Pazar, Aralık 21, 2025

Papa'nın ziyareti İznik Konsili Ne Anlama Geliyor

  Dünya genelindeki Hristiyanların gözü İznik'e çevrildi. Papa 14. Leo, 1700 yıl önce kilisede henüz hiçbir ayrışma yaşanmadan toplanan İznik Konsili'ni anmak için düzenlenen törene katıldı.

Papa 14. Leo Türkiye ziyaretinde İznik'e gidecek

Hristiyanlık için bir dönüm noktası niteliğinde olan İznik Konsili'nin 1700'üncü yıldönümü, kiliseler arasındaki birlik arayışı (ekümenizm) açısından bu yıla damga vurdu. İznik'te yapılan anma törenine Papa 14. Leo'nun da katılması, Hristiyan dünyası açısından konunun ne kadar önemli olduğunu açıkça gösteriyor. İlk yurt dışı ziyaretini Türkiye'ye yapan Papa, bugün İstanbul'dan helikopterle Bursa'ya bağlı İznik'e giderek özel ayine katıldı. 

Bugünkü İznik, antik çağda Nizäa adıyla biliniyordu. 1700 yıl önce, Roma İmparatoru Konstantin döneminde, 325 yılında burada düzenlenen İznik Konsili, kilise tarihinin en belirleyici dönüm noktalarından biri kabul ediliyor. Bu büyük toplantı, bugünkü Hristiyan inancının temel bölümlerini şekillendirdi. Aradan 1700 yıl geçse de Hristiyanlar hâlâ İznik'te yaklaşık 200 piskoposun kaleme aldığı inanç esaslarını okuyarak dua ediyor.

Ayrılıklardan önceki tek konsil

Konsilin toplandığı dönemde Hristiyanlarda büyük ölçüde "inanç birliği" söz konusuydu. Kiliseler arasındaki ayrışmalar daha sonraki yüzyıllarda ortaya çıktı. Paderbornlu Katolik teolog Christian Stoll, DW'ye yaptığı değerlendirmede şöyle diyor: "İznik, antik çağda kiliseyi yönlendiren tüm yetkili isimlerin, imparatorun başkanlığında bir araya geldiği tek konsildi."

İznik Konsili'ni gösteren gravürİznik Konsili'ni gösteren gravür

İznik Konsili 1700 yıl önce toplanmıştıFotoğraf: akg-images/picture alliance

42 yaşındaki Stoll, Katolik dünyasında ekümenik çalışmalar açısından önemli bir kurum olan Johann-Adam-Möhler Enstitüsü'nün direktörü ve Vatikan'ın ekümenizm danışmanlarından biri.

325 yılının tarihsel bağlamı ayrıca dikkat çekiciydi. Bu büyük toplantıyı kararlaştıran ve tertipleyen dinî otoriteler değil, bizzat dünyevi iktidarın kendisiydi. 270-288 yılları arasında doğduğu tahmin edilen Konstantin, 306'dan itibaren Roma İmparatoru, 324'ten sonra ise hem Batı Roma'nın hem Bizans'ın tek hâkimiydi. O yıl itibarıyla kendisini açık biçimde Hristiyan olarak tanımlıyordu.

Konsil iki temel konuya açıklık getirdi. İlki, uzun süren tartışmaların ardından Paskalya Yortusu'nun ortak bir tarihte kutlanmasıydı. Böylece en önemli Hristiyan bayramı, tüm dünyada aynı gün kutlanmaya başladı.

Tartışma: İsa Peygamber kimdi?

İkinci başlık, İsa Peygamber'in kimliğine dair anlayışın netleştirilmesiydi. "Yeni Ahit'in kendisinde bile bu konuda farklı bakışlar var" diyen Stoll, bu nedenle antik dönemde de "bir dizi teolojik tartışma" yaşandığını hatırlatıyor.

İznik'te varılan sonuç açıktı: Mesih'e "Tanrı" denebilecekti; hem de Hristiyanların "Baba Tanrı" için kullandıkları anlamda. Bu yorum bugün tüm Hristiyan geleneklerinde geçerliliğini koruyor. İnanç metninde İsa Peygamber için "gerçek Tanrı'dan gerçek Tanrı, doğurulmuş, yaratılmamış, Baba ile aynı özden" ifadeleri yer alıyor.

İznik'te altında kalıntılar bulunan gölİznik'te altında kalıntılar bulunan göl

İznik'te konsilin toplandığı yerin gölün altında kaldığı tahmin ediliyor

Konsilin 325 yılında tam olarak nerede toplandığı ise hâlâ kesin olarak bilinmiyor. İznik'te ayakta kalan yaklaşık bir düzine eski kilise kalıntısının hiçbiri büyük olasılıkla toplantı yeri değil. Bazı arkeologlara göre toplantı salonu, depremler nedeniyle bugün gölün altında kalmış olabilir. Burada yalnızca birkaç mezar taşı ve kısmi kalıntılar görülebiliyor.

Stoll, "Bu yıldönümüne gösterilen ilgi hem bilim dünyasında hem kiliselerde şaşırtıcı derecede büyüktü" diyor. Yıl boyunca birçok yerde, Hristiyan inancının merkezindeki unsur olan "Tanrı'nın Oğlu İsa'ya iman" yeniden tartışıldı.

Almanya'daki piskoposlukların çoğunda ve uluslararası kilise çevrelerinde yıl boyunca konferanslar ve tartışmalar düzenlendi. Stoll, bu yılki ekümenik etkinliklerde "farklı geleneklerden gelen Hristiyanların aynı inancı birlikte ifade edişini görmenin dokunaklı" olduğunu söylüyor. Stoll'a göre bu, "birlik ve dayanışmanın işareti" ve "kutuplaşma ile çatışmaların sarstığı toplumlarda çok gerekli."

Papa'nın yıllardır hazırlığını yaptığı anma

Nisan 2025'te 88 yaşında vefat eden Papa Françesko, 325 yılındaki olayların ortak anılması için yıllarca çaba göstermişti. Hristiyan birliği onun en önemli önceliklerindendi. Hayatını kaybetmeseydi Türkiye ve Lübnan'ı kapsayan bu ziyareti Mayıs 2025'te Papa Françesco yapacaktı. Şimdi bu görevi, halefi 14. Leo yerine getiriyor.

Papa 14. Leo, Mayıs ayında İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin ruhanî lideri Bartholomeos (85) ile Roma'daki göreve başlama töreni sonrasında bir araya gelmişti. Papa, Türkiye'ye yapacağı üç günlük ziyarette Bartholomeos ile görüşmeler gerçekleştirdi.

Stoll, Papa 14. Leo'nun armasındaki "In illo uno unum" (O bir olanda biz biriz) ifadesinin, Papa'nın Hristiyan birliğine ve Mesih inancındaki ortak temele verdiği önemi gösterdiğini söylüyor: "Papa, İznik Konsili'nin toplandığı yere giderken bu mesajı zaten yanında götürüyor ve orada elbette yeniden vurgulayacak."

Papalık makamı üzerine düşünceler

Papa'nın ziyareti öncesinde, Vatikan'ın ekümenizmden sorumlu kardinali Kurt Koch, Katolik Haber Ajansı'na (KNA) konuştu. Koch, Papa 14. Leo'nun İznik'teki törene katılımının "büyük ekümenik öneme sahip" olduğunu belirtti. Törenin daha geniş bir ekümenik çerçevede düzenlenmesi davetinin ise Patrik Bartholomeos'tan geldiği biliniyor.

İznik Konsili'ne ait bir gravürİznik Konsili'ne ait bir gravür

İznik Konsili, Hristiyanlık tarihi açısından büyük önem taşıyor

Bu buluşma, papalık makamına dair yeni bir anlayışın tartışılmasına da kapı aralayabileceğini vurgulayan Koch, makamın ekümenik bağlamda "birlik için hizmet" olarak yorumlanması gerektiğini savunuyor.

Ancak Papa 14. Leo ile Bartholomeos'un İznik'teki buluşmasına ve diğer kilise temsilcilerinin katılımına yönelik olumlu değerlendirmelere rağmen önemli bir eksik var: Yıllardır hem Vatikan'ın hem de Ekümenik Patrikhane'nin Rus Ortodoks Kilisesi ile diyaloğu neredeyse tamamen durmuş durumda.

Moskova Patriği Kirill, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'ya karşı yürüttüğü kanlı savaşı defalarca kutsadı ve destekledi. Patrik Kirill'in ekümenizme ilgi gösterdiğini söylemek ise bugün için pek mümkün görünmüyor.

3I/ATLAS ve Gizemi

 İnsanoğlu, teleskobun icadından önce Güneş sistemini çıplak gözle ve basit araçlarla gözlemlemiş, özellikle parlak olan nesnelerin hareketlerini ve görünürlüklerini inceleyerek onları anlamlandırmaya çalışmıştı. 1609 yılında Galileo’nun küçük mercekli bir tüpü gökyüzüne çevirmesiyle başlayan teleskop çağı, son yarım yüzyılda uzaya yerleştirilen teleskoplarla bambaşka bir boyuta taşındı. Günümüzde yüksek teknolojinin sunduğu imkânlarla Güneş’ten asteroitlere, kuyruklu yıldızlardan gezegenlere ve onların uydularına kadar pek çok gök cismi ayrıntılı biçimde gözlemlenebilmekte ve önemli keşifler yapılmaktadır. Özellikle Hubble Uzay Teleskobu (HUT) ve James Webb Uzay Teleskobu (JWUT), gözlem kapasitesini olağanüstü düzeyde geliştirdi. Yüksek optik sistemler ve hassas alıcı teknolojilerinin uzayda etkin biçimde kullanılması sayesinde Güneş sisteminin yapısı ve dinamikleri farklı dalga boylarında çok daha ayrıntılı olarak incelenebiliyor.

Güneş sistemindeki asteroitler ve kuyruklu yıldızlar gerek yapıları gerekse oluştukları ortamlar ve yörünge özellikleriyle sistemimizi anlamamız için önemli bilgiler sunar. Temelde buz, toz içeriğinde devasa kayaçlar olan bu yapıların Dünya’ya yakın konumda gözlenmesi ve izlenmesi için önemli projeler yürütülüyor. Dünya’ya yakın geçtiği için çarpma tehlikesi olan asteroitlerin takibi dışında yapısal özelliklerinin anlaşılması için de çeşitli çalışmalar yapılıyor. Bu cisimlerin çapları genellikle 1 km’den küçük olduğundan ve cisimler yalnızca Güneş ışığını yansıttığından oldukça sönüktür. Bu da gözlemlenmelerini zorlaştırıyor. Yine de asteroit ve kuyruklu yıldız gibi nesnelerin yıldızlara kıyasla çok daha hızlı hareket etmeleri, onları görüntülerde ayırt edilebilir kılıyor. Bu cisimler Güneş sistemi içinde oluşmuşlarsa yaşları, sahip oldukları kimyasal içerik ve yörünge özellikleri bu sistemin izlerini yansıtıyor.

Güneş sistemi ve içindeki tüm nesneler ile galaksimizdeki tüm cisimler, bu devasa yapının kütle merkezi etrafında çok büyük yörüngelerde dolanır. Bu dolanmalar sırasında zaman zaman birbirlerine yaklaşır ve hatta kütle çekim alanlarına yakalanır veya bulundukları kütle çekim alanından kurtulabilirler. Ayrıca başka sistemlerdeki gök cisimleri çarpışmalar ya da dinamik etkileşimler sonucu kendi sistemlerinden fırlatılarak farklı yönlerde ivmelenebilir. Yıldızlar veya yıldız-gezegen sistemleri arasındaki mesafeler çok büyük olsa da bu tür karşılaşmalar düşük olasılıklagerçekleşebilir.

2017 ve 2019 yıllarında, sırasıyla 1I/Oumuamua ve 2I/Borisov cisimleri, Güneş sistemine ait olmayıp galaksimizden gelen iki cisim olarak keşfedildi. Araştırmalara göre, tartışmalı da olsa, birkaç yüz metreyi geçmeyen çapa sahip 1I/Oumuamua dışarıdan gelen alışılmadık özellikler taşıyan bir kuyruklu yıldız adayı olabilir. Çünkü klasik kuyruklu yıldızlarda görülen koma ve kuyruk yapısına sahip değil.

İkinci ziyaretçi olması sebebiyle isminin önüne 2I (Interstellar 2) konulan 2I/Borisov, 2019’ da keşfedildi. Bu cismin o tarihe kadar gözlenen en bozulmamış kuyruklu yıldız olabileceği düşünüldü. Bu durum, 2I/Borisov’un Güneş sistemine ulaşana kadar başka bir yıldızın yakınından geçmediğini düşündürüyordu. 2I/Borisov’un yörüngesi ve hızı, yıldızlararası uzaydan gelen bir kuyruklu yıldız olduğunu kesin bir biçimde ortaya koyuyordu.

Araştırmalar, 2I/Borisov’un yoğun ve kayalık yapısının cismin ana yıldızına yakın bölgelerdeki kozmik çarpışmalar sırasında oluştuğunu gösteriyor. Daha sonra bu çarpışmalarla parçalanmış ve büyük olasılıkla aynı yıldızın çevresinde dolanan dev gezegenlerin kütle çekimi etkisiyle yıldızlararası ortama fırlatılmış olabilir.

Güneş sistemine yıldızlar arasından gelenler

Güneş sistemine yıldızlar arasından gelen ziyaretçiler: Solda 1I/Oumuamua, ortada 2I/Borisov ve sağda 3I/ATLAS.

Son ziyaretçi: 3I/ATLAS

NASA tarafından finanse edilen ve robotik teleskoplardan oluşan ATLAS (Asteroid Karasal Çarpma Son Uyarı Sistemi), Dünya’ya çarpma tehlikesi olan asteroitleri takip edip uyarı verebilen bir gözlemevi. Bu gözlemevinde yapılan gözlemler sırasında, 1 Temmuz 2025 tarihinde yıldızlararası uzaydan gelen yeni bir cisim keşfedildi. Gökyüzünde Yay Takımyıldızı bölgesinde görülen bu yeni cisme 3I/ATLAS ismi verildi.

