyor.

Papa VIII İnnocent (1432-1492) daha da sertleşerek verdiği fetvanın vahşet boyutunu dahada yükseklere çekmişti.

Papa, hiristiyanlığın kesin emri olarak cadıların kedileriyle birlikte diri diri yakılmasını fetvasında emrediyordu.

Bu dönemde insanlar vatikan önderliğinde kedilere karşı vahşette sınır tanımıyor, horoz ve domuzlarda kediler kadar olmasa da onlarda katliamdan nasiplerini alıyordular. Genellikle kadınlardan oluşan kurbanlar, kedileri geceleri şeytanımsı varlıklara dönüştürerek eski pagan inanç geleneklerini şeytanla beraber kutluyorlar iddiasıyla, yüzbinlercesi ya boğularak veya kedileriyle birlikte odun üstünde yakılarak katledilmişti.



Bu dönemde siyah kediye sahip olan her insan diri diri yakılma tehlikesi taşıyordu.
Tanrı parmağının degmesinden oluştuğuna inanılan beyaz bir leke siyah kedinin üzerinde varsa, bu beyaz leke hem kediyi hemde sahibini kurtarıyordu.

Bu dönem ortaçağ avrupasında şeytanın kediye hulul ettiği ve cadılarla işbirliği yapmalarına inanılmasından dolayı kediler, mahkemelerde aynı bir insan gibi yargılanıyorlardı da.
Bazende bir insanı suçlama ve idam edilme nedeni de olabiliyordular !
Templiye şövalyeleri yargılamaları buna örnektir.

Şöylekine; Templiyeler yargılanırken şeytana saygı gösteriyorlar suçlamalarına kanıt ise kedilere iyi davranarak seviyor olmalarıydı sadece !!! Asırlarca süren kedi katliamları Fransız devriminden sonra başlayan insancıllar hareketinin yükselişi sonrası devrimcilerin vatikan sapkınlıklarına karşı tavır almaları sonucu ancak son bulmuş, yasayla yasaklanmıştı.

14'cü asırda  kara veba veya büyük veba salgını avrupayı kasıp kavuruyordu.
1347 -1352 arası avrupa nüfusunun %30 ile %50 arası bu salgın sonucu yok olmuştu.
Bu yıllarda verilen 50 milyona yakın kurbanla beraber verilen maddi ve manevi zararlarlarla veba mikrobu ancak 3 asır sonra tamamen yok edilebilmişti.

Fare bitinden gecen bu salgında hiç bir suçu olmamasına rağmen kediler de aynı kadınlar gibi şeytanın işbirikçileri olduklarına inanılmasından dolayı onlar da vebaya neden olan şeytanımsı varlıklar olarak kilise tarafından suçlu bulunmuşlardı.

Oysa vatikan fetvaları sonucunda farelerin doğal düşmanları olan kedi sayısının neredeyse yok olma noktasına gelmesiyle artan fare nüfusu veba salgınının yayılarak etkisinin asırlarca sürmesine neden olmuştu.

Kediler vatikan saçmalıklarıyla katledilmiş olmasalardı, veba salgınına bu kadar kurban da verilmeyecekti.



Londra lordu vatikan önerisiyle Londradaki bütün kedilerin katledilme emriyle farkında olmadan salgının daha kolay yayılmasını sağlamıştı.

Avrupada veba ile ilgili şüphelenmeyen tek hayvanın fare olması ise daha düşündürücü !!!
Çünkü ortadoğu ve asyada veba mikrobunu farelerin taşıdığı bilinmesinden dolayı kedilere fareleri yok etmeleri için daha iyi bakılıyordu. Doğal düşmanları kedilerin yoğun olduğu ortamlarda farelerin bu yerlerde yaşam alanları bulamamaları sonucu veba çok az hasarlarla atlatılıyordu.

Şeytani fetvalarıyla milyonlarca insanın vebadan ölmesine neden olan, yüzbinlercesini vebanın sorumluları diye köy ve kent meydanlarında diri diri yakan, milyonlarca kedinin katledilme emrini veren ,tarihin her sayfasında kanlı,kirli eli olan vatikan mı yoksa kediler mi şeytanın işbirikcileri diye insan sormadan da edemiyor.