Keşiften sonra, farklı gözlemevlerinde aynı bölgeye ait geçmiş gözlemler incelenerek cismin yörüngesi hesaplandı ve araştırmalar hız kazandı. Kuyruklu yıldız olduğu tahmin edilen cisim, yörünge özellikleri başta olmak üzere diğer iki ziyaretçi 1I/Oumuamua ve 2I/Borisov’dan oldukça farklıydı. Bu nedenle 3I/ATLAS için kimi araştırmacılar “uzaylılara ait bir nesne” olabilir şeklinde yorumlar dahi yaptı. Ancak cismin Güneş’e yaklaşmasıyla sırları çözülmeye başlandı.

3I/ATLAS, gökyüzünde çok sayıda cismin olduğu kalabalık bir alanda keşfedildi. İçteki kutunun ortasında oldukça sönük bir cisim olarak görülebilmektedir (NASA).

3I/ATLAS Neden İlgi Görüyor?

3I/ATLAS, diğer iki yıldızlararası ziyaretçiden oldukça farklı yörünge özelliklerine ve hıza sahip. Güneş sistemi dışından geldiği için başka bir yıldız-gezegen sisteminin üyesi olabileceği düşünülüyor. Bu da hem bilim insanlarının hem de gök bilim meraklılarının ilgisini artırıyor. Nesnenin başka yıldız-gezegen sistemlerinin nasıl oluşup geliştiği konusunda bilgi verebileceği düşünülüyor.

3I/ATLAS Dünya’ya Çarpabilir mi?

3I/ATLAS kuyruklu yıldızı Dünya için bir tehdit oluşturmuyor. Dünya’ya en fazla 19 Aralık 2025 tarihinde yaklaşık 270 milyon km kadar yaklaşacak. 29 Ekim 2025’te ise Güneş’e en yakın konumuna ulaşarak yıldızımıza yaklaşık 210 milyon km mesafeden geçecek.

19 Ağustos 2025 tarihi itibarıyla 3I/ATLAS’ın Dünya’ya uzaklığı yaklaşık 393 milyon km ve görsel parlaklığı yaklaşık 15,3 kadir olarak ölçüldü.

Cismin gökyüzündeki güncel konumu ve Güneş sistemi içinde izlediği yörünge buradan takip edilebilir.

3I/ATLAS’ın Güneş sisteminde izlediği yörünge, bazı gezegenlerin Güneş etrafındaki yörüngeleriyle birlikte gösteriliyor.

3I/ATLAS’ın Güneş Sistemi Dışından Geldiğini Nasıl Biliyoruz?

3I/ATLAS’ın Güneş sistemi dışından geldiğini anlamamızı sağlayan en önemli ipuçları, cismin hızı ve yörünge özellikleridir. Yapılan analizler, bu cismin Güneş’in kütle çekimine bağlı olmadığını ortaya koydu. Çünkü 3I/ATLAS 6,2 gibi oldukça yüksek bir basıklık değerine sahip hiperbolik bir yörüngede ilerliyor. Hatırlatmak gerekirse;

0 basıklık → çember yörünge,

0-1 arası basıklık → eliptik yörünge,

1 basıklık→ parabolik yörünge,

1’den büyük basıklık → hiperbolik yörüngeye karşılık gelir.

Hiperbolik yörüngelerde hareket eden cisimler, Güneş’in etrafında geri dönüşü olmayan bir yol izler ve bu, onların geldikleri yıldızlararası uzaya geri döneceğini gösterir. Daha önceki ziyaretçilerden 1I/Oumuamua yaklaşık 1,2’lik bir yörünge basıklığına sahipken 2I/Borisov’un basıklığı 3,6 değerindeydi. Bu nedenle 3I/ATLAS, diğer iki cisme göre oldukça farklı bir yörüngeye sahip.

Peki, bu üçüncü ziyaretçi nereden geliyor olabilir?

Bilim insanları 3I/ATLAS’ın henüz kesin olarak hangi yıldız ya da yıldız-gezegen sisteminden kopup geldiğini belirleyemedi. Ancak cismin Güneş’e göre yüksek hızı (saniyede yaklaşık 60 km) ve kinematik analizleri, onun galaksimizin “kalın disk” adı verilen bölgesinden gelmiş olabileceğini düşündürüyor. Bu bölge, galaksimizin ana düzleminin üzerinde ve altında yer alan, çoğunlukla yaşlı yıldızlardan oluşan şişkin bir yapı. Bu nedenle 3I/ATLAS’ın, 8 milyar yıldan daha yaşlı bir yıldız sisteminden kopmuş olabileceği öne sürülüyor. Hatta bazı araştırmacılar, ziyaretçi kuyruklu yıldızın kökeni için daha yaşlı yıldızlar öneriyorlar.

İlk gözlemler 3I/ATLAS’ın bir kuyruklu yıldız olabileceğini işaret etti. Ancak cisim belirgin bir kuyruk ve komaya sahip değil, yalnızca az miktarda toz salınım gösteriyor. Bu durum, cisim Güneşe daha fazla yaklaştığında değişebilir. Mars ve Jüpiter arasındaki asteroit kuşağından geçerken ısınma nedeniyle daha belirgin bir koma ve belki de kuyruk yapısı gösterebilir.

İlk tahminler, bu nesnenin 20 km kadar genişliğe sahip olacağını söylese de daha sonraları Vera Rubin Gözlemevi’nin verileri boyutunun 10 km civarında olabileceğini gösterdi. Son olarak Hubble Uzay Teleskobu’ndan elde edilen veriler, cismin çapının yaklaşık 5,6 km (belki de çok daha küçük) olabileceğine işaret etti.

Giderek gelişen teleskop teknolojileri ve analiz yöntemleri sayesinde gelecekte bu tür küçük ama önemli yıldızlararası cisimlerin daha sık keşfedilmesi bekleniyor. Bu keşiflerle yalnızca bu tür küçük cisimlerin yapıları hakkında değil, aynı zamanda farklı yıldız-gezegen sistemlerinin nasıl ve hangi yapısal özelliklerde oluştukları konusunda bilgiler alınabilir.

Solda, yıldızlararası nesne Comet 3I/ATLAS, Hawaii’deki Gemini North teleskobu tarafından alınan görüntüde yoğun bir yıldız alanı boyunca çizdiği çizgi yapı görülüyor. Renkler, 3 filtre kullanılarak alınmıştır: kırmızı, yeşil ve mavi. Sağ tarafta ise kuyruklu yıldızın kompakt koması veya buzlu çekirdeğini çevreleyen gaz ve toz bulutu görülüyor (NSF NOIRLab).

Pazar, Ekim 12, 2025

Siloam (Silvan) Yazıtı Nedir

 Siloam Yazıtı, Kudüs’te yer alan ve M.Ö. 8. yüzyıla tarihlenen en önemli arkeolojik buluntulardan biridir. Yahudi tarihine ışık tutan bu yazıt, aynı zamanda İbrani dilinde günümüze ulaşan en eski metinlerden biri olma özelliğini taşır. Hezekiya Tüneli olarak bilinen su tünelinde keşfedilen Şiloah Yazıtı, dönemin mühendislik harikasını belgeleyen eşsiz bir tarihi kaynaktır. Yazıtta, Kudüs halkının suya erişimini sağlamak amacıyla inşa edilen tünelin tamamlanma süreci ayrıntılı şekilde anlatılmaktadır.



Siloam Yazıtı Nerede Bulundu?

Şiloah Yazıtı, 1880 yılında Kudüs’teki Hezekiya Tüneli’nde tesadüfen bulunmuştur. Tünelde oyun oynayan bir çocuğun keşfiyle ortaya çıkan yazıt, ilk kazılardan sonra bilim dünyasının ilgisini çekmiştir. Yazıt, tünelin kazı aşamalarını ve iki ekibin karşılıklı ilerleyerek ortada birleşme anını anlatır. Bu nedenle hem tarihi hem de arkeolojik açıdan büyük önem taşır. Bugün yazıtın orijinali İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

Şiloah Yazıtı’nın Tarihi Önemi

Siloam Yazıtı, yalnızca Kudüs tarihi açısından değil, tüm insanlık tarihi için değerli bir mirastır. Yazıt, Yahudi Kralı Hezekiya döneminde inşa edilen su tünelinin mühendislik başarısını gözler önüne serer. Ayrıca İbrani alfabesinin erken örneklerinden biri olması bakımından da büyük bir bilimsel değere sahiptir. Bu yönüyle yazıt, hem dil araştırmaları hem de arkeoloji için benzersiz bir kaynak niteliği taşımaktadır.

Pazar, Şubat 02, 2020

Koronavirüs nedir: Çin'de ortaya çıkan yeni virüs (corona virüs) hakkında neler biliniyor?

Çin'in Vuhan kentinde yeni bir tür virüs ortaya çıktı. Virüse yakalananlarda akut solunum yolu enfeksiyonu görülüyor. Birkaç hafta içerisinde hızla yayılan virüse, Çin'in dışındaki ülkelerde de rastlanmaya başlandı. Ölü sayısı da hızla yükseliyor.

İlk kez Aralık ayında görülen ve '2019-nCoV' olarak adlandırılan virüs, koronavirüs ya da corona virüsü adıyla biliniyor.

Virüs nedeniyle ölenlerin sayısı da 31 Ocak itibariyle 213'e çıkmış durumda. Vaka sayısının da 10 bine yaklaştığı belirtiliyor.

SARS virüsü sonucu dünya çapında 800 kişi hayatını kaybetmişti.

Virüs şimdiye kadar, Çin dahil toplam en az 23 ülkede görüldü. Virüsün Çin'in doğu bölgelerinin yanı sıra Japonya, Tayland, Güney Kore, ABD, Singapur, Vietnam, Almanya, Fransa, İtalya ve Tayvan'a da yayıldığı biliniyor.

Virüsün ortaya çıktığı Vuhan'da alınan karantina önlemleri kapsamında yaklaşık 50 milyon kişinin seyahat etmesine izin verilmiyor.

Zatürre belirtilerine yol açan virüs, dünya çapında sağlık uzmanlarını alarma geçirdi.

Peki henüz bir tedavisi olmayan yeni koronavirüs tipi kısa zamanda ortada kaybolan geçici bir salgın mı yoksa çok daha tehlikeli bir hastalığın ilk işaretleri mi?

Çin'de ortaya çıkan virüsün özellikleri neler?
Hastalardan alınan örneklerin laboratuvarlarda test edilmesi sonucu Çinli yetkililer ve Dünya Sağlık Örgütü, enfeksiyonun koronavirüs (corona virus) olduğu sonucuna vardı.

Koronavirüsler, büyük bir virüs ailesinin bir alt türü. Ancak yeni virüs dahil sadece yedisi insanlara bulaşabiliyor.

Bir koronavirüsün yol açtığı şiddetli akut solunum yolu sendromu (SARS), Çin'de 2002 yılında salgından etkilenen 8 bin 98 kişiden 774'ünün ölümüne yol açtı.

Doktor Josie Golding, "SARS'ın hatıraları hâlâ taze, korkunun çok büyük olmasının nedenlerinden biri bu, ancak bu tür hastalıklarla mücadele etmek için artık çok daha hazırlıklıyız" diyor.

Yeni virüsün de SARS gibi insandan insana bulaşabildiği teyit edilmiş durumda.

Virüse yakalananlarda hangi belirtilere rastlanıyor?
Virüse yakalananlarda önce yüksek ateş başlıyor. Ardından kuru öksürük şikayetleri gözleniyor. Bir haftanın sonunda ise nefes darlığı sorunları ortaya çıkıyor.

Çin'de bazı hastaların hastanede uzun süreli tedavi altına alınması gerekmişti.

Ancak şu an eldeki bilgiler sadece hastaneye kaldırılan ağır hastaların yaşadıklarıyla sınırlı. Virüse yakalanıp daha hafif bir şekide atlatan olup olmadığı konusunda detaylı bir bilgi henüz yok.

Koronavirüsler orta derece soğuk algınlığından ölüme varacak semptomlara yol açabiliyor.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Perşembe günü yeni koronavirüs hakkında "uluslararası kamu sağlığı acil durumu" ilan etti.

İsviçre'nin Cenevre kentinde yapılan basın toplantısında DSÖ Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus, küresel ölçekte acil durum ilan edilmesinin nedeninin "Çin'de değil, diğer ülkelerde yaşananlar" olduğunu söyledi ve asıl endişenin virüsün sağlık sistemleri zayıf ülkelere yayılması olduğunu belirtti



Ne kadar ölümcül?

Aralık ayında ortaya çıktığı sanılan virüs, şu ana kadar 170 kişinin ölümüne neden oldu. Yani virüse yakalandığı tespit edilenlerin yüzde 2,2'si hayatını kaybetti.

SARS salgınında hastalığa yakalananların yüzde 9'u hayatlarını kaybetmişti.

Ancak virüsün bulaşmasıyla başlayan hastalık sürecinin görece uzun olduğu ve ölü sayısının ilerleyen günlerde artabileceği uyarıları yapılıyor.

Henüz salgının boyutları da tam olarak bilinmediği için bu yeni virüsün yol açabileceği ölümlere dair bir tahmin yürütmek zorlaşıyor.

Virüsün kaynağı ne?
Hastalığın, Çin'in 11 milyon nüfuslu kenti Vuhan'daki Huanan deniz ürünleri pazarından kaynaklandığı tahmin ediliyor.

Çinli yetkililer Hubei bölgesinde toplam 50 milyon kişinin yaşadığı kentlere seyahat kısıtlaması uyguluyor. Vuhan şehri karantinaya alınmış durumda.

Çin genelinde yüz maskesi kullanmak zorunlu hale getirildi, Çin'e bağlı yarı özerk Hong Kong yönetimi de bir dizi önlem açıkladı ve iki ülke arasındaki geçişleri sınırladı.

Uluslararası pek çok havayolu da Çin'e uçuşlarını askıya aldı.

Neden Çin?
Profesör Woolhouse, nüfusun çokluğu ve yoğunluğu ile virüsleri taşıyan hayvanlarla insanların yakın temasının neden olduğunu söylüyor:

"Yeni salgının Çin'de ya da dünyanın bu bölgesinde olmasına kimse şaşırmadı."

Salgının ortaya çıkmasının ardından Wuhan'daki Huanan balık pazarı kapatıldı.
Hangi hayvandan kaynaklanıyor?
Koronavirüsler, önce hayvandan insana bulaşıyor. Ancak virüsleri kitlesel bir salgın tehdidi haline getiren, mutasyona uğrayıp insandan insana bulaşmaya başlamaları.

2019-nCoV virüsünün ilk olarak Vuhan'daki Huanan balık pazarında ortaya çıkmış olabileceği üzerinde duruluyor.

Bazı deniz canlıları koronavirüs taşıyor olabilseler de, pazarda tavuk, yarasa, tavşan, yılan gibi başka hayvanlar da bulunuyor ve bunlardan birinin virüsün kaynağı olması çok daha mümkün görünüyor.

Virüsün kaynaklandığı belirlendiğinde, sorunla baş etmek çok daha kolay olacak.

2003 yılında 800'e yakın kişinin hayatını kaybetmesine neden olan SARS virüsünün yarasalardan yayıldığı düşünülüyordu.

Çinli yetkililer, Vuhan havalimanında uçuşları geçici süreyle askıya aldı.
İnsandan insana nasıl bulaşıyor?
Başta virüsün sadece hayvandan insana bulaşabildiği açıklanmıştı. Ancak daha sonra virüsün, insandan insana da bulaştığı anlaşıldı.

SARS, insandan insana çok kolay bulaşabiliyordu. Virüse yakalanmış bir kişinin kalabalık bir ortamda öksürmesi dahi SARS'ın yayılması için yeterli olabiliyordu.

MERS ise insandan insana daha zor bulaşan bir koronavirüstü.

Yeni virüs solunum yollarını etkiliyor. O nedenle öksürük ve temas yoluyla bulaşıyor olması yüksek bir ihtimal olarak görülüyor.



Çin, virüse yakalananların belirti göstermeye başlamadan hastalığı bulaştırabildiğini açıklamıştı.

Çin hükümeti halktan kalabalık yerlerde maske takmalarını istiyor.
Ne kadar hızlı yayılıyor?

Vakaların sayısı hızla 40'tan 7711'e yükselmiş gibi gözükebilir.

Ancak Çinli yetkililerin testleri yoğunlaştırmasıyla birlikte zaten virüse yakalanmış olan birçok kişi tespit edildi ve bu da virüse yakalan kişi sayısının hızlı biçimde yükselmesine yol açtı.

Salgının ne kadar hızlı yayıldığı konusunda henüz net bir bilgi bulunmuyor.

Virüs mutasyona uğrayabilir mi?
Evet virüsün mutasyon geçirmesi olasılıklar dahilinde. Ancak bunun salgın açısından ne anlama geleceğini söylemek zor.

Mutasyon sonucu insandan insana bulaşma ihtimali artabilir ya da virüse yakalananların yaşadığı semptomlar ağırlaşabilir.

Dünya Sağlık Örgütü ve diğer sağlık uzmanlarının yakından takip edeceği bir konu da ilerleyen günlerde ve haftalarda virüsün mutasyon geçirip geçirmediği olacak.

Son 10 gün içerisinde virüsün insandan insana bulaşma hızının arttığı belirtildi. Bu durumun bir mutasyon sonucu olup olmadığı ise bilinmiyor.

Salgın nasıl durdurulabilir?
Şu an için 2019-nCoV virüsüne karşı bir aşı bulunmuyor. Aşının geliştirilmesi ise en az bir yılı bulabilir.

Eldeki tek seçenek, virüse yakalanmış kişileri tespit edip karantinaya almak.

Hastalarla temas halinde olan kişilerin izlenmesi ve sağlık durumlarının kontrol altında tutulması da uygulanan yöntemler arasında.

Salgını önlemek için seyahat sınırlamaları seçeneği de yürürlüğe konmuş durumda.

Çinli yetkililer yeni virüsün genetik kodunu hızla açığa çıkardı. Bu bilgi, virüsün nereden geldiğini, yayıldıkça ne gibi değişimlere uğradığını ve insanların korunması için ne gibi adımlar atması gerektiğini anlamaya yardımcı oldu.

San Diego'daki Inovio adlı laboratuvarda çalışan bilim insanları yeni virüse karşı aşı geliştirebilmek için yeni tür bir DNA teknolojisi kullanıyor. Şimdilik adı "INO-4800". İnsanlar üzerinde deneme planlarına yaz başında başlayacaklar.

Bilim insanları koronavirüse karşı aşı geliştirmek için zamanla yarışıyor
Inovio, insanlar üzerinde yapılacak denemelerin başarılı olması durumunda daha geniş çaplı denemeler yapılabileceğini, "yılsonuna kadar Çin'deki salgında kullanılabileceğini" söylüyor.

O zamana kadar salgının sona erip ermeyeceğini tahmin etmek imkânsız. Ama Inovio'nun zamanlaması planlar doğrultusunda ilerlerse şirket, yeni aşının bir salgın durumunda en hızlı geliştirilmiş aşı olacağını söylüyor.

Pazar, Şubat 10, 2019

Hz. Peygamber (a.s.) Neden Cami Yıktırdı?

Peygamberimiz Neden Cami Yıktırdı?

"İslam Peygamberi hiç cami yıktırır mı?" demeyin lütfen.  Yıktırmış, hem de Allah'ın emriyle.

Hicretten sonra Medine'de Müslümanlar güçlü hale gelince görünüşte Müslüman göründükleri halde kalben İslam'ı inkâr eden münafık (nifak ehli) denilen bir grup ortaya çıkmıştı. Dış görünüşlerinde Müslüman olan bu kişiler dine, Hazreti Peygambere ve Müslümanlara düşmandı.

Münafıklar Kuba köyünde Peygamberimizin daha önce temelini atmış olduğu Kuba Mescidi'nden başka bir mescid yaptılar. Onların maksadı Resûlüllah'ın sahabelerini birbirine düşürmekti. Bu sebeple bu mescid 'Mescid-i Dırâr' yani zararlı ve kötüniyetle yapılan cami olarak adlandırılmıştır.

Kur'an-ı Kerim'in Tevbe Suresi'nin 107-110. Ayetlerinde bu olay anlatılmakta.

107 - Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü'minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, "Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok" diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar. (Diyanet İ.B. Meali)

Resûl-i Ekrem'in, bu ayetlerle Allah tarafından uyarılmasından sonra, "Halkı zâlim olan şu mescide gidin, onu yıkın ve enkazını da ateşe verin!" buyurduğu bilinmektedir. Günümüzde bile dırâr mescidinin arsası, çöplük olarak kullanılmaktadır.



Hazret-i Mevlana'nın bu olayı anlatırken söyledikleri ilginçtir:

"Münafıkların bu mescidi yapışları, avcının tuzağa taneler saçması gibi avlamak içindi. Cömertlik eseri değildi. Balıkçının oltasına taktığı et parçası, balıklara bir ikram, bir bahşiş, bir cömertlik değildir."
"Kubalıların Mescidi de taştan kerpiçten yapılmıştı ama münafıkların mescidine benzemiyordu."
"Yaptığın işi ve kendi halini mihenge vur da, sen de bir Mescid-i Dırâr yapmış, bir fitne çıkarmış olmayasın!"

Bu kıssayı hatırlatmamın sebebi son zamanlarda tartışma konusu yapılan Ataşehir'deki Mimar Sinan Camii, Taksim ve Çamlıca'ya yapılması planlanan diğer büyük cami projeleri değil.

Cami yaptırırken birinci önceliğin samimi bir inanç olması gerektiği açıktır. Eğer niyetiniz samimi/ ihlâslı değil, şahsi ikbalinize yardımcı bir unsur olarak kullanmak ise yapılan camilerin istenen hizmeti sağlaması mümkün olamaz.

Bizim vahiy yolu ile yapanların niyetini öğrenmek gibi bir imkânımız olmadığına göre, camileri yapanların iyiniyetli olduğunu kabul etmek ve teşekkür ederken uyarmak durumundayız.

Taksim'e yapılacak camiyi hem ihtiyaç oluşu ve hem de orijinal projesi sebebiyle desteklediğimi, ancak Çamlıca projesi konusunda yerleşim alanından uzak oluşu ve mimari proje yarışmasına katılımı azaltacak şartnamesi sebebiyle tedirgin olduğumu ifade ederek esas konuya geçelim.

Mescidi Dırâr kıssasından Mevlana'nın çıkardığı dair sonuç çok önemli: Hayırlı görünüşlü bazı işler fitne sebebi / besleyicisi olabilir.

"İyi şeyler olacak" müjdesi ve arkasından "analar artık ağlamasın" sloganlarıyla "Kürt/Terör Meselesini"  "çözmek" için "açılım" yapmak hayırlı görünen iş gibi idi.

"Ana dilde eğitim hakkı bir insan hakkıdır. Kürtlere Kürtçe eğitim dili sağlamak devletin görevidir" gibi sözler de haktan yana görünüşlü fitneyi / ayrılıkçılığı besleyen bir politik harekâttan ibaretti.

"Çözüm niyetini" gösteren siyasi iradenin, gerekirse terör örgütüyle müzakere etmesi gerektiği her gün mahut zümreler tarafından beynimize kazındı. Özel görevlendirilen devlet yetkililerinin Oslo müzakerelerindeki utanç verici tavırları da, Habur rezaleti gibi hoşgörüyle karşılandı.

Geldiğimiz nokta ne?  Şemdinli'yi ele geçirmeye çalışan PKK'lı teröristlerle 15 gündür çatışmalar devam ediyor. PKK'lılar kaçmadığı gibi devletin uçaklı, helikopterli tam teçhizatlı ordusuyla cephe savaşına girecek cesareti göstermekte. Bu çatışmalar devam ederken PKK Hakkâri'de 4 karakolumuza eş zamanlı saldırabildi ve 8 şehit verdik. Bunların sebebi ister terör örgütünün güçlenmesi olsun, isterse terörle mücadelede hizmet vermiş kahraman subayların hapiste tutulmasının TSK'da yarattığı moralsizlik olsun, durum iç karartıcı.

Kürt halkı içinde PKK sempatisinin ve bağımsızlık talebinin hızla artması fitnenin geldiği boyutun vahametini göstermekte.

2012 yazında yapılan bir ankete göre Kürtlerin % 46'sı BDP'ye destek veriyor. % 48'i PKK'nın terör örgütü olmadığını düşünüyor. Üç sene önce Kürtlerin % 6'sı bağımsız Kürt devleti isterken bugün, % 23'ü bağımsız devlet talebinde bulunuyor.

Dış siyasette ise "Osmanlı politikası izlemek", "suni sınırlarımız yerine tabii coğrafyamızdaki halklara liderlik yapmak", "mazlum Suriye halkının yanında olmak" gibi her Türk'ün göğsünü kabartan sloganlar eşliğinde yürütülen politikalar, Türkiye'deki fitneyi beslemekten başka işe yaramadı. Diğer taraftan Suriye bir iç savaş, bölge bir mezhep savaşı batağına doğru sürüklenmekte. Bunda Türkiye'nin rolü ve vebali az değil.

Fitnenin büyümeden önünün kesilmesi lazım(dı). Fitne sebebini veya besleyen tavırları ayırt etmek için vahiy beklemenin faydası yok. Yapılan işleri ve halimizi mihenge vurmak kâfidir.

"İlâhî bir bilgi iletim tarzı olan Vahiy" bizler için söz konusu olamayacağına göre, buna karşılık "beşerî bir bilgi edinim tarzı olan Akl'a" müracaat etmek zorundayız. Zira "vahy'e ve taşıdığı bilgilerin doğruluğuna iman etmek de, aklını kullanmak da farzdır."

Hazreti Peygamber'in uygulaması göstermektedir ki, Aklını kullanan Müslümanlar için fitne kaynağının (Mescid-i Dırâr'ların) bir an evvel yıkılıp yok edilmesi lazımdır.

Pazartesi, Ocak 14, 2019

Kubbetu’s Sahra’nın Kapıları Kapatıldı



Mescid-i Aksa’nın içindeki Kubbetu’s Sahra’nın kapıları, Yahudilerin dini takkesi Kippa ile girmeye çalışan İsrail polisini engellemek için kapatıldı.

Kudüs İslami Vakıflar İdaresi Basın Sözcüsü Firas Dibs yaptığı yazılı açıklamada, “Mescid-i Aksa korumaları, başında Kippa ile girme girişiminin ardından Kubbetu’s Sahra’nın kapılarını kapattı.” ifadelerine yer verdi.

Dibs açıklamasında, iki İsrail polisinin günlük iki defa Kubbetu’s Sahra’ya girdiğine ve hızlı şekilde “güvenlik kontrolü” yaptığına dikkati çekerek, “Kubbetu’s Sahra görevlileri, polisten başındaki Kippa’yı çıkarması talebinde bulundu. Ancak polis ısrarla gireceğini gerekirse güç kullanacağını söyledi. Bunun üzerine de görevliler mescidin kapılarını kapattı.” dedi.

İsrail polisinin Kubbetu’s Sahra’nın etrafını kuşattığını ve Müslümanların mescide girişine izin vermediğini belirten Dibs, görevliler ile namaz için gelen Müslümanların mescidin içinde olduğunu söyledi.

Harem-i Şerif’e baskın
Öte yandan, Dibs, İsrail Tarım Bakanı Uri Ariel ile beraberindeki 15 fanatik Yahudi’nin Harem-i Şerif’e baskın düzenlediğini söyledi.

Dibs, İsrailli Bakan ve beraberindeki Yahudilerin İsrail polisi eşliğinde Mescid-i Aksa’nın avlularında tur attığını kaydetti.

İsrail’deki koalisyon hükümetinde Yahudi Evi Partisi’nden bakan olan Ariel, daha önce de beraberindeki fanatik Yahudilerle birçok defa Harem-i Şerif’in avlusuna girmişti.

Fanatik Yahudiler, İsrail polisi eşliğinde zaman zaman sabah ve öğleden sonraki vakitlerde Mescid-i Aksa’nın avlusuna giriyor. Bu durum sık sık bölgede gerginliğin tırmanmasına ve Filistinliler ile İsrail polisi arasında arbede yaşanmasına neden oluyor.

İşgal altındaki Doğu Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinde bulunan Mescid-i Aksa, Müslümanların ilk kıblesi olma özelliğini taşıyor.