25 aralık 800 yılında sevgi inançlı vatikan papa'sı III Leon tarafından imparator ilan edilerek kutsanan şarlman(charlemagne) avrupada katolik inancını zorunlu tek inanç ilan etmiş, karşı koyan pagan ve diğer inançtan olan insanların tamamını çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirtmişti.
Avrupada rakip gördükleri pagan ve diger mezhep inananlarını tamamen soykırımla katledilmesi sonucu tek hakim inanç kalan katolikler, katledecek cadı,kedi bulamadıkları için bu defa vebanın sorumlusu olarak yahudileri hedef almışlardı.

1348'de yahudi karşıtlığı Fransa taşrasında baş göstermeye başlamıştı.
İlk olarak 13 nisanı 14 nisana bağlayan gece 1348 Toulonda, 40 yahudi katlediliyor, evleri ve dükkanları yağmalanıyordu.

Bu başlangıçtan sonra Toulon çevresinde yahudi katliam haberleri ard arda geliyordu. Apt, forcalquier, Monask'ta katliamlar engellenemiyordu.
Saint Remy de provence'de sinagog ateşe verilmişti.

Languedoc,Narbon ve Cassonne kentlerinde yahudiler toplu olarak katliama tabi tutulmuşlardı.
Dauphine'de katoliklerin eline geçen yahudilerin tamamı lanetli oldukları için diri diri yakılmıştı.
Katliamları durdurmakta zorlanan Dauphine valisi Humbert II kalan yahudileri tutuklayarak ancak canlarını kurtarabilmişti.



Genişleyerek yayılan saldırılarda Buis les baronies, Valence, Le tour de pin, Saint saturin'de katliamlar yapılmış, Pont de beauvois'da yahudiler içme sularına veba bulaşıcısını karıştırdılar suçlamasıyla su kuyularına atılmışlardı.
İspanya'nın bask eyaleti olan Navarre ve Castille eyaletlerinde de bu tür katliamlar yapılmaya başlanmıştı.

13 mayıs 1348'de Barselona yahudi mahallesi tamamen yağmalanıyor, kaçamayanlar ise katlediliyordu.
Fransa kralı Philippe VI katliamları durdurmak yerine içme suyu kuyularını zehirleyen yahudilerin öldürülmesi yasasını çıkarması sonucu ilk baştan Orleans'da 6 yahudi idam edilerek öldürülüyordu.
Ağustos 1348 Savoi kenti yahudi katliamlarına sahne oluyordu.

Baştan yahudileri korumak isteyen Chambery kontu daha sonra katoliklerin yahudi katliamına ses çıkaramamıştı.

Kasım 1348 bugey, miribel ve franc compt'ta katliamlar baş gösteriyordu.
Vebaya neden olduğuna inanılan yahudi ashkenazler bu defa Almanya da  katlediliyor, malları yağmalanıyordu.
İsviçre, Chilon ve Leman gölü bölgesindeki yahudilerden 15 kişiye işkenceler sonucu, zorla kuyuları zehirleyenler oldukları itiraf ettirilmesi sonucunda, vebanın sorumluluları olarak bölge yahudileri katlediliyordu.

Mayence'de ise bir gecede 6 bin yahudi katledilmişti.
Bu dönemde avrupa genelinde 300 yahudi cemaati tamamen yok edilmişti .
Kıyımdan canlarını kurtaranlar aynı akibete uğramamak için Litvanya ve Polonya ya göç etmek zorunda kalmışlardı.
Strasburg'da yahudi saldırı ve yağmasında yüzlerce yahudi diri diri kent meydanında vahşice yakılmıştı.

14 şubat 1349 Viyana'da vebanın sorumluları olarak katolikler tarafından yahudilerin bir kısmı katlediliyor, bir kısmı ise  göçe zorlanıyordu.
Bu katliamları yapanlar ise sevgi ve barış dini olduğunu söyleyen vatikan önderliğindeki katolik kiliseleriydi.