“Yahudiler, içinde Kıble Mescidi ile Kubbetu’s Sahra Camisi’nin yanı sıra müze, medreseler ve büyük avlunun yer aldığı Mescid-i Aksa Külliyesi altında, sözde “Süleyman Mabedi kalıntılarının bulunduğu” iddiasıyla kazı çalışmaları yapıyor, Mescid-i Aksa’da kendilerinin de ibadet etme hakları olduğunu savunuyor. KAYNAK: AA

Çarşamba, Ocak 09, 2019

Vehabilerin Yıkılış Habercisi Çekirğe İstilası

İslam dünyasının kutsal mekanı olan ve hac vazifesinin yerine getirildiği (Kabe'nin de içinde yer aldığı) Mescid-i Haram'da, ilk defa böyle bir olayla karşılaşıldı.

Burası Mekke'.Çekirge istilaası...ve bundan dolayı namaz kılınmamıştır.
ALLAH ,bir yeri helak etmeden önce oraya işaret gönderir..
tıpkı şu ayette olduğu gibi.

“Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler olarak üzerlerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gönderdik. Yine büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular. (Araf Suresi: 133)





Perşembe, Aralık 27, 2018

Azap Osman Kimdir - Azap Osman Kahramanlığı


Gözlerinde öfke denizi dalgalanmış, burnundan sert sert soluyan, yumrukları demir gibi sıkılmış bir adam daldı, Tüfekçi Yusuf’un dükkânına. Şalvarının duruşu, kasketinin dikimi ile Antep’in Barak köylülerine benziyordu. Toprağa sürtünmekten eskidiği belli olan şalvarının yamalıkları yeni gibi duruyordu. Dokunulduğunda patlayacak bir barut gibiydi.

Bugünlerde şehirde kime dokunsan aynıydı zaten. Fransızlar Antep’i işgal etmiş; kadın, erkek, yaşlı, çocuk demeden Ermenilerin yardımı ile önüne gelenleri öldürüyorlardı. Şehrin her yanında bombalar patlıyor, dumanlar yükseliyor, çatışma sesleri çığlıklara karışıyordu.

Yabancı adam titrek ve öfkeli sesi ile “Selamun aleyküm ağam” dedi.
 Tüfekçi Yusuf selamı ağırdan hafif ton sesle alarak “Buyur ağam emrini söyle” dedi.

Adam tezgaha iyice yaklaştı, anlatmaya başladı. “ Ağam ben Baraklıyım. Adım Osman. Köylüler bana Azap Osman derler. Anlayacağın rençperim. Köyde marabalık yaparım. Aynı zamanda iyide bir avcıyım. Düşman çol çocuk, avrat uşak demeden öldürüyor bizimkileri. Elimde bir silahım olsa attığım gâvuru indiririm aşağıya alimallah. Silahım yok. Diyorum ki bana bir silah ver. Direniş çetelerine katılayım.Yalnız bilesin ki hiç paramda yok.”

Tüfekçi Yusuf karşısında dimdik irade ile duran adama baktı. Söyleyecekleri boğazına düğümlendi. Yutkundu. Her gün onlarca genç geliyordu silah istemeye. Mağaralarda deden kalma tüfekler tamir ediliyor, düşmanının attığı kurşunları çocuklar topluyor onlardan yeniden mermi yapıyorlardı. Yeni tüfek bulmak imkansızdı.
– Keşke olsa da tüfek bütün şehir halkına dağıtsak. Elimizde olanları direniş çetelerimize verdik.
– Bu gavurun ağır silahlarına karşı tüfeksiz olmaz ağam. tüfeksiz olmaz…

Tüfekçi Yusuf’un sözü yeni bitmişti ki, Azap Osman bir hışımla çıktı dükkândan. Kendi kendine konuşarak yürüyordu “Düşman bomba yağdıracak bende ölümleri seyredeceğim ha. Olmaz olmaz. Mutlaka silah bulmalıyım. Bu güzelim Antep’i düşmana bırakmak, ölümden daha kötü olur.”

Köydeki eve gidene kadar kafasından atıp tuttu. Kerpiç evin avlusundan içeri girdi. Mutlaka silah bulmalıydı.. Satıp para edecek bir şeyi yoktu. Parası olsa ne der eder silahı bir yerlerden bulurdu. Durumu hanımı ile de paylaştı
– Hanım gözüme uyku girmiyor memleketin üzerine bomba yağarken. Ah bir silah olsa ah bir silah. Para olsa yine ben bulurum silahı.
– Üzülme bey bulunur elbet bir çare
– Yok yok olmaz böyle
Evin içerisinde sağa sola dolaşmaya başladı. Dolaştıkça çıkmazlara giriyor. Yumruklarını sıkıp duvara vuruyordu. Bir ara duraksadı. Hanıma seslendi.
– Hanım buldum buldum
– Ne buldun herif?
– Silahı nasıl alacağımı
Azap Osman bir çözüm bulmuştu. Çözümüydü bulduğu çözümsüzlük mü tam olarak bilmiyordu. Ama eli ayağı bağlı oturmakta istemiyordu. Hanımına çözümü anlattığında kadının gözleri doldu. İçine bir kor düşmüş gibi yüreği yandı. Yapacak çok şey olmadığını düşündü zavallı kadın.

Bağdaki üzüm teveklerinin çubukları ile hemen bir kazanın altını yaktı, su ısıttı. Bahçede oynayan kızı Ayşe’yi içeriye çağırdı. Sarıldı bağrına bastı. Sonra gel bakalım benim “kır güzelim sana banyo yaptırayım” dedi.

Kızını avlunun kenarında bulunan yıkandıkları yere götürdü. Kızına banyo yaptırıyordu. Saçlarını yıkarken saçları ile uzun uzun oynadı kızının. Suyu dökerken gözünden akan damlalar banyo suyunun içine karışıp gidiyordu.

Banyodan sonra annesi kızının ellerine kına yaktı. O gece Azap Osman’la hanımı kızlarını yatakta aralarına aldılar. Sarıldılar sarıldılar.  Kız uykuya daldı. Azap Osman ve Hanımını o gece uyku tutmadı. Ama hiç konuşmadılar sustular…

Ezan sesi köyün karanlığını bölerken Azap Osman Yatağından fırladı. Arkasından hanımı da kalktı. Sabah Namazından sonra kızlarını uyandırdılar. Annesi kızına en güzel elbiseleri giydirdi.
Kız- Anne sabah neden erken kaldırdın beni. Bunlar bayramlık elbiselerim neden giydiriyorsun bunları. Bayram mı yoksa bu gün.
Annesi sustu. Gözleri doluyor, sözler boğazına düğümleniyor, bir türlü konuşamıyordu. Kızını hazırladıktan sonra
– Haydi kır çiçeğim baban seni gezmelere götürecek. Git uslu uslu babanı dinle dedi.

Zavallı kız ne olup bittiğini farkında değildi. Babası ile gezmeye gitmenin mutluluğu ile annesinin yanağına bir öpücük kondurdu.

Azap Osman kızını alıp Halep yoluna düştüler. Gün ağarıyordu.

Azap Osman’ın Tüfekçi Yusuf’un dükkânına uğramasının üzerinden on beş gün geçmişti. Azap Osman yine belirdi dükkânın kapısında. Bu sefer yüzü gülüyordu. Bir tüfek bulmuştu. Elinde sıkı sıkı tutuyordu. Selam verdi hemen söze girdi.
– Yusuf usta tüfek dedim. Yok dedin. Ağam tüfeği buldum. Ama mermiye param yok. Mermi de senden olsun artık.
– Nerden buldun tüfeği?
– Boş ver. Uzun hikâye sen mermi verebilir misin onu söyle bana?
– Tamam mermi benden ama sen tüfeği nerden aldın onu söyle?

Azap Osman anlatmak istemiyordu. Tüfekçi Yusuf ısrar edince, tezgâhın önündeki tahta iskemleye oturdu. Oturmadı yığıldı aslında. Gözleri doldu önce. Sonra nemli gözlerle uzaklara daldı. Belli ki anlatacak çok şeyi vardı. Söze başlayacaktı ki boğazının kuruduğunu fark etti. Kısık sesle “suyun var mı” dedi. Tüfekçi Yusuf tezgahın altında duran bakraçtaki sudan bir tas doldurdu. Azap Osman yangın ateşin üzerine su döker gibi suyu bir nefeste indirdi boğazından aşağı. Boğazı ıslanmıştı biraz. Derin bir ah çekti sonra başladı anlatmaya.

– Yusuf ustam onbeş gün evvel sana gelmiştim. Hani tüfek almak için.
– Evet
–  Sen tüfek yok dedin. Başka yerden tüfek almaya paramda yoktu. Düşündüm taşındım.. İbrahim olmak için İsmail’i gerektiğinde kurban etmek gerekir. Her yanda şehrin evlatları şehit düşüyor. Elinden öper evde bir kızım vardı. Beş altı yaşlarında…  Anası akşam kınalar yaktı. Güzelce giyindirdi. Sabah erkenden Halep’e götürdüm. Halep’te çocuğu olmayan zengin bir aileye evlatlık olarak sattım. Halep’ten de çocuğun parası ile aha bu tüfeği aldım. Lakin mermiye param yetmedi. Durum budur. Hele şimdi de hele, mermi verecek misin bana?”
Tüfekçi Yusuf’un gözleri bulutlandı. Kalbinden kör kurşun yemiş asker gibi sendeledi. Dudağında kelimeler tükendi. İçeri girdi, zula da direniş çeteler için sakladığı mermilerden verdi.

Azap Osman kurşun gibi fırladı dükkândan. Şehrin sokaklarında mermi izlerinin bulunduğu evlerin duvarlarında öfkesinin sesi çarpıyordu.
– Dayan Antep, Yettim Karayılan, Şehitkamilin, Şahinbeyin hesabını sormadan ölmek yok, yok, yok…

Şehir yanıyor, imanlı gönüller direniyordu. Ayşe’sinin elinden sımsıkı tutmuş gibi sarıldı tüfeğine, bomba seslerinin çığlıklara karıştığı sokakların arasında kayboldu Azap Osman.

25 Aralık Gaziantep'in düşman işgalinden kurtuluş günüdür. Şimdi birilerine herhangi bir gün gibi gelebilir ama bu öyküyü okuduğunuzda herhangi bir gün olmadığını anlayacaksınız.

KINALI KIZ TÜFEĞİ

Bazı durumlar vardır ki şehitlikten daha fazla fedakârlık gerektirir. İşte okuyacağınız böyle bir trajedi, gerçek, yaşanmış öyküdür.

Azap Osman Antep Savunmasının kahraman yiğitlerinden birisi...
Gaziantep’te o günlerde şehirde kime dokunsan patlayacak bir barut gibiydi. Fransızlar Antep’i işgal etmiş; kadın, çocuk, yaşlı demeden Ermenilerin yardımı ile önüne geleni öldürüyorlardı. Sokaklarda patlama sesleri çığlıklara karışıyordu. Bir gün tüfekçi Yusuf’un dükkânına sinirden yumruklarını demir gibi sıkmış bir adam girdi. Ve derdini anlatmaya başladı. “Ağam adım Osman. Köylüler bana Azap Osman derler. Anlayacağın rençperim. Aynı zamanda da iyi avcıyım. Düşman çocuk, kadın demeden öldürüyor. Bana bir tüfek lazım. Elimde bir tüfeğim olsa attığım gâvuru indiririm aşağıya” diyordu. “Ama en başından söyleyeyim cebimde hiç param yok.”

Tüfekçi Yusuf karşısında dimdik duran adama uzun uzun baktı adeta boğazı düğümlenmişti. Ama ne yazık ki hiç tüfek yoktu elinde, olan tüfekler de direniş çetelerine dağıtılmıştı. Yeni tüfek bulmak da imkânsızdı. Daha Yusuf sözünü bitirmeden Osman dükkândan ayrılmıştı. İçinden söylene söylene yürüyordu. ‘’Düşman bomba yağdıracak, ben de ölümleri izleyeceğim ha… Olmaz olmaz mutlaka silah bulmalıyım.‘’ Eve gelmişti ve evde dört dönüyordu, mutlaka silah bulmalıydı ama satıp para edecek hiçbir eşyası da yoktu. Derdini karısına anlattı “Şehre bomba yağıyor mutlaka silah bulmayalım!”

Azap Osman bir çözüm bulmuştu. Ancak bulduğu çözüm müydü yoksa çözümsüzlük mü onu bilmiyordu. Hanımına çözümü anlattığında kadının gözleri doldu. Boğazı düğümlenmişti kadının ama başka bir çaresi yoktu. Hemen suyu ısıttı ve bahçede oynayan kızı Ayşe’yi çağırdı ve sımsıkı sarıldıktan sonra güzelce yıkadı. Kınalar yaktı… Gece kızını yanına aldı uyudu ve sabah en güzel elbiselerini giydirdikten sonra “hadi kızım baban seni biraz gezdirecek sakın babanın sözünden çıkma” dedi ve ikisini arkalarından ağlayarak uğurladı. Kadın konuşamıyordu, adeta hayat durmuştu o an kadın için..

Azap Osman’ın tüfekçi Yusuf’un yanına uğramasının üstünde tam 15 gün geçmişti ve yine uğradı. Ama bu sefer yüzü gülüyordu. “Yusuf usta silah dedim yok dedin. Ben silahı buldum ama mermi almaya param yetmedi, bari mermiler senden olsun” dedi.

Yusuf usta şaşırmıştı “Nereden buldun bu tüfeği?” dedi, “Uzun hikâye anlatırım” dedi Osman. Yusuf usta “Tamam mermiler benden ama tüfeği nerden bulduğunu anlatırsan. Sen anlat bakalım nerden buldun bu tüfeği?” Osman derin bir nefes aldı ve biraz da sıkılarak anlatmaya başladı.

“Baktım ki şehirde her yaşta çocuk öldürülüyor. Benimde elinden öper bir kızım var, annesi akşamdan yıkadı, kınalar yaktı, sabah da en güzel elbiselerini giydirdi ve evden çıktık. Beraber Halep’e gittik. Orada çocuğu olmayan zengin bir aileye evlatlık olarak verdim. Halep’ten de o parayla bu silahı aldım ama mermiye param yetmedi” dedi.
Yusuf ustanın o an gözleri doldu. Sanki o mermileri kendisi yemişti. Buğulu gözleriyle gitti içerden zulaya sakladığı mermilerden Osman’a verdi. Osman dükkândan silahına sarıldığı gibi çıktı, koştuğu yerde sarıldığı silah değildi adeta kızına sarılır gibi sımsıkı sarılıyordu…

İşte Gaziantep bu anlatılması güç kahramanlar sayesinde kurtuldu. Şehitliği göze almış kahramanlardan daha kahramandı Azap Osman…

Bu ve bunun gibi onlarca kahramanlık destanlarıyla düşmana teslim edilmedi Antep, daha fazla ne söylenebilir…

Bu öyküyü yıllar yılı bizzat babasının yaşlı gözlerle anlatımından bilen Tüfekçi Yusuf ustanın kızı, Şule Yıldırımdemir Tüfekçi, yıllar sonra yazdığı Kınalı Kız şiirinde şöyle anlatıyor:

KINALI KIZ
Anamın kucağından aldın…
Tut elimi gidiyoruz dedin…
Nasıl sevindim baba…
Daha dün anam,
Parmaklarımı tek tek öpüp,
Kına yakmıştı…
Kınalı ellerim ne güzeldi…
Sen görmedin…
Bir elinle beni tuttun…
Diğer elinle anamı savurdun…
Sahi, anam niye çok ağladı baba?
Ben yeni öğrendim yürümeyi…
Senin adımlarına yetişemem ki…
Ne olur biraz yavaşla…
Hem bak,
Ellerim kınalı baba…
Bütün evler arkamızda kaldı…
Belki, aha şu tepeye çıkarsak…
Oradan görürüm, çökmeye yüz tutmuş evimizi…
Nasılda yoruldum…
Bilsem konuşmayı,
Sana dönelim diyeceğim…
Anamı özledim, acıktım…..
Ama sen durmuyorsun ki baba…
Beni sırtına aldın,
Uyu kızım dedin…
Çok üşümüşüm…
Sen beni ısıttın baba…
Yüksek dağların ötesine geçtik…
Bir başka diyara geldik…
Beni öptün kokladın…
Geldik kızım dedin…
İşte yeni evin burası…
Bir tüfek parası berdelin olsun,
Kızım Antep’e kurban olsun….
Bıraktın ellerimi…
Kınalı ellerim ne güzeldi…
Sen görmedin baba…
Bilirim, sevgini koydun gittin bana…
Fakirliği onuruna yediremedin…
Herkes çabalarken, sen durup seyredemedin…
Anladım artık neden kınalı ellerim?
Bir haksız savaşa kurban oldum ama
Sen bir daha dönmedin baba…
Koca başlı dağların ardında,
Bırak bir kızın olsun…
Gözyaşlarım…
Berdel ettiğin tüfeğe kurşun olsun…
Bu dünyada haksızlık son bulsun…
Benim adımı Antep’li yüreğine sorsun…
Baba, hakkım sana helal olsun!..

Abdullah Gürbüz (Abdullah Baba K.s) ve Hz Mehdi Fiziksel Özellikleri

Avrupa’dan bazı zakir abilerimiz üç yıldan beri Mehdi (as) biat etmek için iki yüz, üç yüz kişi olmak üzere bizleri Mekke’ye götürüp, her seferinde de tehir edildiğini söyleyip geri döndürüyorlar. Kendimizi kandırılmış, komik duruma düşürülmüş hissediyoruz. Sizin bu konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?



Hiç böyle bir şey olabilir mi? Mehdi (as) sümme haşa sözünde durmayan birisi mi de biat etmek için çağıracakta sonra ertelendi diyecek. Böyle bir şey olması mümkün mü?

Levh-i Mahfuzla alakalı meselelerde erteleme, tehir olabilir. Levh-i mahfuz, olmuşların ve olacakların, zamandaki bütün anların ve mekândaki bütün varlıkların, kısacası, her şeyin yazılı bulunduğu bir ilâhî muhafaza levhasıdır.

"Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta olmasın." [1]

Levh-i Mahfuza Cenab-ı Zülcelal Hz.lerinin inayetiyle yazılmış olanlar silinebilir, tehir edilebilir.

“Allah, (o yazıdan) dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır. Ana kitap (olan Levh-i Mahfuz) ise O’nun katındadır.” [2]

Levh-i Mahfuzla alakalı meseleleri şahıslara indiremeyiz. Örnek vermek gerekirse; birisi ile buluşmak için randevu veriyoruz. Randevu verdiğimiz yere gitmiyoruz, bulaşacağım insana diyoruz ki tehir oldu. İradenin bende olan bir mevzuda nasıl tehir oldu diyebiliriz ki…

Mehdi (as) biat edin diye davet edecek, sonra davete gelmeyecek.  Anlattığınız olay Mehdi (as) şahsıyla alakalı bir mesele değildir. Kişilerin yaptıkları hatalar mübarekleri bağlamaz. Kişilerin nakıslığından kaynaklanan, yönlendirmeyle alakalı hatalar vardır.

Bu tür işlere tevessül eden insanların gizli niyetleri Şeyhliğe soyunarak kendilerine yer edinmek ve itibar kazanmaktır.

Allah’ın izniyle Mehdi (as) zuhur ettiğinde Abdullah Baba (ks) Hz.lerinin dervişleri hep birlikte biat edeceklerdir.

[1] Neml Suresi, 75

[2] Ra’d Suresi  39

Abdullah Gürbüz (Abdullah Baba K.s) ve Hz Mehdi Hakkında Sohbeti

Peygamber Efendimizin (sav) İbn-i Abbas (ra)’dan rivayet edilmiş hadis-i şerifte;

“Nasıl helak olur! Bir ümmet ki; Evvelinde Ben, sonunda Meryem oğlu İsa (as) ve ortasında da Ehl-i Beyt’imden Mehdi Âli Resul vardır”

Mehdi kelime manası olarak hayrı şerri birbirinden ayıran demektir. Mehdi resul Cenabı Peygamber (sav)  ümmetinden olup gerek fenni gerek tefsir fıkıh gerekse manevi ilimlerle de tekâmül edip seyri süluk aşamasından geçtikten sonra Allaha vuslat olarak peygamber varisi makamına gelmiş olacak bir zattır.

Mehdi ve İsa (as)’ın Allah-ü Teâlâ’nın izni ile ahir zamanda zuhur edecekleri ve tüm âleme İslam-ı hâkim kılacakları kaçınılmaz bir gerçektir.   Bu gerçek, gerek Ayetlerle, gerekse hadislerle bizlere bildirilmiş ve kendimizi buna hazırlamamız için telkinlerde bulunulmuştur.



Efendi Hz.leri de bu gerçeğin üzerinde çok durmuş ve bunu kendisine tâbi olan dervişleri ile paylaşmıştır.

Öncelikle sorumuza “Ahir Zaman” kavramını, açıklamakla başlayalım.

Ahir Zaman“ Dünyanın son dönemi” anlamına gelmektedir. İslam’a göre ise “Kıyamete yakın bir zamanda yaşanacak dönemi” ifade etmektedir.

Kuran-ı Kerim’de ki işaretleri ve peygamber Efendimizin hadis-i şeriflerini, bir araya getirdiğimizde bu konu ile ilgili önemli sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

Ayet ve hadisler ışığında, ahir zaman iki safhalı olduğu görülmektedir. Birinci devre; dünyanın maddi ve manevi sorunlarla dolu olduğu dönem, bunun ardında gelecek ikinci devre ise; “ Altınçağ” olarak adlandırılan, Kuran ahlakının ve her alanda, üstün bir refahın yaşanacağı dönemdir. Dünyada Altınçağın da sona ermesi ile birlikte, çok hızlı sosyal ve ahlaki çöküş yaşanacak ve bundan sonra ki dönemde kıyamet saatinin gelişi beklenecektir. Ahir zamanın en önemli olaylarından birisi Hz. Mehdi’nin varlığı ve er geç zuhur edeceğidir.

Alâeddin Ali B.Hişam Muttaki Hindi “ Er-Reddü…” kitabında şöyle diyor:

“ Allah’ın rahmeti sana olsun bil ki; vaat edilen Mehdi’nin var oluşunda hiç kuşku yoktur. Üç yüz hadis ve birçok eserde hatta daha fazlası ile bu kanıtlanmıştır. ”

Ayrıca Şemseddin Muhammet B. Ahmet Sefareyni, bu konuda bir manzume yazmış ve bu manzumeye bir şerh (açıklama) yazmıştır. Aşağıda ki özet açıklaması bu şerhten alınmıştır.

Kıyamet gününün en büyük alametlerinden birisi de hakkında tevatür (kuvvetli haber) derecesini aşacak derecede hadis bulunan bir kişinin zuhur edeceğidir. Bu kişi imamların sonuncusudur. Hz. Peygamber’den sonra peygamber olmayacağı gibi, ondan sonra da imam olmayacaktır. Bu imam Fâtıma oğullarındandır. Birçok hadis hafızları Mehdi’nin Peygamber soyundan olduğu kabul etmişlerdir. Böyle mütevatır bir konuya sırt çevirmek yakışık olmaz. Hak ehlinin inancına göre, “Mehdi İsa Mesih’ten ayrıdır. Mehdi Mesih’ten önce zuhur edecektir”

Peygamber Efendimizin birçok hadis-i şerifi de bizlere Mehdi Âli Resul’ün mutlaka zuhur edeceğini müjdelemektedir.

Hz. İbni Mes’ud (ra) rivayetle; “Dünyanın ancak bir günlük ömrü kalsa Allah (cc) Hz.leri o bir günü uzatır ve Ehl-i Beyt’imden ismi ismime, babasının ismi babamın ismine uygun birini meydana çıkarır. (Mehdi a.s. ) O da dünyayı adalet ve nefasetle doldurur. Daha önce zulm ve cevir ile doldurulduğu gibi.”

Hz. Ümmü Seleme (ra) rivayet etmiştir; “ Mehdi benim Ehl-i Beyt’imden ve evladı Fâtıma’mdandır.”

Mehdi Alâ Resul Ne Zaman Ve Nasıl Zuhur Edecektir?

“ Ve istiyoruz ki yeryüzünde zayıflatılanlara lütfedelim, onları önderler yapalım, onları mirasçı kılalım” ( Kasas /5)

Bu Ayet-i Kerime ile ilgili İmam Muhammet Bâkır ve Cafer-i Sadık şöyle buyurmuşlardır;

“ Bu Ayet ahir zamanda zuhur edecek olan, zalim ve firavunları yok edip yeryüzünde doğudan batıya kadar hüküm sürecek, zulümle dolmuş iken adaletle doldurarak olan Emir sahibine aittir. (O’nun hakkında nazil olmuştur.)

Allah(cc) mümin kullarını hiçbir zaman mahzun ve kederli bırakmaz. Müminler sıkıntı ve zulm ile karşılaştıklarında onları feraha erdirecek ve refaha kavuşturacak kurtarıcılar yollamıştır. Mehdi Âli Resul’de bu kurtarıcılardan birisidir. O Peygamber olarak değil sadece Peygamberimizin (sav) vekili olarak gelecektir.

O’nun zuhur edeceği dönem ile ilgili İslam peygamberi (sav) Hz.leri şöyle buyurmuştur;

“Ne zaman, adaletsiz hakimlerin eliyle zulüm ve haksızlık, hile ve dolandırıcılık, tüm insanları ezmeye başlarsa, benim temiz ailemden, benim isim ve nişanımı taşıyan Semavi bir kurtarıcı kıyam edecek ve huzur her yere yayılacaktır.”

Amira bint-i Nufeyl der ki:

─  İmam Hüseyin (ra) şöyle buyurduğunu duydum;

“ Sizlere birbirinizden uzak olduğunuza söylemedikçe, birbirinizin yüzüne tükürmedikçe, birbirinize kâfir demedikçe ve bir birinize lanet okumadıkça, beklediğiniz (Hz. Mehdi’nin zuhuru) vuku bulmayacaktır.” Arz ettim ki:

─  Öyleyse o zamanda hiçbir hayır yoktur. Buyurdu ki:

─  Hayrın hepsi o zamandadır. Kaim kıyam edecek ve bunların hepsini ortadan kaldıracaktır.

Süleyman bin Bilâl der ki; Hz. Hüseyin (ra) şöyle buyurduğu nakledilmiştir;

Bir gün adamın biri Hz. Ali’nin yanına gelerek:

─  Ey Emirel Müminin! Bize Mehdi (as)’dan bahseder misiniz? Diye sordu. Hz Ali şöyle buyurdu:

─  Gitmesi gerekenler gidip de müminler azaldığında ve fitneler gittiğinde işte orada ( yani uzak bir yerde zuhur edecektir.)

Ahmet b. Muhammed b. Münzir rivayet ediyor:

Hz. Ali oğlu Hz. Hasan buyurdu:

─  Dedem Rasulullah’a (sav) sordum:

─  Ehl-i Beyt’ten olan Kaim ne zaman zuhur edecektir?

Buyurdu:

─  Ya Hasan! Kuşkusuz ki onun zuhuru kıyametin oluşuna benzer… O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir.

(Kıyametin aniden meydana geleceği gibi Mehdi(as)’da aniden zuhur edecektir)

Buraya kadar ki bölümde Mehdi Âli Resul’ün ne zaman zuhur edeceğine dair hadis ve rivayetleri nakletmeye çalıştık. Şimdi de nasıl zuhur edeceği konusuna değinmek istiyoruz.

“ Eğer istersek, onlara semadan bir mucize indiririz de ona boyunları eğilip kalır” (Şuara /4)

Bu Ayetin nazil oluşu ile ilgili olarak İmam-ı Cafer-i Sadık şöyle buyurmuştur;

“ Kaim (Mehdi) kıyam etmeden önce gökten biri seslenir. Bu sesi perde arkasındaki kadınlar, doğudaki ve batıdaki tüm insanlar duyar. Şu Ayet bu konuda nazil olmuştur. “ İstersek onlara… ve onların boyunları eğilip kalır”

Bu konuya işaret eden hadis-i şerifler şöyledir:

Naim Hz. Ali’den (ra) rivayet etmiştir;   

“ Semadan bir münadi “ Hak Al-i Muhammed’dedir” şeklinde bağırdığı zaman Mehdi zuhur eder, herkes sadece O’ndan konuşur, O’nun sevgisini içer ve O’ndan başka bir şeyden bahsedemezler.”