Hz.Davud'un Kılıcı (Hz.Davud'un Kılıcı Kitabesi)

Kılıç kıyamet günü Mesih’in olacak

Hz. Davud’un sır dolu kılıcı bugün Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Saadet dairesinde. Üzerinde çok sayıda hiyeroglif yazı bulunan kılıcın tek bir şifreyi barındırdığı iddia ediliyor: Kıyametin kopacağı tarih.

Hz. Davud zamanında en parlak dönemlerini yaşayan İsrailoğulları daha sonra Kudüs’ü fethettiler. Ve Kuran’ı Kerim’in, “(Her taraftan) gelen kuşlar da ona icabet ederler, hepsi onun nağmesine katılırlardı, O’nun mülkünü kuvvetlendirmiştik. Kendisine hikmet ve açık konuşma, güzel konuşma vermiştik” (Sad, 38/19-20) dediği Hz. Davud’a 150 sureden oluşan kutsal kitap, Zebur indirildi. Doğada insanoğlunun idrakinin ötesinde geçen olayları kavrama yeteneği, tüm canlı varlıklarla konuşabilmesi ve hatta onlarla beraber metafizik aleminde sohbetler ettiği rivayet edilen Hz. Davud, kılıcıyla zalimliğin hüküm sürdüğü bir devri değiştiren peygamber oldu. Hz. Davud’un bir başka özelliği de diğer peygamberler peygamberliklerini kanıtlamak için mucizeler göstermiş olmalarına rağmen kendisinin mucizelerini, daha çok Allah’ın bir lütfu ve armağanı olarak göstermesiydi. Mucizeyi sadece kılıcıyla gösterdi.


Hz. Davud öldükten sonra kılıcı elden ele, peygamberlerden peygamberlere ve hükümdarlardan hükümdarlara geçti. Ve en sonunda kılıç mukaddes emanetlerle birlikte Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra İstanbul’a, Topkapı Sarayı’na getirildi.

Bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nin 21/137 numaralı envanterine kayıtlı olan bu kılıcın yolculuğu şöyle gelişti: “Çoğu geceleri uyumayan Yavuz Sultan Selim, hep nedimi Hasan Can ile kitap okuyup ilim konuşurlardı. Hasan Can’ın uyuyakalıp padişahın hizmetine gidemediği gecenin sabahında Yavuz, Hasan Can’a sordu: İmdi ne düş gördün beyan eyle.” Fakat sonradan anlaşıldı ki söz konusu rüyayı Hasan Can değil, Kapı Ağası Hasan Ağa görmüştü. Rüyasını hemen padişahına anlatan Hasan Ağa, “Padişahım, rüyamda gecenin bir vakti kapı çalındı, kalabalık halde gelenler Arap elbiseli ve Arap şimali şahıslardı. Kapının yanında dört kişi durmaktaydı.



Kapıyı vuranın elinde ise sizin ak sancağınız bulunmaktaydı. O bana dedi ki; ‘Bu gördüğün Resul’ün Ashabıdır. Bizi gönderip buyurdu ki; Kalkıp gelsin! Haremeyn (Mekke ve Medine) hizmeti ona verildi. Bu gördüğün dört kimseden bu Ebu Bekr-i Sıddık, bu Ömerü-l Faruk, bu Osman-ı Zinnureyn’dir.


Seninle konuşan ben ise Ali bin Ebu Talib’im. Var Selim Han’a selam söyle'” dedi. Yavuz Sultan Selim ise bu rüyayı yüzü kızararak ve gözyaşları içinde dinledi. Bu hadiseden sonra hazırlıklar tamamlandı ve Mısır seferine çıkıldı. 20 Şubat 1517 Cuma günü Kahire’de Yavuz Sultan Selim adına hutbe okunmasıyla ise Mısır ve Hicaz artık Osmanlı padişahının yönetimi altına girdi.