“ Çok yaygın ve sona ermesi mümkün görülmeyen bir fitne çıkacak ve bu fitne semadan üç kez “ Emir Mehdi’dir, gerçek O’dur”şeklindeki nidaya kadar sürecektir.

“ Gökten şöyle bir ses duyulacak; “ Ey insanlar, artık Allah cebbarları, münafık ve yardımcılarını sizden uzaklaştırdı. Ümmet-i Muhammed’in en hayırlısını başınıza getirdi.”

“ O günün alameti; Semadan bir el uzanacak ve insanlar ona bakacak ve göreceklerdir”

Esma binti Umeys’ten rivayet edilmiştir;

“ O günün alameti semadan uzatılmış ve insanların kendisine bakıp durduğu bir El’dir ”

Hadis-i şerifte gecen “El” keyfiyeti bilinmeyen bir gücü simgelemektedir. Bu “El’in” bizim bildiğimiz manada bir el olmadığını biliyoruz. Bu konuyu bir Ayeti Kerimenin meali ile açıklamaya çalışalım.       

“Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir…”

Yukarıda ki Ayet müteşabih yani Kuran-ı Kerim’in değişmeceli manalara gelen ayetlerindendir. Bu Ayetteki “El” Allah’ın kudreti, tasarrufu manasına gelmektedir. Aynı şekilde yukarıda ki hadislerle bahsedilen “El” de bunun gibi farklı manada kullanılmış mecazi bir ifadedir.

Allahuâlem semadan yayılan televizyon yayınına ait dalgalar bir nevi el gibi bir güç oluşturmaktadır. Bu el hemen her eve uzanır ve herkes tarafından görülebilir. “İnsanlar ona bakacak ve görecekler” cümlesi de bu hususa işret etmektedir.

Şunu belirtelim ki; Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri aynı manada şunları söylemektedir:

“ Rivayetlere göre, Deccal çıktığı gün de bütün dünya işitir. En iyisini Allah(cc) bilir. Bu rivayetler tamamen sahih olmak şartı ile açıklaması şudur: Bu rivayetler mucizâne haber verir ki, “Deccal zamanında haberleşme araçları… O derece terakki edecek ki, bir hadise bir günde umum dünyada işitilecek. Rayda ile bağırır, doğu-batı işitir ve gazeteler okunur… Diye zuhurundan on asır evvel telgraf, telefon, radyodan mucizâne haber verilmektedir.”

Yukarıdaki hadis ve rivayetlerden de anlaşılacağı gibi Mehdi Âli Resul halk tam zuhurundan ümidi kestiği anda zuhur edecektir. Onun zamanında yaşayıp ona yardım edenlere ne mutlu! Ona düşmanlık besleyip, ona ve onun emrine karşı çıkanlara ve onun düşmanlarından olanlara eyvahlar olsun!

Cennet Mekan Abdullah Baba (ks) Hz.leri ;

Şu anda Mehdi Âli Resul henüz kendisinin Mehdi Âli Resul olduğunu ve maneviyattaki derecesini bilmiyor. Ancak Allahu Teâlâ Hz.leri vakti geldiğinde, onun Mehdi Âli Resul olduğunu inanan, gerçek müminlerin kalbine bildirecektir.

İnanan insanlar olarak bizlerin üzerine düşen vazife nefsi hevai heveslerimizi bir kenara bırakıp, kendimize çeki düzen verip yolumuza sımsıkı bağlanarak, kendimizi o kutlu günlere hazırlamak olacaktır.

Elbette ki her şeyin en doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir…

Abdullah Gürbüz (Abdullah Baba K.s) ve Hz Mehdi Sohbeti

Mehdi (as) Resul'un zuhurunu Cennet Mekan Abdullah Baba (ks) Hz.lerinin sohbetlerinde defaten bizlere aktarmıştır. Mehdi (as) gelecek diye insanları kandırarak Hacca götürenler, Mehdi gelecek diyerek tesbihatlar çektirenler, Kur'an'ı Kerim okutanlar vb.diğer amelleri işleyenlerin yaptıklarıyla değil, Allahu Teâlâ’nın izniyle Rasulullah Efendimiz tarafından Mehdi Resul’e emrin tebliğ edilmesiyle mümkün olacaktır.

Mehdi (as) Resul şu an yaşamakta olup görev tevdi edilmediği için vazife almış değildir. Onun için bu şekilde tevhidler çekmek yada farklı bir takım işler yapmak Mehdi (as) zuhuruna sebep olacak davranışlar değildir.



Cennet Mekan Abdullah Baba (ks) Hz.leri

Şu anda Mehdi Âli Resul henüz kendisinin Mehdi Âli Resul olduğunu ve maneviyattaki derecesini bilmiyor. Ancak Allahu Teâlâ Hz.leri vakti geldiğinde, onun Mehdi Âli Resul olduğunu inanan, gerçek müminlerin kalbine bildirecektir.

Bu şekilde davranışları tavsiye edenlerin ya da ortaya koyanların yapmak istedikleri kendilerini öne çıkarmaktan başka bir şey olmasa gerek. Bu kişiler kendi hayallerini hakikat gibi göstererek çevresinde ki iyi niyetli insanlara empoze etmeye çalışan zavallı kişilerdir. Kaldı ki Cennet Mekan Abdullah Baba (ks) Hz.leri dervişlerine bu hak ve hakikati manevi olarak bizatihi bildirilecektir.

Bu davranışlar içinde olan kişilerin adı sanı konumu ne olursa olsun itibar edilmez. Bu davranışlar içinde olanların Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hz.leriyle ilgi ve alakası yoktur.

Bu tür davranışların karşılığını gayri Müslim topluluklar içinde bulunan evangelistler olarak görmekteyiz. Allah'ı kıyamete zorlamak için haritalarda belirledikleri yerlere içkihaneler, fuhuşhaneler yaparlar. Her türlü fenalıkları çekinmeden yaparak kıyametin kopuşunu öne almaya çalışırlar. Bu tür sapık fikirler Yahudiler tarafından ortaya atılmış olup şeytanın vesvesesiyle zayıf karakterli insanlarda yer bulabilmektedir.

Kıyametin vakti zamanı bellidir. Allahu Teâlâ nurunu tamamlayacaktır. Bunlar insanların sapık subuk hareketleriyle ne bir saniye önceye alınır ne de bir saniye sonraya. Allahu Teâlâ güç ve kudret sahibidir.

Müslüman feraset sahibi olmalıdır. Müslüman uyanık olmalıdır. Her söylenen sözü bir mihenk taşına vurmalıdır.

Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hz.lerinin hayatında biz böyle şeylere hiç rast gelmedik. Bu yüzden de itibar etmeyiz. Abdullah Baba Hazretleri günümüzde yaşanacak olayların her merhalesini kısım kısım dervişlerine anlatmıştır. Mehdi Resulün her adımını, hangi noktada ne olacağına dair bilgiler elimizde mevcuttur.

Mehdi (as) zuhuruyla alakalı olarak Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hz.lerinin bahsettiği merhalelerden hiçbiri daha gerçekleşmemiştir. Bizler İslam için mücadelemizi yapıp nefsi terbiye ederek Allaha vuslat yolculuğumuzda Mehdi (as) bekleyeceğiz. Yan gelip yatarak Mehdi (as) zuhurunu beklemek saflıktan öteye geçmeyecektir. Rasulullah (sav) İslam davasını yaymak için dişini bile kırdığını düşünürsek yan yatarak anca hayaller âleminde gezmiş oluruz.


Abdullah Gürbüz (Abdullah Baba K.s) Kimdir Kısaca Hayatı

HADİM'ÜL FUKARA ABDULLAH GÜRBÜZ (KS) HAZRETLERİ

İslam âleminin ve Tasavvuf yolunun müstesna bir ferdi, ilim, irfan, edep, tevazu, ask ve vecd hali ile, Islam'in rahmet kapılarını insanlığa açan Hadim-ül Fukara Nevşehirli Abdullah Gürbüz (KS) Hazretleri 5 Nisan 1933 yılında Nevşehir ilinin Herikli Mahallesinde Dünyaya teşrif etmişlerdir.

4 erkek, 1'i kız, 5 kardeş olan Abdullah Baba(KS) Hazretleri'nin Babası, Nevşehir eşrafından (Gubbasanogullari) lakabıyla tanınan Mahmut efendi, muhterem valideleri ise Feride hanımdır.

Abdullah Baba (KS) Hazretlerinin daha çocuk yaslarda iken, pek çok harikulade halleri ve rüyaları cereyan etmiştir. Emsalleri ile oynamaya ve eğlenmeye iltifat etmeyerek Allah-u Teâlâ Hazretlerine kul olmanın en büyük saadet olduğunu anlamış ve küçük yaslardan itibaren, Hak'k yolda mücadele etmeye başlamıştır. Bunun yanında da elinden geldiği kadar insanlara yardımcı olmaya çalışmıştır. Uçsuz bucaksız bir feyiz kaynağı olan Abdullah Baba (KS) Hazretleri, henüz 7 yaşlarında iken bebesi Mahmut Efendi, Kurşunlu Camii İmamı Saatçi Hafız Efendiye götürür ve ona Kur-an'i Kerimi öğretmesini söyler. O Camide, hem Kur-an' Kerim öğrenip, hem de Müezzinlik görevini sürdürür. Fatihayi Şerifi her okuduğunda “Bu ümmil kitaptır, bunun sırrına mahzar olalım Ya Rabbi” , diye ağlar, dualar eder.

Abdullah Baba (KS) Hazretleri genç yasta ticarete atılmış ve henüz 17 yaşında iken muhterem zevceleri, Âmine Hanim ile evlenmişlerdir. 3'ü kız, 3'ü erkek, 6 çocukları olmuştur. Fakat Züleyha ismindeki kızı ve Ebubekir ismindeki oğlu küçük yasta vefat etmişlerdir.

Bu ikisinden hariç, 1953 yılında büyük kızı Hatice dünyaya gelmiştir. Bundan sonra 7 yıl çocukları olmamış, 1960 yılında, ikinci çocuğu Hasan dünyaya gelmiştir. 1964 yılında ortanca kızı Aişe ve 1966 yılında da küçük oğlu Nuh Naci dünyaya gelmiştir.

1953 yılında askere giden Abdullah Baba (KS) Hazretleri 1956 da, askerlik vazifesini tamamlayarak memleketine döndükten sonra, bir yandan ailesinin nafakasını kazanmak ile uğraşırken, asil gayesi olan Allah'a kulluk görevini yerine getirmek için ibadetler yapıyor, ayni zamanda ilim kitapları okuyordu, bunlar arasında, Saidi Nursi Hz.lerinin risalei nur külliyatını büyük bir ihlas ve samimiyetle okumaya devam eder. Aradan bir müddet geçer ve o zamanda Said-i Nursi Bediüzzaman Hazretleri rüyasında ona risalesinin tamam olduğunu ve Kadir-i Tarikatından bir Mürsid-i Kamile intisap etmesini söyler. Rüyayı gördüğü günün sabahı Sih Aga isminde bir zat evlerine gelerek;



Sen, bugün ne rüya gördün?, diye sorar. Daha sonra Sih Aga cebinden bir kağıt çıkarır;

“Abdullah Efendi, bu ders, Abdülkadir Geylani Hz.'lerinin dersidir”, buna iyi çalış, diye nasihat eder. Bundan sonra, onun verdiği dersi çekmeye baslar, bir yandan da baba mesleği olan deri imalatçılığına devam ederek imal ettiği derileri, civar illere götürüp satar, bu şekilde geçimini sağlardı.

Bir gün İskilip’e deri satmaya gider ve asil tasavvuf yolundaki en önemli yolculuğu bu vesile ile baslar. Kendisi, Çorumda ki, Mürsid-i Kamil Hacı Mustafa Anaç (KS) Hz.'leri ile görüşüp 1960 yılında gördüğü rüyasını o zata anlatmış ve ondan da Rufai dersi almıştır.

Bu tarihten itibaren Abdullah Baba (KS) Hazretleri bir takim manevi haller yasamaya baslar ve içindeki yangını söndürecek, kendini Allah ve Resulüne vasıl edecek Hak dostu bir Mürsid-i Kamili, Cenabı Zülcelal Hazretlerinden niyaz eder ve bu yakarışı sonunda rüyasında 1965yilinda, Hızır (AS) ve Adem (AS)'in işareti ile Antep de bulunan Kadiri üstadı Muhammed Bilal Nadir (KS) Hazretlerine intisap etmiştir.

Bilal Nadir Hazretlerinin himmet ve feyzi ile kısa zamanda kendisinde büyük manevi değişimler zuhur etmiştir fakat Bilal babanın 1969 yılında vefat etmesinden dolayı durmayarak, kendisini Hakka vasıl edecek olan Mürsid-i Kamili istiharesinde Hızır (AS), İlyas (AS) ve Zekeriya (AS)'in işareti ile, Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine intisap etmiştir.

Bundan sonra Abdullah Baba (KS) Hazretleri gönlündeki volkanı bir nur seli halinde akıtacak, Ledünni İlminin anahtarını verecek, gayelerin gayesi olan Allah'a kavuşturacak, O'na teslim edecek zatı bulmuş ve üstadına tam bir teslimiyet göstererek manevi yolda ilerlemeye başlamıştır. Bununla beraber maddi yönden sıkıntılı ve çok meşakkatli günleri olmuş ama bir an dahi Hakk’ın rızasından ayrılmamıştır.

1971 yılında üstadı ayakkabı alıp satmasını söyler ve bu tarihten itibaren kundura isine baslar. Bir yandan ailesinin geçimi için çalışıyor diğer yandan Allah ve Resulüne olan bağlılığı, muhabbeti gün geçtikçe artıyordu.

Çorumlu Haci Mustafa Anaç Hazretleri, Abdullah Baba (KS) Hazretlerinde ki cevheri görmüş ve onun vuslata erebilecek kabiliyette birisi olduğunu anlayarak manen onun yetişmesi için çalışmıştır.

1978 yılına gelindiğinde Abdullah Baba (KS) Hazretleri Konya ya Mevlana Celaleddin-i Rumi (KS) Hazretlerini ziyarete geldiklerinde, türbenin hizmetinde bulunan bir zat kendisine iltifat göstererek;

Efendim, bu gece dîvan burada toplandı. Size manevi görev verilmesi için işaret ettiler. Mevlana hazretleri sizin için çok hoş şeyler söyledi. Bütün piranlar tasdik ettiler ancak Muhammet Nakşibendî hazretleri daha erken olduğunu söyledi ve ileri bir zamana tehir ettiler. Sizinle tanışmak istedim, bizlere duacı olun, der.

Yıl 1980'e geldiğinde ise Abdullah Baba (KS) Hazretleri rüyasında kırklar divaninin toplandığını ve orada bir takim sorular sorup o hali müşahede ettiğini görür. Ertesi gün üstadı çorumla Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine giderek gördüğü rüyasını anlatır. O zat da kendisine;

Masaallah, Sübhanallah evladım kırklar divanına girmişsin. Sen hayret makamında görmüşsün. İbrahim Hakki hazretleri de böyle hayret etmişti de hayret makamında su dizeyi söylemişti.

Hak serleri hayr eyler

Zannetme ki gayr eyler

Arif ani seyr eyler

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Ancak gece ve gündüz çalışmamız lazım, köy köy, kasaba kasaba, kaza kaza dolaşıp, Allah’ı unutan bu millete, Allah’ı sevdirmeyi ona kul olmayı öğretmeliyiz, der.

1982 yılında üstadının işareti ile itikâfa girmiş, Nefsin yedi makamını aşarak Seyri sülûkunu tamamlamıştır. Artık Abdullah Baba (KS) Hazretleri, denizlerin kendisine aktığı bir umman olur.

Yaşadıkları dönemde, insin ve cinnin en hayırlısı ve en şereflisi olan Mürsid-i Kamil zatlar, Hakk'a arz olunduktan sonra yer ehli, gök ehli, bütün alemler bu zatları tanırlar. Onlar için;

Peygamber Efendimiz (s.a.v) söyle buyurmuşlardır:

- Allah bir kulunu sevdiği zaman Cebrail'e (a.s.) ;

- Ben onu seviyorum. Sende sev der.

Cebrail'de o kulu sever. Gök halkı arasında Allah ( c.c ) filan kulu seviyor sizde seviniz diye haber verir. Onlarda onu severler, sonrada yeryüzünde müminlerin kalbine onun sevgisi yerleştirilir .”(R.Salihin C:2/S:327)

Allah'u Teâlâ Hazretleri onlar hürmetine yağmur verir, onların hürmetine zor işler kolay olur. Onların duaları ret olunmaz. Çünkü onlar halkın içinde Hak ile bir olmuşlar, Cenabı Zülcelâl Hazretlerinin zatında değil, sıfatlarında fani olmuşlardır. O zatlar için hiçbir zorluk yoktur. Onlar, yeryüzünde ki seçilmişlerin seçilmişidir. Onlar, Allah-u Teâlâ Hazretleri tarafından hem bu dünya da, hem ahret de müjdelenmişlerdir

İtikâftan çıktıktan sonra, Çorum'a Üstadının yanına Nevşehirlilerle beraber gider ve Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri orada bulunan cemaate;

-“Oğlum Abdullah ile bu fakirin sekline suretine, şeytan giremez, rüyada kendisini görürseniz sahihtir.” der.

Yine 1982 yılında üstadımız Abdullah Baba (KS) Hazretleri bir rüya görür rüyasında;

Büyük bir caminin içerisinde, bütün peygamberlerin, sahabelerin ve piranların ve evliyanın olduğu halde kendisine vaaz etmesi söylenir ve o mübarek topluluğa sohbet etme şerefine nail olur. Bu haleti ruhiye içerisinde uyandıktan sonra ertesi gün üst adinin yanına giderek yaşadığı hadiseyi anlatır. Çorumlu Hacı Mustafa Hz.leri; Maşallah evladım, zaten Bilal Nadiri hazretleri, sana çok teveccüh etmiş, çok sevmiş. Nakib-i Nukaba makamına kadar getirmiş, bundan sonra her yere ders verebilirsin, çavuş, nakip yapabilirsin. Üç tane hilafet yazdım, piranlar mühürledi, ama Rasulullah Efendimiz mühürlemedi. İnşallah ölmeden önce açıklayacağım, bir bayram yapacağız der.

Abdullah Baba (KS) Hazretleri ise;

Aman efendim bir şey istemiyorum, “Ilahi Ente Maksudi ve Rizake Matlubi Ya Hazreti Allah” der.

Çorumlu Haci Mustafa Efendi Hazretleri kısa bir süre sonra Nevşehir’e ziyarete geldiğinde, orada bulunan talebelerine Nevşehir den bir güneş doğacak bütün cihanı aydınlatacak, diye söyler.

Bu arada Abdullah Baba (KS) Hazretleri adım adım maksadına doğru ilerliyor, insanları Hak yola davet ediyordu.

1984 yılı içerisinde mana âleminde kendisinin, Peygamberlerin, piranların, mezhep imamlarının ve büyük bir cemaatin Cuma Namazı kılmak için toplandıklarını müşahede eder ve yine orada kendisine vaaz etmesi telkin edilir ve orada vaaz eder.

Ertesi gün Çorum'a üstadının yanına gider ve rüyasını anlatir.

- “Masaallah! Evladım, sen irşat ile vazifelendirileceksin! Böylece insanlara Hakkı anlatıp onları doğru yola getireceksin” buyurur.

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri sağlığında emanetleri teslim edecek bir Mürsid-i Kamil yetiştirmenin sevk ve muhabbeti ile Muharrem ayında, 29 Eylül 1984 tarihinde, kendi fakirhanesinde, Abdullah Baba (KS). Hz.'leri ile birlikte Nevşehir den gelen bir grup ihvanın olduğu zikir halakasinda, çok sevdiği Rabbisine kavuşmuştur.

Abdullah Baba (KS) Hz.'leri, üstadının vefatından sonra insanlara vaaz ve nasihatlerde bulunarak her dem Hakk’ın rızasını gözetmiştir. Üstadının vefatından 1 yıl sonra 1985 yılının 20 Şubat’ında bir rüya görür.

Rüyasında;

Rasulullah (SAV), evliyaullah ve 12 Piran hazretlerinin bulunduğu bir mecliste Abdulkadir Geylani Hz.'leri bir beyaz kâğıt uzatır ve;

Bu senin irşat icazetindir, der.

Efendi Hazretleri;

Efendim ben ümmiyim, vazife istemiyorum. Derviş olayım, bana kâfidir der. 3 defa bu teklif kendisine yapılır. Efendi Hazretleri reddeder. O esnada Mevlana (KS) Hazretleri de;

“Evladım, herkes ben şeyh olayım, Mürsid-i Kamil olayım diye ağlayıp sızlanırken, sana teklif edildiği halde, sen reddediyorsun” diye söyler.

Bunun üzerine Abdullah Baba (KS) Hazretleri;

“Bu çok mesuliyetli, veballi bir vazifedir. Ben ümmiyim. Üstelik piranlardan vazife alanların helak olduklarını çok gördük”. Eğer bana Rasulullah (SAV) efendimiz vazife verirse, bende bunu kabul ederim, buyururlar. Böyle söyleyince, Rasulullah (SAV) efendimiz memnun olur ve tebessüm ederek;

Evladım Abdullah, senin istediğin 5 Nisan da verilecek, buyurur.

Nihayet 5 Nisan 1985 mübarek Cuma gecesi Efendi Hazretleri ümmeti Muhammedi irşat ile vazifeye getirildiği günü mana âleminde seyreder.

O gece Çorum da, bütün geçmiş Peygamberler (AS) bir yerde, piranlar bir yerde, mezhep sahipleri bir yerde, velhasıl herkes intizamla yerlerinde toplu bir halde iken Rasulullah (SAV) efendimiz, mübarek parmağındaki mührü önünde duran süslü bir icazete basar. Sarı renkli bir mühür daha alarak aynı kâğıda tekrar basar ve ardından mübarek ağzından şu kelimeler dökülür;

“Bunu mu istiyordun, evladım Abdullah”

İşte bu esnada Efendi Hazretlerinde bir takim haller meydana gelir ve kendisine talebe olacak insanların hepsini gösterirler. Efendi Hazretleri sayısını ancak Allah’ın bildiği, kendisine talebe olacak bu topluluğu görünce;

Ya Rasulallah! Bu insanlara nasıl yetişeyim ve nerede bulayım der.

Rasulullah (SAV) Hazretleri de;

Bazen onlar senin ayağına, bazen de sen onların ayağına gideceksin. Hakkı ve Sabri tavsiye et. Kalpler Allah’ın elindedir, bundan sonra ismin Hadim-ül Fukara dir, evladım, buyururlar.

Abdullah Baba (KS) Hazretleri 1985 yılında irşat vazifesine başlayarak Yurtiçinden ve Yurtdışından binlerce talebesine Allah ve Resulünün sevgisini aşılamaya ve bu gaye ile hayatlarını sürdürmeleri için önlerinde her zaman ışık olmuştur.

O tarihten itibaren memleketinden ziyade Yurtiçi ve Yurtdışı seyahatlerinde bulunarak gittiği her beldede insanlara vaaz ve nasihat ederdi. Mübarek zatin pek çok kerametlerini bizatihi gören insan sayısı oldukça fazladır. Sohbetlerinde her zaman Allah ve Resulünün söylediklerini düstur edinmemizi ve hayatımızı bu ölçüde yaşamamızı öğütlerdi. Âlim, ilim adamı ve çeşitli meslek gruplarından feyiz ve sohbetinden istifade eden pek çok kişi var idi.

Kendisi ayni zamanda Mevlevi üstadı olup Mevlana ve Şems Hazretlerinin çağlar üstü açtıkları aşk ve muhabbet yolunun mürebbisi ve önderi idi. Gerek Yurtiçinde ve gerekse yurtdışında sema gösterileri tertip ederek insanlara;

‘‘Gel, gel yine de gel, bin kere tövbe şişesini kırsan da yine gel. Bu dergâh ümitsizlik dergâhı değildir'' sözü ile kucak açmış, şefkat ve merhamet ile yaklaşmıştır.

Âlemlerin efendisi Hz. Muhammed Mustafa (SAV)'in her hal ve hareketini hayatinin her zerresinde tatbik ederek, Ümmet-i Muhammed'e ışık tutmuştur.

Büyük mürşidin, ilim ve irfan neşri, güzel âleme kavuşmasına sebep olan hastalığına kadar devam etmiş, 19 yıl irşat seccadesinde oturmuşlardır.

Sureti ve sireti şeriatı mudahharaya ve sünnet-i seniyyeye uygun, güzel tabiatlı, zahit, cömertliği ve elinin açıklığı herkese şamil, kutsi nefesleri ve açık kerametleri ile tanınmış kâmil bir mürşit idiler.

Vefatlarına sebep olan hastalığına 15 gün kala talebelerine haber göndererek, kendisinin Hakk yolcusu olduğunu ve görmek isteyenleri kabul edeceğini duyurmuş ve binlerce insan onu son kez dünya gözü ile görmek ve helalleşmek için Nevşehir’e gelmişlerdir.

Nihayet (Külli nefsin zaikatül mevt) ayeti celilesi fehvasınca, fena diyarından beka diyarına, 2004 Muharrem ayinin 23.günü Pazar sabahı sayılı nefeslerini ikmal ederek, hayati boyunca hasreti ile yanıp tutuştuğu Resuller Resulüne kavuştu.

Vefat haberi duyulunca sanki yer yerinden oynadı, binlerce insan o büyük mürşidin cenazesine katılmak ve salına dokunmak için bir birleri ile yarıştı.

Daha sonra Nevşehir Kurşunlu Camiine eller üzerinde gelen mübarek naasi, öğle namazına müteakip kılınan Cenaze Namazından sonra tekrar eller üzerinde ve Tevhid-i Serifler okuyarak, cemaati kübra halinde Kaldırım Mezarlığında o büyük mürsidi ebedi âleme uğurladılar. (Kaddesallahü Esrarehül Âliye)

Abdullah Baba Hazretlerinin maddi varlığı gözler önünden çekilmiş fakat manevi varlığı gönüllerde idi ve gönüllerde kalacaktı.

Allah-u Teâlâ Hazretleri, o mübarek zati rahmeti ile kuşatsın, sevenlerinin üzerinde himmet ve feyzini daim kilsin.

Pazar, Aralık 23, 2018

Dâbbetü'l-arz Nedir? (Dâbbetü'l-arz Çıkış Zamanı)

 (Yer ve gökteki ayetler karşısında iman etmediklerinden) O söz (azap) başlarına gel­diği zaman, onlara yerden (harikulade bir ayet/mucize olarak) bir canlı çıkarırız. O da insanların bizim ayetlerimize kesin bir bilgiyle inanmadıklarını onlara söyler.(Neml Suresi/82)

Kur'an'da Dâbbe

"Dâbbe" kelimesi Kur'anda ondört defa geçer. Bu kelimenin çoğulu olan "devâbb" ise dört defa kullanılır. Örnek olarak bunlardan bazılarına bakalım:

"Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir." (Hûd, 11/6)

"Her canlının (dâbbenin) dizgini Allahın elindedir." (Hud, 11/56)

"Allah her canlıyı (dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah, şüphesiz her şeye kadirdir." (Nûr, 24/45)

Neml suresi 82. ayette geçen "dâbbetü'l- arz" ise, müfessirlerce genelde kıyamet alameti olarak açıklanır:

"Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler."

Kıyamet alametlerinden biri "dâbbetü'l - arz"ın çıkışıdır. Peygamber efendimiz şöyle bildirir:

"Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir." (Müslim, Fiten, 118)

"Dâbbe, yanında Hz. Musa'nın asâsı ve Hz. Süleyman'ın mührü olduğu halde çıkar. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle damgalayacak. O zamanda yaşayan insanlar bir araya geldiklerinde mü'min- kâfir belli olacaktır." (Ahmed b. Hanbel, "Müsned", II/491)



Dabbetü’l-arz kiyamet alametlerinden biri olarak bilinmektedir. Kelime anlamı olarak canlı ve hareket eden varlık olarak bilinen Dabbe kelimesinden gelmektedir. Kur’an içerisinde toplamda 14 defa Dabbe kelimesi geçmektedir. Kur’an içerisinde genel olarak Dabbe’nin anlamı yeryüzünde yürüyen varlıklardır. Kur’an içerisinde 2 farklı ayet içerisinde dabbetü’l arz geçmektedir. Bunlardan birincisinde hak karşısında gözü körelmiş kişiler için yerden çıkarılacak olan dabbetü’l arz’ın onlara hakka ve Allah’a inanmamalarının çok büyük bir dalalet olduğunu gösterecektir.