İçlerinde Hz. Muhammed’in Hırka-i Şerif’i, nalını, oku, Kabe’nin altın oluğu, Yusuf peygamberin sarığı ve Hz. Davud’un kılıcının da bulunduğu bir çok kutsal emanet de Yavuz tarafından Mısır dönüşü İstanbul’a getirildi. Bu sayede Hz. Davud’un kılıcı ve üzerinde kılıcın son sahibi İsa Mesih olacak yazan kılıcın bakır kitabesi de İstanbul’a getirilmiş oldu.




KİTABEDEKİ ARAPÇA METNİNİN TERCÜMESİ

“Muvaffâkiyet ancak Allah’tandır. Ali buyuruyor ki: Bu kılıcı ve levhâyı Mısır’ın sâhibi Melik Mukavkıs’ın hazînesinde buldum. Onda Süryânice ve İbrânice olarak Dâvud’dan bir rivâyet vardı. (Hz. Dâvud) buyuruyor ki: Câlut bana düşmanlığa kalkıştığında, Rabbimin bana öğrettiği şekilde bir kılıç ve ok yaptım.

Ve Allah bana nusret ve zafer nasip etti. Bu kılıcın alâmetlerinden biri de şudur ki: Bir yüzünde, elinde kılıç ve baş olan bir şahıs, diğer yüzünde de taht üstünde bir başka şahıs bulunuyor. O kesik baş Câlut’undur ki benim Câlut’u öldürmemi, tahtta oturan da Süleyman’ı ve her şeye hâkimiyetini remzediyor. Bu mübârek kılıç Yusuf’a ondan sonra da Melik Sancar’a intikâl edecek. Melik Sancar vefât ettiğinde mülkü istilâ edilecek.

Ondan sonra Firavun gelecek ve Mısır’a hâkim olup zulmedecek. Allah ondan bu kılıcı gizleyecek. Kılıcı Firavun’un hanımı Âsiye bulacak. Ve Âsiye îmân edecek. Âsiye’den Hz. Musa’ya, O’ndan kardeşi Hârun’a, Hârun’dan Yûşâ’ya, ondan Melik Şem’un’a, sonra Melik Helbum’a, sonra Melik Melmum’a, Hubr’a, Ehram’a, Melik Defnu’ya, Melik Lahud’a, Melik Meymun’a, Melik Darut’a, Melik Melc’e, Melik Ranan’a, ve Melik Şid’e ulaşır. Daha sonra melikten meliğe, nihâyet Peygamber Zekeriyyâ ve Yahyâ’ya, geçer. Daha sonra da İsa’ya ulaşır. Sonra Nebî’ye arz olunur. Ve o da savaşlarda bu kılıcı kuşanır. Rasûlullah’ın vefâtından sonra kılıç, Hz. Ebû Bekir’e kalır. O da oğlu Muhammed’e mîras bırakır.

Ali bin Ebû Tâlip, Muhammed bin Ebû Bekir’i Mısır’a vâli tâyin edince, kılıç da onunla beraber gider. Vefâtında da kılıç, Yusuf’unn hazînesine geri döner. Ali bin Ebû Tâlip buyuruyor ki: Dâvud’un hükmü burada sona erdi. Ve bu benim, Allah’ın ve Rasûlü’nün gizli ilimlerden bana ihsân buyurduğu cifir ile çıkarttıklarımdır. Ali bin Ebû Tâlip buyuruyor ki: Bu kılıcın üzerinde İbranice isimler ile “Âhiyyen şerâhiyyen, Edvenay, Asbavût, Eleşday” Necrânî olarak “Yâ Kâhir, Yâ Ze’l-batşiş Şedîd, Entellelezî lâ yutâku intikâmuhû” (Ey Kahreden, Ey intikâmına tâkat getirilemeyecek şekilde şiddetle yakalayan) yazılı idi.

Sonra Ömer bin Akîl’e, sonra da Ahmed bin Tolun’a ulaşır bu kılıç. Sonra Muâviye, kılıcı istediğini ifâde eden bir mektup gönderir. Ahmed bin Tolun doğudan batıya cenk eder. Kılıç, Emevî ve Abbâsî devletleri ortadan kalkıncaya kadar batıdaki Fas şehrinde gizli kalır. Sonra kılıç Hâkim bi-emrilllâh’a kalır. O da bu kılıçla Mısır’ın sâhibi olur. Ve kılıç, Yusuf (AS)’ın hazînesine geri döner. Sonra mağrip devleti de yok olur.