Dabbetü’l arz’ın çıkışı kıyamet alametlerinin en büyüğüdür diyebiliriz. Yüce Allah bir ayetinde mealen şu şekilde buyurmaktadır. ‘’ Söz verdiğimiz gün gelip çattığında onlar için yeniden bir canlı çıkarırız ki kendilerine insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını hatırlatır’’. Bu ayeti kelimede de belirtildiği gibi dabbetü’l arz bir hayvan cinsidir. Çıkacak olan hayvan cinsi inananlarla inanmayanları ayırt edecektir. Özellikle son zamanlarda dabbetü’l arz ile çeşitli söylentiler ortaya çıkmış durumdadır. Dabbetü’l Arz’ın ortaya çıktığı ya da yakın zamanda çıkacağı ile ilgili olarak farklı alimlerden söylentiler halk arasında dolaşmaktadır. Bu konuda kesin ifadelerle vaaz vermek çok doğru olmayacaktır.



Dabbetü’l Arz Ne Zaman Çıkacak?

Dabbetü’l arz’ın ne zaman çıkacağı ile ilgili kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Peygamber Efendimiz Dabbetü’l arz ile ilgili şöyle buyurmuştur. ‘’Onun alametlerinden biri güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine dabbe’nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecek ve gerçekleşecektir. Farklı ayet ve söylemlerde değişik tanımlar yapılmıştır. Dabbe’nin çıkmasıyle birlikte insanlara konuşacağı bilinmektedir. Bir hayvan olarak bilinse de, bir deprem, kasırga ya da benzer bir felaket de olabilecektir.

Ayetlere genel olarak baktığımızda dabbe ile ilgili çok kesin ifadeler bulunmamaktadır. Günümüzde yaşadığımız doğal afetler bilimsel olarak açıklanabilmektedir. Ancak, bunların neden ne hangi güçle ortaya çıktığı çoğu zaman unutulmaktadır. Bu nedenle dabbe’nin ortaya çıkacak olması, ne şekilde ve ne şiddetle çıkacağı kesin olarak bilinmemektedir. Zamanlama olarak da herhangi bir süre verebilmek dabbe’nin çıkışı ile ilgili son derece yanlış olacaktır.

Masonluk ve Hiram Usta (Mimar Hiram Usta'nın Ölümü)

Hiram Abi Efsanesi ve Masonluğun Başlangıcı

Hem operatif hem de hür ve kabul edilmiş masonluğun öne çıkan figürlerinin başında şüphesiz; “dul kadının çocuğu” yani Hiram Abif bulunmaktadır.

Operatif masonluğu başlatan kişi olarak kabul edilen Hiram Abif hakkında, çırak ve kalfa derecesindeki masonların bilgileri oldukça sınırlıdır. Üstat mason seviyesine gelen kardeşlik üyelerinin Abif’in meslek sırlarına vakıf hale geldiğine inanılmaktadır.

Günümüzde operatif masonluk kalmasa da Hiram Abif’in başlattığı masonluk anlayışı sembolik olarak devam etmektedir. Bunun en büyük göstergesi masonluğun temel derecelerinin aynı kalması ve kullanılan sembollerin geçerliliğini korumasıdır.



Elbette Abif’in masonluk anlayışıyla birçok açıdan farklılıklar bulunmaktadır; ancak temel öğreti ve nihai amaç aynıdır.

Operatif masonlukta bulunan çıraklık, kalfalık ve üstatlık dereceleri spekülatif masonlukta insan hayatının manevi evreleri olarak düşünülmelidir.

Kardeşlikte çırak seviyesindeki bir kişinin henüz genç ve tecrübesiz olduğu kabul edilir. Nihai amaç olan ülkü mabedi inşası için gerekli malzemeleri toplamakla yükümlüdür.

Masonluğa girerek yeniden doğduğu gerçeğinden yola çıkılır. Kalfalık derecesindeki masonlar ülkü mabedi inşası için gerekli malzemelere sahiptir ve bu malzemeleri doğru bir şekilde bir araya getirmeli ve inşaya başlamalıdır.

Bu evre kişinin hayatında olgunluk dönemine işaret etmektedir. Son seviye olan üstatlıkta ise, mabet inşası için gerekli malzemeler toplanmış, doğru şekilde bir araya getirilmiştir ancak eksik olan bir şeyler vardır; o da tüm bu materyallerin bir araya getirilmesi ve yapının kusursuzlaştırılmasıdır.

Üstat mason hayatın sırlarına bir başka deyişle Hiram’ın meslek sırlarına sahip olarak ülkü mabedi inşasını tamamlayacaktır ki bu operatif masonlukta harç ile yapıyı sağlamlaştırmak ve düzleştirmekle aynı anlama gelmektedir.

Masonluk kardeşliğinin kökeninin Hiram Abif’e dayanması ve ritüellerde Hiram Abif’in uğradığı ihanetin canlandırılması bu kişiyle ilgili merak edilenleri de bir hayli arttırmıştır. Bu sebeple bu yazımızda Hiram Abif ile ilgili efsaneyi sizlerle paylaşıyoruz.

Hiram Abif Efsanesi

Hiram Abif efsanesini Hz. Süleyman Tapınağı’ndan ayırmak mümkün değildir. Kısaca açıklamak gerekirse, Hz. Süleyman Tapınağı’nın baş ustasının Hiram Abif’in olduğu bilinmektedir.

Hiram Abif tapınak inşasının başında bulunan en yetkili kişiydi ve emrinde binlerce çalışan bulunuyordu.



Ancak çalışanların sayısı bu kadar çok olduğu için; yaklaşık 85 bin işçi çalıştığı düşünülüyor, Abif onları meslek bilgilerine göre sınıflandırıp o sınıflara özel bazı parolalar, işaretler ve semboller belirledi.

Her sınıf kendilerine verilen bu bilgileri saklamakla yükümlüydü; bunun sebebi maaşlarını da bu sınıflara göre alacak olmalarıydı.

İşçiler arasındaki düzen kurulmuş ancak bu sefer aldıkları ücreti arttırmak isteyen kişiler usta olmak için çalışmalara başlamışlardı.

Bu taş ve duvar işçilerinden 3 tanesi, ustalığa geçiş yapmak istemiş ancak gerekli yeterliliği gösteremedikleri için başvuruları kabul edilmemişti.

Bunun üzerine usta seviyesinin parolasını öğrenmek için Hiram Abif’e bir komplo hazırladılar.

Tapınağın doğu, kuzey ve güneyine dağıldılar ve batı kanadından giriş yapan Hiram Usta’yı beklemeye başladılar. Amaçları öncelikle parolayı öğrenmekti ancak öğrenemezlerse Hiram’ı öldürmeye karar vermişlerdi.

Hiram batı kapısından girip güney kapısına yönelince; güneyde pusuya yatan çırak seviyesindeki işçi ona parolayı sordu fakat cevap alamayınca kendisine cetvelle vurdu.

Hiram ölmedi ve kuzey kapısına yöneldi. Bu kapıda da kalfa seviyesinde bir işçi vardı ve tekrar kendisine parolayı sordu.

Hiram cevap vermediği için bu işçi de ona duvar işçiliğinde kullanılan diğer bir alet olan gönye ile vurdu ancak yine onu öldürmeyi başaramadı.

Son olarak doğu kapısından kaçmaya çalışan Hiram, usta seviyesindeki işçiyle karşı karşıya geldi ve bu sefer şansı diğer seferlerdeki gibi yaver gitmedi.

Ustalık parolasını almayı başaramayan son işçi, Hiram’ı çekiç yardımıyla öldürdü. Ancak bu cinayet işçiler için kurtuluş anlamına gelmiyordu; çünkü Hiram’ın cesedinin ortalıkta görülmemesi gerekiyordu.

Gece olmasını bekleyen işçiler, Hiram Abif’i dağlık bir alana götürüp gömdüler. Yerini bulabilmek için de akasya dallarını kullanarak Hiram’ın gömüldüğü yere akasya dalları koydular.

Efsanenin bundan sonraki dönemi çok can alıcı değil, Kral Süleyman Hiram’ın yokluğunu fark ediyor, işçilerine onu bulmalarını söylüyor. İşçiler arama çalışmalarının sonucunda yorulunca Abif’in gömülü olduğu yere gelip dinleniyorlar.

Dinlendikleri esnada akasya dallarına tutunduklarında dallar saplandıkları yerden çıkıyor ve Abif’in cesedine ulaşıyorlar.



Buradaki önemli nokta şu, işçiler Hiram Abif’i bulduklarında “et kemikten ayrılıyor” anlamına gelen Mac Benah kelimelerini söylüyorlar ve ilk söylenen kelimeler bunlar olduğu için Kral Süleyman’ın öncesinde verdiği direktifler doğrultusunda yeni parola olarak “Mac Benah” kabul ediliyor.

Hiram bulunduktan sonra, Kral Süleyman’ın buyruğuna uygun olarak tapınağa getiriliyor ve buraya gömülüyor. İşçiler ustalarının kanı ellerine bulaşmadığını belli etmek için beyaz eldiven giyiyorlar.

Efsane anlatıldığı kadarıyla bu kadar…

İlgi çekici olan konu; bugün spekülatif masonlukta kullanılan simgelerin ve en önemli sembollerin bu efsane içinde geçiyor olmasıdır.

Ölümsüzlüğün sembolü olarak kabul edilen akasya dallarının Hiram Abif’in mezarı üzerine konması, Hiram Abif’in emrindeki işçileri sınıflandırması, yetilerine göre her sınıf ile paylaşılan bilgilerin gizliliğinin esas olması ve Hiram’ın çırak, kalfa ve ustalar tarafından duvar işçiliğinde kullanılan aletler ile öldürülmesi bugün de önemini koruyan sembolik olaylar arasında görülmektedir.

Diğer bir konu da Hiram’ın Süleyman Tapınağı’na defnedilmesi sırasında masumiyetlerinin ispatı olarak işçilerin beyaz eldiven giymeleridir; masonlukta kullanılan renkler içinde önemli bir yere sahip olan “beyaz” böylelikle ritüellere girmiştir.


Hiram Abif Efsanesinden Çıkarılanlar

Akasya dalları masonların en önemli sembollerinden biridir. Her zaman yeşil kalan yaprakların, Evrenin Ulu Mimarı’nın kudretini ve ruhun ölümsüzlüğünü yansıttığı hür masonlar tarafından kabul edilmektedir. Bu sebeple masonik sembollerde kullanımı oldukça yaygındır.

Hiram Abif’in meslek sırlarını paylaşmak ve işçilerin paralarını doğru verebilmek adına yaptığı sınıflandırma günümüzde de operatif masonluğun temel dereceleri olarak bilinmektedir. Çıraklık, kalfalık ve ustalık dereceleri kişinin manevi yolculuğunu ifade eder; her derecenin kendine ait sırları vardır ve bu sırların gizliliği esastır.
Sadece en üst seviyeye gelme başarısı gösteren usta masonlar Hiram Abif’in sırlarına sahip olabilir.

Hiram Abif, hak etmediği halde ustalık sırlarını ele geçirmek isteyen hırslı 3 işçi tarafından öldürülmüştür; Suikasti düzenleyenlerden çırak seviyesindeki işçi onu cetvelle yaralamış, kalfa derecesindeki işçi gönye ile onu etkisiz hale getirmiş ve usta derecesindeki işçi ise Hiram Usta’yı çekiçle öldürmüştür. Cinayet sırasında kullanılan bu duvar işçiliği aletleri masonluktaki seviyelerin simgeleri haline gelmiştir ve hepsine sembolik anlamlar yüklenmiştir.

Beyaz eldiven giyilme konusu da oldukça önemlidir. İlki Masonik törenlerde beyaz eldivenlerin giyildiği bilinmektedir. Bazı mason seviyelerindeki ritüellerde beyaz renk kullanılmaktadır çünkü masumiyeti ve saflığı ifade ettiği düşünülmektedir. Mason kardeşliğinin kullandığı sekiz renkten biridir (mavi, mor, eflatun, kırmızı, yeşil, sarı, siyah).

Hiram Abif’in öldürülmesinin mason ritüellerinde canlandırılmasının yapıldığı bilinen bir gerçektir. Usta mason seviyesine yükselmek isteyen aday, sembolik olarak Abif’in yaşadıklarını yaşamalı ve sırlarına hakim olmalıdır.

Yazımızın başına dönersek üzerinde durulması gereken bir konu daha bulunmaktadır. O da Hiram Abif’in dul kadının çocuğu olarak tasvir edilmesidir.

Öncelikle bu konu mason felsefinin dayandığı temel noktayı oluşturmaktadır. Nedenlerine gelirsek; bu topluluk kardeşlik topluluğudur ve kurucusu ya da bir başka deyişle masonların atası; Hiram Abif kabul edilmektedir.

Tüm masonlar birbirlerini kardeş olarak görürler ve Hiram Abif’in de kardeşi olduklarına inanırlar. Bu sebeple eğer Hiram Abif dul bir kadının oğluysa, tüm mason kardeşliği üyelerinin de manevi olarak dul kadının oğlu olduğu görüşünü benimserler.

Dul kadının oğluna yardım edilmesi kavramı da burada devreye girmektedir.

Mason kardeşliği üyelerinin birbirlerini kolladıklarından, aynı ülküye hizmet ettikleri kişilere yardımcı olduklarından daha önceki yazılarımızda bahsedilmişti.

Birbirlerine yaptıkları yardımın temelinde de bu görüş yatmaktadır. Hepsi kardeştir, hepsi Hiram Abif’tir ve Hiram Abif’in sırlarına vakıftır; bu yüzden yardıma ihtiyacı olan kardeşlik üyesi desteklenmelidir.