Ve bu kılıç Kalavun devletine, sonra da Melik Zâhir Baybars Sicî’ye kalır. Bu melik zamânında mecûsîler, Rasûlüllâh’ın kabrinde hırsızlık için süratle hazırlık yaparlar. Melik rüyâsında Nebî’yi görür. Rasûlüllah, mecûsîler hakkında bilgi verir ve kılıcın yerinden haberdâr eder. Melik uyanınca Yusuf Sıddîk’ın hazînesine girer. Mukaddes kılıcı bulur ve kuşanır. Sonra bir gece Nebî’ye gider. Mecûsîler onunla savaşırlar. Daha sonra Zâhir, Mısır’a geri döner ve nihâyetinde vefât eder. Kılıç da Yusuf’un hazînesine geri döner. Hicrî 880 senesine kadar da gizli kalır. Sâlihlerden bir zât rüyâsında Derfîl Kapısı’nda durduğunu görür. Kapının üstünde uyuyan Osmanlı askerleri fethe kâdir olamamaktadırlar.

Lâkin aslı Rum olan Ahmed ismindeki bir adam bunu başarır ve kapıyı onlar için açar. Sabah olunca (rüyâyı gören) sâlih zât ve Ahmed (ismindeki zât) buluşurlar. (Sâlih zât) rüyâsını Ahmed isimli şahsa anlatır. Ahmed de: “Yâ şeyh, senin rüyânın tâbiri şudur ki: Osmanlı Devleti Mısır’a girecek ve ben de kapının açılışında orada bulunacağım” deyince Sâlih zât ona “doğru söyledin” der. Bahsedilen bu Ahmed isimli şahıs, Osmanlı askerinin Mısır’a gelmesi şeklinde tâbir ettiği rüyâdan sonra kendisi de bir rüyâ görür ve bu rüyâda “ayın yeryüzünde yürüdüğünü, kendisini de atına binmiş, ayla birlikte yürürken” görür. Akın eden Osmanlı askerleri de geçip gittikten sonra ikinci ve üçüncü ay gelir. Birinci ayın kalbinde mim harfi, ikincide bâ harfi, üçüncüde elif harfi gizlidir. (Daha sonra) Ahmed rüyâsında

Hz. Ali’yi gördüğünü ve Hz. Ali’nin ona bakarak “Ey Ahmed” diye hitâp edip, Davud (AS) ın kendi yaptığı kılıcının yerini haber verdiğini ve şöyle devâm ettiğini söyler: “Allah sana kolaylık sağlayacaktır. Kuzeye Bafan’a git. Benî Asfar’ın çıkışı yaklaştı. Elif, Mısır’a intikâl edecek. Benî Asfar’ın çıkışı Osmanlılardan ilk ismi Baykünta olan bir hükümdar zamânında olacak. Benî Asfar’ı bu mübârek kılıçla katledecek. Ve bu savaş Rüsten diyârında olacak. Sonra Elif, Mısır’dan gelecek. Allah onlara nusret nasîp edecek.

Sonra Mısır, Hicaz, Şam, Irakeyn, Fars, Rüşt, Benî Asfar diyarlarına, Efrenc diyârının yarısına mâlik olacak. Osmanoğulları devleti tamâma erdikten sonra, Mehdî (AS) zamanına kadar kâfirlerle mücâhede edecekler. Allah onlardan râzı olsun. Sonra bu kılıç, zamânın sâhibi Mehdî’ye intikâl edecek ve İsa (AS) da bu kılıçla tek gözlü Deccal olan münâfık ibni Siyat’ı öldürecek. Allah ve Rasûlü gizli ilimlerden bunları bana bildirdi. Gaybı ancak Allahü Teâlâ bilir. Hamd, bir olan Allah’a mahsustur. Efendimiz Muhammed’e, âile ve ashâbına salât ve selâm olsun.”